"YENİLENEBİLİR ENERJİ" vs. YENİLENEMEYEN DOĞA:

KARBON TİCARETİ

Praksis, Sayı:25 , 2011/2

Selim Yılmaz
Gaye Yılmaz

Giriş

Yenilenebilir enerji ya da alternatif enerji kaynakları son 20-30 yıldan beri toplumsal muhalefetin farklı kesimleri tarafından ısrarla savunulmakta olup; doğayı korumanın üzerinde en fazla ortaklaşılan önermesi olarak öne çıkmış bulunmaktadır. Birbiriyle ilişki halinde olan küresel ısınma, iklim değişikliği ve su kaynaklarındaki kıtlaşmayla birlikte doğayı kirletmeyen enerji ve üretim biçimleri başlangıçta yalnızca muhalif hareketler tarafından dillendirilirken, özellikle Kyoto Protokolünün imzalanmasından (1997) günümüze kadar geçen sürede artık sermaye sınıfının da öncelikli taleplerinden biri haline gelmiştir. Toplumsal muhalefet hareketleri ile sermaye sınıfının yenilenebilir enerji alanındaki talepleri bugün öylesine aynılaşmış durumdadır ki pek çok durumda sermaye ve toplumsal muhalefet ayrımının kendisi gereksizleşmiş, ayrım çizgisi muğlâklaşmıştır. Bu bağlamda, yenilenebilir enerjinin uluslar arası ölçekte uygulanabilirliğini formüle eden Kyoto Protokolü toplumsal hareketler tarafından güçlü bir şekilde talep edilirken, tekil sermayeler ve kapitalist örgütlenmeler de Kyoto'nun bahşettiği fırsatları tartışmaktadır. Her ne kadar kapitalizmin yarattığı ekolojik yıkıma karşı, doğayı kirletmeyen üretim biçimleri ve enerjilerin savunulması mantıklı ve takınılması gereken bir tavırmış gibi görünse de, yenilenebilir enerji tanımının su kaynakları ve ormanları da içeriyor olmasının bile toplumsal hareketler arasında bir şüphe duygusunu uyandırmıyor olması şaşırtıcıdır. Benzer şekilde, kendini pür bir çevre sözleşmesi gibi ortaya koyan Kyoto Protokolünün satır aralarında gizlenen metalaşma izlerinin gözden kaçırılmış olması da toplumsal muhalefet içersinde diyalektik şüphenin ne denli zayıfladığının kanıtıdır.

Bu çalışma, tespit edilen bu zafiyetin iklim değişikliği, küresel ısınma, yenilenebilir enerji ve karbon ticareti olguları arasındaki ilişki sistemlerinin yeterince anlaşılamamış olmasından kaynaklandığı öngörüsünden yola çıkmaktadır. Dolayısıyla çalışmanın amaçlarından biri, sürecin küresel ölçekteki kurumları, aktörleri ve bunların birbirleriyle ilişkileri ve işlevlerinin eleştirel bir bakış açısından tartışılmasıdır. Bu amaca bağlantılı bir diğer hedef ise "yenilenebilir enerji" söylem ve olgusunun teorik arka planına ışık tutmak suretiyle; geleneksel enerjiler doğayı kirletirken yenilenebilir enerjilerin de doğayı geri dönüşsüz biçimde tükettiğini görünür hale getirmektir. Çalışmanın önemi, toplumsal muhalefeti yapısal olana, yani kapitalizmin içsel dinamiklerine yöneltebilecek olması ve enerji ya da üretimin yalnızca tarzına odaklanan bir karşıtlık yerine kapitalist toplumda enerjiye duyulan ihtiyacın kökenini ve kapitalist üretimin bizzat kendisini sorgulatabilecek olmasından kaynaklanmaktadır. Bu bağlamda amaç, (geleneksel ve yenilenebilir) her iki enerji üretimine de cephe alarak sol muhalefeti seçeneksiz bırakmak değil, üçüncü fakat doğanın -hem de başta insanın kendisi olmak üzere- bütün bileşenleriyle korunabilmesinin yegâne yolu olan bir seçeneğin, anti-kapitalist mücadele seçeneğinin neden kaçınılmaz olduğunu göstermektir.   

Çalışmanın birinci bölümünde İklim Değişikliği ve Karbon Ticareti arasındaki ilişki, kurumlar ve anlaşmalar üzerinden gösterilmeye çalışılmaktadır. Kapitalist çıkarların bizzat Birleşmiş Milletler içersinde nasıl temsil edildiğinin yanı sıra sürecin başat kurumlarının da ele alındığı bu bölümde karbon ticaretinin işleyiş yapısı ana hatlarıyla serimlenmektedir. İkinci bölüm, GKÜ1 'lerin uluslar arası karbon ticaretine eklemlenme biçimlerini tartışmakta ve bu biçimlerden biri olarak çevre hareketleri ve STK'lar üzerinden yürütülen projeler aktarılmaktadır. Üçüncü ve son bölümde ise Türkiye sermayesinin karbon ticaretine hangi süreçlerde ve hangi biçimler altında eklemlendiği gösterilmektedir.

1.İklim Değişikliği ve Karbon Ticareti İlişkisi

En genelleşmiş tanımıyla İklim Değişikliği, atmosferdeki sera gazları miktarlarındaki hızlı artışlar yüzünden kara ve okyanusların ısılarındaki yükselmeler olarak tanımlanmakta ve çoğunlukla "insan faaliyetleri" ile açıklanmaktadır (National Academies, 2005; Climate Progress, 2006; UN, 1998; vd.). Bu tanımın yer aldığı çalışmalarda dikkat çeken önemli bir tutarsızlık vardır. Öyle ki iklim değişikliği olgusu bir yandan pür "insan faaliyetleri" ile açıklanmaya çalışılırken; diğer yandan da artan sera gazı miktarlarına dair veriler kapitalizm öncesi toplumlardaki düzeylerle karşılaştırılmaktadır. Başka bir deyişle, olgunun tanımında sisteme dair hiçbir vurgu yer almazken, istatistiksel karşılaştırmalar kapitalizm öncesi dönem üzerinden yapılmaktadır.  Diğer yandan iklim değişikliğinin sermaye birikimini büyütecek en yeni ve en hızlı yolların başında geldiğinin kolayca teşhis edilebildiği çok sayıda çalışma bulunmaktadır. Konuyla ilgili olarak başta Kyoto Protokolü ve bağlı sözleşmeleri olmak üzere bütün anlaşmaların üretim ve üretimde kullanılan enerjilere odaklanmış olması bile tanımdaki bu tutarsızlığın boyutlarını ortaya koymaya yetmektedir.

İklim değişikliği dünyanın gelmiş geçmiş en büyük sistemik çöküntüsü olarak tanımlanmakta ve sistemin diğer başarısızlıkları ile karşılıklı etkileşim halinde olduğunun altı çizilmektedir. Bu tespitlerin yer verildiği Stern Raporunda soruna anlamlı ve küresel ölçekte bir yanıtın üretilebilmesi için üç politik yol önerilmektedir:

  1. Karbonun vergilendirme, ticaret ve düzenleme üzerinden fiyatlandırılması
  2. Düşük karbonlu teknolojilerin icadı ve kullanımının destekleneceği politikalar
  3. Enerji etkinliğini sınırlayan engellerin ortadan kaldırılması ve toplumların iklim değişikliğine nasıl yanıt üretebilecekleri konusunda eğitilmesi(Stern, 2006). 

Bir dizi uluslar arası anlaşma ve protokolün yanı sıra sürecin yapıcı unsurlarının başında BM-Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli IPCC gelmektedir. IPCC başkanı Dr. Rajendra Pachauri karbon ticareti yapan şirketlerle işbirliği yapmaktan suçlanmakta ve mahkeme süreci halen devam etmektedir. Bugüne kadar Dr. Pachauri'nin gözlerden kaçan en önemli özelliği ise, IPCC2 'nin politik önermelerine bağımlı şirketlerle birlikte sermaye çıkarlarını dünya ölçeğinde kollayan bir portföy oluşturmuş olmasıdır. Bu şirketler arasında, kısa süre içinde yılda trilyon dolarlara ulaşacak kadar hızlı büyümesi öngörülen karbon ticareti ve sürdürülebilir kalkınma yatırımları yapan bankalar, petrol ve enerji devleri ile yatırım fonları bulunmaktadır. Dr. Pachauri 1981'de Hindistan orijinli Tata Enerji Kaynakları Enstitüsü'nün direktörlüğü, 2001'de ise aynı enstitünün genel başkanlığı görevine getirilmiştir. Bu enstitünün şimdilerdeki adı ise TERI (The Energy Research Institute) dir. TERI, 1974 yılında Hindistan'ın en büyük özel şirketi Tata Grup tarafından kurulmuştur. Tata Grup, çelik sektöründen, otomobil endüstrisine, enerjiden kimya sanayine, telekomünikasyondan sigorta ve finans hizmetlerine kadar pek çok sektörde faaliyet gösteren dev bir holdingdir. İngiltere'de Tata Grup, Jaguar, Land Rover, Tetley Tea ve Corus gibi en ünlü İngiliz şirketlerinin sahibi olarak tanınmaktadır (Daily Telegraph 20 Dec.2009). UNESCO ve UNICEF gibi toplumsal sorunlara görece daha fazla eğilen bağlı kurumları dolayısıyla dünyada pek çok toplumsal hareket tarafından olumlu bir referans olarak görülen Birleşmiş Milletler'in sermaye sınıfı ile kurduğu ilişkiler 1990'lı yıllardan başlayarak daha çok çevre sorunları üzerinden şekillenmektedir.

Sorunun karbon ticareti ile olan ilgisi ise iklim değişikliğinin nasıl önlenebileceğine ilişkin olarak yapılan çalışmaların tamamında ortaklaşılan noktada açığa çıkmaktadır. Bu önermeye göre, iklim değişikliğini önlemenin yolu sera gazı salınımlarının3 azaltılmasından geçmektedir. Buna karşın atmosferdeki mevcut sera gazı düzeylerinin azaltılabilmesi gerçekte bütün üretim düzeylerinin aşağıya çekilmesini şart koşmasına rağmen, çabalar daha çok bunun üretim düzeyi azaltılmadan nasıl yapılabileceğine odaklanmış bulunmaktadır. Bazı yazarlar (Girling) sera gazlarını azaltma adına yapılan sermaye yatırımları için tahsis edilen karbon kredilerinin gerek EKÜ4 gerekse GKÜ sermayeleri için tarihte görülmemiş bir birikim fırsatı sunduğunu belirtmektedir ( 2010, s.6). Uzun yıllardan beri "çevreci yatırımlar" başlığı altında yürütülen temiz teknolojilerin eskiden kapitalist sınıfın geneli tarafından rağbet görmezken ilginin birdenbire bu kadar artmasının ardında ise birikim yasaları vardır. Gerçekten de "temiz üretim"in, bir ihtiyaç olarak belirmediği, henüz bir piyasasının oluşmadığı ve bu nedenle kendi başına bir kullanım değeri taşımadığı önceki koşullarda bu tarz üretimi benimseyen firmaların farklı saiklerle yapmış olduğu "temiz üretim" yatırımları bu tekil sermayeler açısından sadece birer harcamayı temsil etmekte ve birikim düzeylerini geriletmekteydi. Süreç içersinde oluşturulan kurumlar, yapılan anlaşmalar ve henüz başlangıç aşamasında da olsa artık bir piyasanın kurulmuş olması EKÜ sermayelerinin GKÜ'lerdeki "emisyon azaltıcı" üretimlere yaptıkları yatırımların bir artı değerle büyümüş olarak geri dönüşünü olanaklı hale getirmiştir.  

Karbon ticareti ilk olarak 1968 yılında Kanada'lı iktisatçı John H. Dales tarafından önerilmiş, ardından da W. David Montgomery (1972) tarafından formüle edilmiştir (Stavins, 1997, s.297). Gerek ilk önermenin yapıldığı gerekse sürecin formüle edildiği tarihler temiz hava üzerinden yapılan ticaret olarak yorumlanabilecek olan karbon ticaretinin kapitalizmin 1970'li yıllardan beri aşmaya çalıştığı kar oranları düşüş eğilimi ile ilintisini gösterebilmek açısından önemlidir. Sermayenin aşırı birikimine ve organik bileşimindeki yükselmeye bağlı olarak yaşanan bu krizi izleyen dönemde su kaynaklarından, temiz havaya, eğitim hizmetlerine, sağlık hizmetlerine kadar kamu hizmeti ve doğa bileşenlerinin meta döngüsüne eklenmesi gündeme gelmiştir. Sermayenin yükselen organik bileşiminin bu yolla seyreltilmesinin amaçlandığı, aşırı ölçüde biriken sermayenin geleneksel sektörlere yatırılmak yerine ilk kez meta haline gelen ürünlere yatırılması suretiyle kar oranlarındaki düşmenin sürekli hale gelmesinin önüne geçilmesinin hedeflendiği tespitini yapmak mümkündür.

Süreç içersinde tasarlanan çeşitli kurum, yapı ve anlaşmalar öncelikle UNFCCC (1992) kapsamında ele alınmış ardından da Kyoto Protokolüne bağlı olarak bugünkü olgunluk noktasına ulaşmıştır. Karbon ticareti sistemi fiilen uygulanma açısından ise yaklaşık beş yıl kadar önce BM-Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (UNFCCC)5 altında oluşturulan Temiz Kalkınma Mekanizmalarına (CDM)6 kaydolan ilk proje ile birlikte başlamıştır (Girling, 2010, s.6). Söz konusu yapı ve kurumların oluşturulması -diğer metaların tersine- atmosferdeki temiz havaya erişimin henüz imkânsız hale gelmemiş olması ile ilintilidir. Şöyle ki, bütün metaların değişim değerinin yanı sıra bir kullanım değerini, yani bir yararlılık halini de taşıyor olmaları gerekir. Sermaye açısından bakıldığında ise üretim süreçlerinde temiz havaya erişimde bir sıkıntı olmadığı sürece kapitalist sınıfın temiz havaya bir meta satın alır gibi ödeme yapması beklenemez. Gerçekten de gerek iklim değişikliği gerek ozon tabakası ve sera gazları tartışmaları gerekse yenilenebilir enerjileri kullanmanın neden önemli olduğu yıllardır tartışılan ve bilinen konular olduğu halde şirketler yalnızca bu kaygılardan hareketle enerji, çevre politikalarını değiştirmemiş, geleneksel üretim tarzlarını ısrarla sürdürmüştür. Dolayısıyla temiz havanın bir meta formunu kazanması için özel ve özgün bir takım çabalar gerekli hale gelmiştir. Bu çabaların bir diğer nedeni de temiz havanın diğer doğal kaynaklardan farklı olarak özel mülkiyet altına alma konusunda farklı bir kurguyu gerektiriyor olmasıdır. Bir nehirde ya da gölde mevcut toplam su farklı şirketlere satılabildiği; topraklar bölünerek farklı mülk sistemlerini temsil edilebildiği halde atmosferin tamamında mevcut temiz hava için aynısını yapmak mümkün değildir. Bu nedenle temiz havanın kendisi dolaylı ve farklı bir yolla metalaştırılmış, hesaplamalar mevcut temiz hava üzerinde mülkiyet tesis etmek yerine atmosfere salınan (temiz havayı azaltıcı) gazlar üzerinden yapılmıştır. Böyle bir hesaplamada her kapitalist firmanın kendine düşen payı gönüllülük ve rıza ile ödemesi elbette beklenemez, bu nedenle "ödüllendirme" mekanizmaları, kurumlar ve yaptırımlara bağlanmış anlaşmalar gibi özel çabalar gereklidir. Bu çabaların başında da uluslar arası sözleşmeler, hukuki düzenlemeler ve "karbon kredisi" benzeri ödüllendirme mekanizmaları gelmektedir. Böylece, gerçekte -bugün için- bir yararlılık ihtiva etmeyen, bu nedenle bir kullanım değeri içermeyen bir doğal varlık sermaye açısından bir ihtiyaca, cazip bir yatırım alanına dönüştürülmüştür. 

İklim Değişikliği ve sera gazlarının azaltılması bağlamında UNFCCC'ye biçilen misyon, 'tropik yağmur ormanlarının korunması ve atmosferdeki sera gazı (emisyon) oranlarının azaltılması için gerekli finansal çerçevenin kurulması' olarak belirlenmiştir. İlgili çalışmalarda bu hedefe ulaşmak için bugün itibarıyla gereken yatırım miktarının 17 ila 33 milyar $ kadar olduğu; ancak halihazırda bu alana tahsis edilmiş fonların toplamının sadece 4.2 milyar $ olduğu vurgulanmaktadır (GCP, 2009, s.21). Olması gereken ile fiilen olan arasındaki bu büyük fark, karbon piyasasının henüz oluşum aşamasında olduğu yönündeki söylemleri doğrulamaktadır. Diğer yandan söz konusu sisteme eklemlenebilmek için mahsup (offsetting) mekanizmaları oluşturulmuş bulunmaktadır. Buna göre şirketler, neden oldukları karbon düzeylerini azaltmak ya da diğer kirleticilerin kullanmadıkları kredilerini (kirletme hakları) satın almak yerine çeşitlendirilmiş emisyon azaltım kredilerini en ucuz fiyata buldukları pazarlardan, çoğunlukla gelişmekte olan ülke piyasalarından satın alabilmektedirler. Bu "esnek mekanizmaların" en büyüğü Sertifikalandırılmış Emisyon İndirim Kredileri (CER) sistemidir (Girling, 2010, s.6). Çerçeve Sözleşme UNFCCC ise, devletler tarafından onaylanması için çevre hareketleri ve liberal sol akımların yıllardan beri mücadele ettikleri 1997 tarihli Kyoto Protokolünün (KP) öncüllerinden biridir. Devletler ve şirketler üzerinden işleyen bu mekanizmaya göre, erken kapitalistleşen ülkeler ya emisyon azaltım sertifikalarını (CER)7 satın alacak ya da doğrudan CDM süreçlerinde tanımı yapılmış yeşil projelere yaptıkları yatırımlar üzerinden CER kazanacaklardır (Somasundaram ve Tripathy, 2009). Her ne kadar bugün itibarıyla gelişkin bir karbon piyasasının varlığından söz etmek henüz mümkün değilse de CER sertifikaları tıpkı bir finansal enstrüman gibi menkul kıymet borsalarında işlem görmektedir. CER sertifikası ile ödüllendirilecek projeler ise biyo yakıtla üretim yapılan projelerden, hidro elektrik ve rüzgar santralleri (Somasundaram ve Tripathy, 2009) başta olmak üzere bütün yenilenebilir enerji üretimleri, enerji tasarrufu sağlayan meta üretimleri, kirlilik yaratmayan üretim biçimleri ve ekonomik vasıf kazandırılmış ormanlara, göllere kadar son derece geniş bir yelpazede tanımlanmaktadır. Diğer yandan borsalarda işlem gören CER sertifikalarının değeri de -tıpkı diğer menkul kıymetlerde olduğu gibi- temsil ettikleri çevreci yatırımların yeniden üretimi için ortalama olarak gerekli toplumsal emek zamanına göre belirlenmektedir. Dolayısıyla CER kredilerinin değerlerindeki artış veya düşüşler öncelikle ve doğrudan emek süreçleriyle ilintili olmakla beraber metalaştırılacak doğal varlıklar azaldıkça daha rafine üretim biçimleri (daha fazla canlı ve donmuş emek ilavesi) gerekeceği için uzun vadede CER değerlerinin yükseldiği bir piyasayı bugünden öngörmek yanlış olmayacaktır.  

Kyoto Protokolü uyarınca atmosfere en fazla sera gazı salan ülkelerin -ki bu ülkeler bugün itibarıyla erken kapitalistleşen ülkelerdir- bu sera gazı salımlarını belli bir takvim içersinde ve belirlenmiş oranlar çerçevesinde azaltmaları gerekmektedir. Ancak bu azaltım, üretimin sınırlandırılmasına yol açması dolayısıyla birikim süreçlerini doğrudan etkilemektedir. Bu nedenle EKÜ sermayesi üretimini kısmak yerine atmosferi kirletmenin bedelini ödüyormuş gibi bir görüntü yaratılmakta ve gerçekte herhangi bir ödeme bile söz konusu olmamaktadır.  Zira EKÜ'lerin yarattıkları kirliliğe karşı satın aldığı CER'ler tıpkı bir varlığa yapılmış yatırım gibi yani sermaye payı (hisse senedi) gibi işlem görmektedir. Başka bir deyişle karbon mahsup (off-set) mekanizmaları tekil sermayelerin birikiminden bir eksilme anlamına gelmediği gibi toplam olarak eko-sistem açısından da geri dönüşü mümkün olmayan bir tükenişi beraberinde getirmektedir. Kyoto Protokolü'nde ticaretin iki tarafı için yapılan tanımlamalara göre, taraflardan biri (GKÜ'ler) emisyon azaltım projeleri ve kalkınma hedefleri için fon bulma fırsatı elde ederken; fon vericisi konumunda olan ülkeler (EKÜ'ler) de neden oldukları yüksek emisyon düzeylerini aktardıkları fonlar karşılığında kendilerine tahsis edilen karbon kredileri aracılığı ile azaltma olanağına kavuşmaktadırlar (UN, 1998, s. 11 ve Girling, 2010, s.5). Bu aktarımlarda hiç bahsi geçmeyen bir boyut daha vardır ki o da, EKÜ sermayelerinin elde ettikleri CER'leri hem karbon azaltım yükümlülüklerini yerine getirmede hem de sahip oldukları CER'lere dayalı olarak düzenlenen menkul kıymetlerini vadeli piyasalarda para-sermayeye tahvil etmede kullanabiliyor olmalarıdır. Bir diğer deyişle, sistemin mantığı "kirleten öder" şeklinde kurgulandığı ve lanse edildiği halde, kirleten gerçekte hiçbir ödeme yapmamaktadır.

Aslında doğanın tam anlamıyla tükenişi ile kirlenmenin bedeli ödenmiş kabul edilmektedir. Bu süreçte kirlenmede hiçbir sorumluluğu bulunmayan iki unsur, yenilenebilir enerjiyi ve temiz üretimi sağlayan üretim araçlarını üreten ve kullanan emekçiler ile doğrudan eko-sistemin kendisi tüketilmektedir. Bu iki unsurdan birincisi zenginlik yaratıcı gücünü sermaye sınıfına vermek suretiyle tükenirken, ikincisi de doğanın bütün bileşenlerinin metalaştırılması yoluyla hem de geri dönüşsüz bir biçimde tükenmektedir. Zenginlik yaratan gücünü kapitalistlere sunan emeğin nasıl tüketildiğini anlamak görece kolay olmakla birlikte yenilenebilir enerji üzerinden doğanın nasıl tüketildiğini anlamak belli düzeyde soyutlama yapmayı zorunlu hale getirmektedir. Öyle ki çevremizde gördüğümüz tek tük ve yalnızca toplumsal ihtiyaçları karşılamak amacıyla kurulmuş rüzgâr santralleri bize ilk bakışta temiz, zararsız bir enerji üretim biçimi gibi görünebilir. Ne zaman ki rüzgâr enerjisi bıraktığı yüksek kar oranıyla genel olarak sermaye açısından cazip bir yatırım haline gelir, işte o zaman yeryüzündeki toprakların çok geniş bir bölümü rüzgâr gülleri ile dolar ve ekolojik dengede geri dönüşsüz kayıplar başlar. Benzer bir soyutlamayı solar enerji için de yapmak mümkündür. Pek çok kapitalist güneş enerjisi üretimine başladığında yeryüzü güneş panelleriyle dolacak, toprakların üzeri panellerle örtüleceği için tarımsal üretim gerileyecek, canlı yaşam bitme noktasına gelecek ve küresel ısınma tolere edilemez boyutlara ulaşacaktır. Bu soyutlamalar şimdilik çok uzak ve imkânsız gibi görünse de, tehlike gerçekte o kadar uzak değildir. Bunu görebilmek için Asya ülkelerinde ve kendi coğrafyamızda sayıları kısa süre içinde binlerle ifade edilmeye başlanan HES8 'leri düşünmek yeterli olacaktır. Enerji üretim faaliyetinin kamusal olmaktan çıkarılıp sermayeye devredilmesi ve temiz enerji üretimi için küresel bir piyasanın oluşturulması tekil sermayelerin geleneksel sektörlerden çıkarak temiz enerji sektörlerine yoğunlaşmaya başlaması ile sonuçlanmıştır. Bugün, Karadeniz'den Doğu Anadolu'ya, İç Anadolu ve Ege'ye kadar Türkiye'deki bütün nehirlerin yavaş yavaş birer "HES mezarlığı"na dönüşmesinin ardında doğrudan ve yalnızca enerji üretimini değil; yenilenebilir enerji üzerinden karbon ticaretinden pay almanın dayanılmaz cazibesini aramak gerekmektedir. Yukarıda 'doğanın geri dönüşsüz bir biçimde tüketilmesi' ile kast edilen de budur.     

Sistem, öncelikle devletlerarası bir işleyişe sahiptir. Bu bağlamda, BM'in ilgili yapıları tarafından tanımlanmış olan Sera Gazı Kalkınma Hakları (GDR), hem gelişmekte olan ülkelerde insani gelişme düzeylerini yükseltmenin sağlanması hem de küresel ölçekteki emisyon indirimlerinin hızlandırılması iddialarından yola çıkan hesaplamaların ilk adımını oluşturmaktadır. GDR çerçevesi başlangıçta bir "kalkınma eşik değeri" belirlemektedir. Kişi başına düşen yurt içi milli gelirin halkın iklim değişikliği maliyetlerini paylaşabileceği gelirin altında olduğu bir ekonomik kalkınma düzeyi "eşik değer" olarak kabul edilmektedir. GDR, bu eşik değerin altında kalan toplumlar için "kalkınmanın" birinci önceliğe sahip olduğu kabulünden hareketle kişi başı günlük 20 $, yıllık 7.500 $ lık gelir düzeylerini eşik değer olarak kullanmaktadır. Bu gelir düzeyi küresel yoksulluk sınırından yüzde 25 daha yukarıda belirlenmiştir (GCP, 2009, s.52). Kişi başı yurt içi hâsılanın 7500$ ın altında olmasının söz konusu toplumlarda "kalkınmaya" öncelik verilmesi bağlamında ne anlama geldiği açıktır: bu ülkelerde sermaye birikimini hızlandırmak adına çevre ve doğa tahribatı gibi kaygılar görmezden gelinecek, olası muhalefetler engellenecektir. Ardından bütün ülkeler için, eşik değerin altında kalan gelir hariç tutularak küresel iklim değişikliği yüküne yaptıkları katkılar hesaplanmakta ve bu aşamaya "kapasite ve sorumlulukların hesaplanması" adı verilmektedir (GCP, 2009, s.52). Örneklendirmek gerekirse, bir ülkede kişi başına düşen milli gelir 10.000 $ ise, bu ülkenin küresel iklim değişikliğine verdiği zarar hesaplanırken dikkate alınan milli gelir (10.000 - 7.500) 2.500 $ olacaktır. Tersi bir durumda, ya da kişi başına düşen milli gelirin 5.000 $ olması halinde ise bu ülke hem küresel karbon ticaretinde "alacaklı" ülkeler kategorisine alınacak hem de bu ülkede kalkınmaya birinci öncelik verilecektir. Sonuçlar, 1990 yılı temel alınarak yapılan kümülatif bir hesaplamayla bulunmakta ve ülkelerin sorumlulukları toplam gelir, gelirin bölüşümü ve emisyon verileri tek bir yüzdede ortaklaştırılarak hesaplanmaktadır. 2010 yılı verilerine göre, örneğin, ABD yüzde 33.1 lik payıyla küresel iklim değişikliğine en fazla katkı yapan ekonomi durumundadır. Yüzde 25.7 ile AB ikinci sırada, yüzde 5.5 ile Çin ise üçüncü sıradadır (GCP, 2009, s.52). UNFCCC tarafından her ülke için 1990 yılı karbon salınım düzeyleri endeks alınmak suretiyle belirlenen karbon kotaları ile tek tek ülkelerdeki aktüel yıllık karbon salınım düzeyleri arasındaki farklar sisteme borçlu ve sistemden alacaklı ülkelerin belirlenmesini sağlamaktadır. Dolayısıyla, borçlu ülkeler alacaklı olanlardan sertifikalı emisyon indirimleri satın almak suretiyle borçlarını mahsup yoluyla kapatma/azaltma olanağına kavuşmaktadır. Diğer yandan emisyon salımları gelir ile ilişkilendirilmeksizin çıplak olarak alındığında ülkelerin küresel emisyon artışına yaptıkları katkıların oldukça farklı olduğu gözlemlenmektedir. Örneğin yukarıda milli gelir ve bölüşüm hesaplamalarıyla giydirilmiş rakamlar üzerinden bakıldığında ABD yüzde 33.1 lik payıyla küresel iklim değişikliğine en fazla katkı yapan ülke iken; emisyon salımı tek başına alındığında 2007 rakamlarıyla yüzde 19.91 ile, Çin'in (%22.30) arkasından ikinci sıradadır. AB'nin emisyon salımı ise yüzde 14.4 dür (Wikipedia, 2010).

Mevcut tartışmalara bakıldığında gelişkin, sürekliliği olan ve iyi işleyen bir karbon piyasasının oluşumunda sürecin yapıcı unsurlarını en fazla zorlayan konunun devletlerin ve tekil sermayelerin sürece angaje edilmesi olduğu dikkat çekmektedir. Bunun için uluslar arası düzeyde yaptırımlara bağlanmış yasal mevzuatın yanı sıra devletleri motive edecek teşviklerin de kullanıldığı görülmektedir. Bu bağlamda örneğin borç swap programları kapsamında EKÜ'lerin GKÜ borçlarının bir bölümünün, söz konusu ülkelerde kalkınma projesi kapsamına girecek yatırımlarda kullanılmak koşuluyla affedilebileceğini kabul etme noktasına gelmiş bulunmaktadır (GCP, 2009, s.78). Özellikle bu borçlarını normal koşullarda geri ödeme olanağı bulunmayan GKÜ'lerde silinen borç miktarının karbon salımını azaltacak yatırımlarda kullanılması şartıyla yapılacak bir borç silme işleminin çok tercih edilebilecek ve ülkeyi karbon ticaretine dolaylı olarak angaje edecek bir girişim olarak görüldüğü açıktır.

Bu sistemin nasıl işlediğini görmek için halihazırda küresel ölçekte mevcut kredilerin yüzde 28.3 ünü elinde bulunduran bir ülkedeki, Hindistan'daki süreci incelemekte yarar vardır. Ülkedeki toplam CDM projesinin sayısı 478 adettir. Herbir proje yılda yüz milyonlarca dolarlık bir zenginlik artışı potansiyeline tekabül etmektedir. Buna karşın kredi tahsisatına hak kazanan projelerin mutlaka emisyon azalmasını sağlayacakları anlamına da gelmemektedir. Çünkü bilhassa karbon piyasasının henüz gerekli olgunluğa ulaşmamış olması dolayısıyla gerek projeleri onaylayan danışmanlar gerekse ulusal merciiler hiç hak etmeyen projeler için de olumlu değerlendirmelerde bulunmaktan kaçınmamaktadır. Tekil sermayeler açısından bir sanayinin CDM statüsü kazanabilmesi de belli kurallara bağlanmış durumdadır. Örneğin başvuru yapan şirketler öncelikle projelerinin ilave bir fon katkısı gerektirdiğini UNFCCC 'ye kanıtlamak zorundadır. Başvuru sahibi şirketlerin bu kanıtlama sürecinde yapacakları yatırımın EKÜ'lerden ilave bir finansman sağlanmadan yapılmasının imkânsız olduğu konusunda UNFCCC'yi ikna etmeleri projenin asli koşullarından biridir. Bu aynı zamanda CDM projelerinin yalnızca EKÜ sermayeleri tarafından finanse edilebileceği anlamına gelmektedir. Böylece sera gazı salımının bu ilave finansal katkıyla birlikte azalacağı varsayılmaktadır. Projede aranan bir diğer koşul ise, yapılacak yatırımın sürdürülebilir kalkınmayı geliştirecek bir proje olması olarak belirlenmiştir. Buna karşın pratikteki uygulamalara bakıldığında, karbon ticaretine yatırım yapan firmaların batıdan destek aramaya ihtiyacı olmayan ya da başka bir deyişle "ilave bir katkıya" gerek duymayan büyük yerli şirketler olduğu görülmektedir. Çevre aktivistleri bu pratiği bir "dolandırıcılık" (fraud) olarak adlandırmaktadırlar. Çünkü kredi dağıtımıyla görevlendiren BM kuruluşu CDM, ne eline gelen projelerin belirlenmiş kriterlere uygunluğunu değerlendirmekte ne de bağımsız bir araştırmacı kurum gibi davranmayı başarabilmektedir. Bu küresel zincirin ilk halkasında, taraf devletlerden münhasıran bu konuyla görevlendirilmiş ulusal bir makam (DNA9 ) kurmaları istenmektedir. Örneğin Hindistan'da bu görev Çevre ve Orman Bakanlığı'na verilmiş bulunmaktadır. Bütün ülkelerde DNA'lar, kendilerine ulaşan projelerin CDM kriterlerine uyup uymadığı ya da sürdürülebilir olup olmadığı ile hiçbir şekilde ilgilenmemekte çünkü devletler karbon ticaretini ülkeye gelir kazandıracak bir faaliyet olarak görmektedir (Dogra ve Dasgupta, 2010). Yukarıdaki alıntıda altı tekrar tekrar çizilen yolsuzluk benzeri pratikler kapitalist toplumda piyasanın yeterince olgunlaşmadığı koşullarda görülen sapmalardır. Bu sapmaların en alt düzeye çekilmesi, dünya ölçeğindeki karbon piyasalarına katılımın hızla arttırılmasını gerektirecektir.

Bazı çalışmalarda küresel karbon ticaretinin belirleyici unsurlarından biri haline gelmekle bir ülkenin hem yoksulluğu azaltma çabalarında hem de kalkınma hedefine ulaşmada arzu ettiği düzeye hızla yükseleceğinin altı çizilmektedir (Bidwai, 2009). Çevre hareketleri ulusal ölçekteki DNA'lara şimdiye kadar kaç projeyi reddettiklerini sorduklarında aldıkları yanıt ya böyle bir kayıt tutulmadığı ya da şimdiye kadar hiçbir projenin reddedilmediği şeklinde olmaktadır. Öyle ki Hindistan'da faaliyet gösteren haddehane ya da dökümhane gibi en kirli üretimlerin bile kendilerine tahsis edilen CDM'ler üzerinden her yıl binlerce dolar kazandığı tespit edilmiştir (Dogra ve Dasgupta, 2010).

Yukarıdaki alıntılardan da anlaşılacağı üzere karbon ticareti sürecinde genel olarak devletlerin özel olarak ise Çevre ve Orman Bakanlıkları'nın görevleri tanımda değilse bile uygulamada ciddi biçimde değişmiş bir görüntü vermektedir. Bu Bakanlıklar artık orman ve su kaynaklarını korumaktan değil, tam da tersine bu kaynakların ekonomik açıdan en verimli nasıl kullanılabileceğinden sorumlu aktörler gibi davranmaktadır. Ekolojistler ısrarla ormanların hem karbon tutma hem de su havzalarının en temel kaynağı olma özelliğini öne çıkarmaya çalışsalar da bu çabalar hiçbir sonuç vermemekte ve kamu otoritelerinin ormanlarla ilgili yasaları hızla "kalkınma" hedeflerine uygun olarak değiştirmesinin önüne geçememektedir. Bu süreçte yönetmelikler ormanların kamu-özel işbirliği çerçevesinde ve tamamen ticari amaçla faaliyet gösteren birer işletmeye dönüşümünü kolaylaştıracak bir biçimde değiştirilmektedir (Awasthi, 2008).  . Bütün bunlar ülkelerin "yeşillendirilmesi" adına yapıldığı için çevreci hareketlerin büyük ölçüde sisteme içerilmesi sonucunu doğurmaktadır. 

2. GKÜ'lerin karbon ticaretine eklemlenme biçimleri

Karbon ticaretinin özellikle GKÜ'lerde hangi mekanizmalar üzerinden çalıştırıldığına bakıldığında, Bakanlıklar gibi resmi kurumların yanı sıra Vakıf Fonları benzeri yapıların da devrede olduğu dikkat çekmektedir. Örneğin Bangladeş'te Çok Donörlü Vakıf Fonu Modeli (MDTFM)10 adı verilen bir mekanizma oluşturulmuştur. MDTFM'ye yapılan proje başvuruları biri bütçe içi, diğeri ise bütçe dışı olarak adlandırılan iki farklı kaynaktan gelmektedir. Bütçe içi başvurular kamu sektörünce ve mutlak şekilde kamu-özel işbirliği kapsamında hazırlanan projelerden oluşurken; bütçe dışı başvurular da UNFCCC stratejisine de uygun olarak yalnızca, yerel halkı temsil eden "sivil toplum" projelerine ayrılmıştır. STK'lar tarafından hazırlanan araştırma, inceleme, yönetime katılma veya denetim amaçlı projeler öncelikle devlet tarafından akredite edilmiş STK'lar listesinden bir STK'ya sunulmakta ve ardından bu resmi STK üzerinden Fon'a iletilmektedir (Müller ve Gomez-Echeverri, 2009, s.27). Söz konusu mekanizma UNFCCC ile Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı UNDP arasındaki sıkı işbirliği üzerinden uygulanmakta olup; UNDP'in tematik programında da ayrıntılı olarak anlatılmaktadır (UNDP, 2010). 2012 yılına kadar gönüllülük temelinde devam ettirilmesi planlanan bu alışverişlerin izlerini gündelik yaşam içinde sıkça karşılaşılan sermaye orijinli pratiklerde de takip etmek mümkündür. Örneğin bazı TV kanallarının düzenli olarak yer verdiği su kaynakları ya da doğa konulu programlar, ya da Coca Cola şirketinin kurduğu, yine TV reklamlarında boy gösteren "Hayata Artı Vakfı"11 benzeri pratikler, kısa bir süre sonra bu şirketlere karbon kredisi kazandıracak girişimlerdir. Benzer şekilde TEMA Vakfı tarafından sürdürülen ağaçlandırma kampanyaları da bir ekonomik vasıf kazandırıldığı taktirde karbon kredisine hak kazanmaya adaydır. Kaldı ki bu STK ve Vakıfların ormanlandırma kampanyasını bir banka ile birlikte yapıyor olması da sürece ekonomik vasıf kazandırmakta, çünkü fonlamayı yapan banka ağaçlandırılan alanları iktisadi bir işletme gibi yönetmeye başlamaktadır. Bu bağlamda örneğin Coca Cola tarafından yürütülen 'Hayata Artı' adlı kampanyanın bir UNDP projesi olması da hiç şaşırtıcı değildir. Şirketin söz konusu kampanya üzerinden yürüttüğü faaliyetler, ekolojik tarımdan, ekolojik turizme, orman köylülerinin ekonomik hayata angaje edilmesi, tarımda su kullanımının azaltılması, orman alanlarının genişletilmesi ve turizme açılması, katı atık islah projeleri ve yapay göller yaratmak olmak üzere çok geniş bir yelpazeye yayılmış bulunmaktadır (Coca Cola, 2010). Orman arazilerinin ve doğal kaynakların sermaye emrine tahsis edildiği bu uygulamalar ilk bakışta çevre-dostu pratiklermiş gibi görünüyor olsa da, doğal kaynakların üzerinde bulunduğu son derece büyük toprakların tüm kullanım hakkı şirketlere devredildiği için bu alanlarda kamusal bir denetimin söz konusu olamayacağı gerçeğinin göz ardı edilmemesi gerekmektedir. Ayrıca zaman içinde bütün doğal alanların şirketlere teslim edileceği düşünülecek olursa vahametin boyutları daha net görülebilecektir. Dünyanın pek çok ülkesinde yol açtığı emek ve doğa sömürüleri ile anılan Coca Cola12 gibi bir şirketin Birleşmiş Milletlerin UNDP birimi ile kurduğu bu proje ilişkisi bir yandan BM içersindeki kapitalist odaklara ışık tutarken; diğer yandan da yenilenebilir enerji ve karbon ticareti ilişkisinin sermaye birikimiyle ilintili bilinmeyen boyutlarını gözler önüne sermektedir.

Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı UNDP'nin, Küresel Çevre Yardımı (GEF)13 adlı alt birimi ve bu birimin küçük çaplı bağış programlarıyla kurduğu işbirliği üzerinden yerel halkları karbon ticaretine uyumlu hale getirme amaçlı (CBA)14 bir dizi girişimi bulunmaktadır. Projelere sağlanan fonların öncelikli amacının yerel halka doğrudan erişim, yereldeki toplulukların kalkınma konusuna aktif dâhil edilmeleri ve yine yerelliklerin iklim değişikliği konusunda yeterince hazır hale getirilmesi için ihtiyaç duydukları donanımın sağlanması olduğu belirtilmektedir. Örgütün raporlarında bu projelerin uygulaması daha 2008 yılında başladığı halde proje sayılarının hızla arttığı; 2012 yılına kadar toplam 80 ila 200 proje için yaklaşık 4 milyon $ tutarında fonun dağıtılmış olacağının altı çizilmektedir. CBA ile toplumsal cinsiyet, su hizmetleri ve agro-pastoral ekosistemler arasındaki ilişkilerin kurulduğu diğer tematik çalışmalar ise 2011 yılından başlayarak yayınlanmaya başlayacaktır. Bunun yanı sıra CBA, başta yerelliklerde bilincin nasıl arttırıldığını adım adım gösteren video kayıtları olmak üzere STK'lar tarafından 'yerel mücadeleler' adı altında yürütülen çalışmaları da fonlamaktadır (UNDP, 2010). Benzer vurgulara COP1615 metinlerinde de rastlanmakta, özellikle de çoğunluğu Orta Asya'dan olan katılımcı ülkeler açısından başta kadın örgütleri, gençlik hareketleri olmak üzere toplumun farklı kesimlerinin uluslar arası fonlar aracılığıyla bu çalışmalara aktif olarak dâhil edilmesinin neden önemli olduğu anlatılmaktadır (CAEFOCC-II, 2010, s.2).

Avrupa Birliği kurumları da karbon ticareti konusunda bilinç arttırma amacıyla bir dizi fon mekanizmasını kullanmaktadır. AB, özellikle gelişmekte olan ülkelerde yerel bankalar, kamu otoriteleri, KOBİ'ler, danışmanlık firmaları, üniversiteler ve sivil toplum kuruluşlarının da henüz oluşum aşamasındaki karbon ticaretine katılımlarını arttırmak için kapasite inşa çalışmalarından yararlanabileceğini düşünmektedir. AB bu aktörlerin, CDM sistemine aktif katılımlarını sağlayacak bilgi ve pratiklerden yoksun olduğu görüşündedir (UNFCCC, 2010 s.15).

UNFCCC altında on altıncısı yapılan Taraflar Konferansı COP16 sırasında da iklim değişikliğinin etkilerini ulusal ölçekte azaltma ve daha düşük karbon salımını sağlayacak stratejilerin yanı sıra bütün tarafların kazanacağı (win-win processes), yerel nüfusun yaşam kalitesini arttıracak ekonomik yararların geliştirileceği süreçler de tartışılmıştır. Aynı toplantıda binalarda enerjinin en etkin biçimde kullanılabileceği standartlar, yenilenebilir enerji kaynakları için uygun fiyatlandırma sistemleri ve ön ödemeli sayaç sistemleri de dâhil olmak üzere su hizmetlerinin ekonomik açıdan yönetimi ile bütünleşik su yönetimi konuları da görüşülmüştür (CAEFOCC-II, 2010, s.2). Bu aktarmalardan da anlaşılabileceği gibi temiz havanın metalaşması ile su hizmetleri ve su kaynaklarının metalaşması yalnızca aynı tarihsel süreçte yaşanan iki olgu olması dolayısıyla değil; yanı sıra birinin metalaşması kaçınılmaz olarak diğerinin metalaşmasını gerektiriyor olması dolayısıyla da ilintilidir.

Karbon ticareti ile ilgili olarak Kyoto Protokolünün ormanlarla ilintili hükümlerinde, karbon kredisine hak kazanan iki uygulama dikkat çekmektedir: ağaçlandırma (afforestation) ve yeniden ağaçlandırma (reforestation). Bu iki kavram arasındaki fark ise, birinci ile zaten ormanlık olan alanlarda yapılan ağaçlandırma kast edilirken; ikincide eskiden orman ya da koru vasfını taşımayan toprakların ağaçlandırılmasının amaçlanıyor olmasıdır. İlk bakışta her ikisi de gerek toplumsal gerekse ekolojik bakımdan tercih edilebilir uygulamalarmış gibi görünse de, Kyoto Protokolü gereğince bu ağaçlandırma ve yeniden ağaçlandırma çalışmalarının ekonomik ve ticari amaçlarla yani özel sektör eliyle yapılması gerekmektedir. Her iki uygulamanın da orman köylülerinin yerlerinden edilmesi, ormandaki su havzalarının tükenme noktasına gelmesi, hidrolojik ve ekolojik koşulların olumsuz etkilenmesi gibi bir dizi ağır sonuca yol açtığı görülmektedir (Graichen, 2005, s.15). Bir ormanın nasıl ve hangi koşullarda ekonomik vasıf kazanabileceğini örneklendirmek gerekirse, örneğin İstanbul'daki Belgrat Ormanlarının işletilmek üzere 'Park-Orman' şirketlerine terk edilmesi durumunda Türkiye CER, yani karbon kredisi almaya hak kazanacak ve bu krediler Park-Orman İşletmesine tahsis edilecektir. Ormanı devralan şirket,  "sürdürülebilir kalkınma kriterlerine uygun olmak" koşulu ile orman arazisini dilediği gibi kullanma hakkına sahiptir. Bu bağlamda örneğin turistik orman işletmesinin yanı sıra ormandaki temiz su kaynakları üzerine içme suyu tesislerinin kurulması, gençleştirme adı altında kereste üretimi ve ticareti vb. söz konusu olabilecektir. Devletlerin böyle bir pratiği meşrulaştırmasında en fazla başvurulan tez ise, orman yangınlarıdır. Kurguya göre devletler orman yangınlarını önleyememektedir. Buna karşın ormanların sermayeye devri sonucunda koruma düzeylerinin çok daha gelişeceği öngörülmektedir. Çünkü şirketlerin kendi mülkiyetleri altındaki varlıkları kaybetmemek için gerekli önlemleri alma güdüsüne ve gücüne sahip oldukları düşünülmektedir.   

Diğer yandan birer karbon depolayıcı olarak ormanlar (forestry carbon sinks) uluslar arası iklim müzakerelerinde en başından beri ciddi gerilim ve tartışmalara konu olmaktadır ve bu nedenle ormanlar halihazırda yalnızca kısmi olarak BM'in Temiz Kalkınma Mekanizmalarına (CDM) konu edilebilmektedir. Başlangıçtaki taahhütlerde sadece ağaçlandırma projelerinin kapsam içine alınması üzerinde mutabakat sağlanmış ve orman koruma projeleri dışarıda bırakılmıştır. CDM karbon depolama projelerinin 2003 yılı sonunda tanımlanmasına karar verilmiştir (GTZ broşür, 2010 box:7).

İklim değişikliği konusu politikacılar tarafından bir siyasi, iktisadi ya da endüstriyel bir sorun olmak yerine genelde bir çevre meselesi olarak kabul edilmektedir . Bu nedenle politika formülasyonuna dahil olan STK'lar kendilerini "ortak gelecek" söylemi ile sınırlandırılmış bir durumda bulmaktadır. Bu diskur içersinde doğaya sahip çıkma çabaları yalnızca devam eden sermaye birikimi ile uyumlu olmakla kalmamakta yanı sıra bütün tarafların kazançlı çıktığı bir süreç gibi tanımlanmaktadır (Weale 1992; Buttel 2000; Berger et al 2001 içinde: Girling, 2010, s.7).

3. Türkiye Sermayesinin Karbon Ticaretine Eklemlenme Biçimleri

Türkiye, Kyoto Protokolünün ilk yükümlülük döneminde (2008-2012) esneklik mekanizmalarından yararlanamamakta, ancak, bu mekanizmalardan bağımsız olarak yürüyen Gönüllü Karbon Piyasasında projeler geliştirme hakkına sahip bulunmaktadır. 2008 yılı verilerine göre ülkenin toplam sera gazı emisyonlarının sektörlere dağılımında ise yüzde 76 ile enerji üretiminin birinci, yüzde 9 ile atıkların ikinci, yüzde 8 ile tarımın üçüncü ve yüzde 7 ile sanayinin ise dördüncü sırada olduğu belirtilmektedir. Piyasanın gelişimine kronolojik olarak bakıldığında öne çıkan olaylar ve kurumlar ise şöyledir:

  • BMİDÇS16 'ye Türkiye'nin taraf olması (24 Mayıs 2004)
  • İlk projenin geliştirilmesi (2005)
  • Dünyada ilk Gold Standard tescilli gönüllü karbon projesinin Türkiye'de gerçekleştirilmesi (2008).
  • Çevre ve Orman Bakanlığı bünyesinde "Kyoto Protokolü Esneklik Mekanizmaları ve Diğer Uluslararası Emisyon Ticareti Sistemleri" başlıklı Geçici Özel İhtisas Komisyonunun oluşturulması.(2008).
  • "İklim Değişikliği ile Mücadelede Kapasitelerin Artırımı" Projesi (2009, ÇOB, DPT, TÜSİAD ve UNDP)
  • Türkiye'nin Kyoto Protokolüne taraf olması (26 Ağustos 2009).
  • Çevre ve Orman Bakanlığı (ÇOB) bünyesinde İklim Değişikliği Dairesi Başkanlığının kurulması (2010).
  • ÇOB-Kayıt Sisteminin oluşturulması (2010) (Ecer, 2010a, s.18, 20,21)

Türkiye'de 2010 yılı sonu itibarıyla kayıt aşamasını tamamlayan gönüllü karbon piyasası proje sayısı iptaller dahil toplam 109; tahmini piyasa büyüklüğü ise 83.2 milyon ABD$ olarak verilmektedir. Toplam 109 projeden 50'si HES, 49'u rüzgar santrali, 6'sı atıktan enerji üretme tesisi, 3'ü jeotermal enerji üretimi, 1'i biyogaz üretimi ile ilgilidir (Ecer, 2010a, s.22).

Türkiye; Protokolün ilk yükümlülük döneminde (2008-2012) sayısallaştırılmış sera gazı salım azaltım yükümlülüğü almadığı için bu mekanizmadan yararlanamamaktadır. Kyoto Protokolü altında yürüyen bu mekanizmalardan bağımsız olarak yürüyen, Gönüllü Karbon Pazarı ülkede 2012 yılına kadar uygulanabilecek tek seçenektir. 2012 sonrasına yönelik uluslar arası ilklim değişikliği müzakereleri ise halen devam etmektedir. Dolayısıyla, Türkiye'nin 2012 sonrası dönemde emisyon ticareti mekanizmalarından ne şekilde yararlanacağı, alacağı konuma göre belli olacaktır (Ecer, 2010b, s.3).  Buna karşın atmosfere yaydığı karbonun parasını ödemek isteyen firmalarla, karbon salınımını azaltan "yeşil yatırımcılar" arasındaki büyük ticarete Türk firmaları da katılmış bulunmaktadır. 2007 yılı itibarıyla 64, 2008 yılında ise 120 milyar dolara ulaşmış olan karbon pazarında (Sabah Gazetesi, 10 Ağustos 2009) Türkiye, ülke olarak Kyoto Protokolünü geç imzaladığı için henüz bir oyuncu olarak yer alamazken, bu pazarı keşfeden Türk şirketleri ilginç anlaşmalara imza atarak deyim yerindeyse "havadan para kazanmaya' başlamışlardır. Bu şirketlerden Zorlu, Pakistan'ın karbon kredilerini Kyoto Protokolü kapsamında ihraç etmeye hazırlanırken, Demirer gönüllü piyasada dünyanın ilk "altın standardında karbon kredi"sini satmaktadır. Osmaniye'deki rüzgar santrali için gönüllü karbon piyasasında anlaşma imzalayan Zorlu Enerji, Pakistan'da inşa ettiği rüzgâr santralı için de benzer bir adım atacağını duyurmuştur. Zorlu Enerji Elektrik Üretim Genel Müdürü Salim Arslanalp Milliyet Gazetesi'ne yaptığı açıklamada Pakistan'da yapımı devam etmekte olan 50 megavatlık rüzgâr santralı için de emisyon ticareti anlaşması yapmayı planladıklarını belirtmiştir. Ancak Pakistan, Kyoto Protokolü'ne daha erken taraf olduğu için burada gerçekleştirilen karbondioksit azaltımı gönüllü pazarda değil, bu protokol çerçevesinde oluşturulmuş 'zorunlu pazar'da satılacak, dolayısıyla da Zorlu Şirketine görece çok daha büyük bir kazanç sağlayacaktır (Milliyet, 19 Şubat 2008).

Türkiye'de yapılan yenilenebilir enerji ve metan geri kazanımı projelerinin sera gazı emisyonlarını engelleyeceği varsayılmakta ve söz konusu projeler engelleyecekleri varsayılan sera gazı miktarı kadar karbon sertifikası kazanmaktadırlar. Buna karşın karbon finansı ancak olağan senaryo dışında gerçekleştirilen azatlımlar için verilmektedir. Sera gazı azaltımına sebep olan bir projenin sahibi, belirli standartlara göre hazırladıkları proje tasarım belgeleri ile uluslararası kuruluşlara başvurmakta ve projeleri uygun bulunması durumunda her yıl sağladıkları sera gazı azaltımı kadar karbon finansı elde etmektedirler. Türkiye'de, Gönüllü karbon pazarında bugün itibariyle 65 proje geliştirilmiştir. Projelerin çoğu yenilenebilir enerji alanında ve özellikle rüzgâr ve hidro-elektrik santraller yapılması ile ilgilidir. Ayrıca Türkiye'de yenilenebilir enerji kaynaklarının teşviki amacıyla, bazı bankalar tarafından yatırımcılara uygun koşullu krediler sağlanmaktadır. Yanı sıra ; Dünya Bankası tarafından Türkiye'ye sağlanan Temiz Teknoloji Fonu özellikle yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanımının ve enerji verimliğinin artırılmasına yönelik projelerde kullanılmaktadır. Söz konusu Fon, Hazine Müsteşarlığının yetkisinde, Türkiye Sınai Kalkınma Bankası tarafından kullandırılmaktadır (Ecer, 2010b, s.2 ve 3).

Sermaye örgütleri tarafından yaptırılan bazı çalışmalarda önümüzdeki birkaç yıllık dönemde, pek çok ülkede olduğu gibi Türkiye'de de, konuya ilginin giderek artacağı, bunun doğal bir sonucu olarak da konunun kamuoyu gündeminde daha fazla yer almaya başlayacağı ve karbon emisyonlarının sınırlandırılması konusunda önlemlerin gittikçe artan oranda hayata geçirildiği bir dönemin yaklaşmakta olduğu belirtilmektedir. Tüm bunların yanı sıra, karbon ticaretinin de yakın gelecekte ülke gündeminde bugünkünden çok daha yoğun biçimde yer almaya başlaması öngörülmektedir. Yüksek Planlama Kurulu'nun 2 Ekim 2009 tarihli Resmi Gazete'de yayımlanan İstanbul Uluslararası Finans Merkezi Stratejisi ve Eylem Planında yer verilen:

  • 2012-2015 yıllarını kapsayan dönemde, İstanbul'da karbon borsasının oluşturulması,
  • karbon ve sera gazı emisyon ticaretine başlanması
  • ve bu araçlara dayalı türev ürünler geliştirilmesi (Korkusuz, 2010, s.5)

konunun ciddiyetini daha görünür hale getirmektedir.

Bu alanda yapılan düzenlemeler kapsamında, 2005 yılında Yenilenebilir Enerji Kanunu kabul edilmiş, 2007 yılından itibaren, 200 milyar kwh`lik elektrik tüketiminin 35,8 milyar kwh`lik bölümü hidrolik santrallerden karşılanmaya başlanmıştır. Yine bu çalışmalar kapsamında, 2007 yılında Enerji Verimliliği Kanunu çıkarılmış, bu Kanun hükümlerinin uygulanması ile, 2020 yılına kadar yaklaşık 75 milyon ton karbondioksit emisyonlarının önlenmesi planlanmıştır. 1990 ila 2004 yılları arasında yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanımı 23,23 milyar kwh`dan 46,23 kwh`ya yükselmiş, çimento ve demir çelik tesisleri başta olmak üzere enerji verimliliğinin artırılması, daha kaliteli yakıtların ve alternatif yakıtların (LPG ve etanol) kullanımı yönünde çalışmalar başlatılmış, 2009 yılı itibariyle, 3225 belediyenin 611'ini kapsayan düzenli depolama tesisleri kurulmuştur. 2008-2012 yılları arasında toplam 2,3 milyon hektar alanın ağaçlandırılması ve böylece yutak alan kapasitesinin arttırılması hedeflenmiştir. Son olarak, Bayındırlık ve İskan Bakanlığı'nın 5 Aralık 2008 tarihinde yayımladığı ''Binalarda Enerji Performansı Yönetmeliği'' yürürlüğe girmiştir. Yönetmelikle, yeni yapılacak binaların yönetmeliğe uygun projelendirilmesi, ısı yalıtımlarının denetlenmesi ve sınırlı yıllık enerji tüketimi miktarına göre enerji kimlik belgesine sahip olmaları öngörülmüştür (Korkusuz, 2010, s.6).  Bu aktarımdan da anlaşılabileceği gibi 'iklim değişikliği ile mücadele' adı altında başlatılan bu yeni süreç pek çok yeni meta üretimini gerektirdiği ölçüde sermaye birikimini hızlandıracak bir gelişmedir. Özellikle binaların yeni enerji etkinliği yönetmeliğine uygun bir biçimde inşa edilmesi inşaat sanayinin sektörel büyüklüğünü arttıracak, ileri ve geri bağlantılarıyla birlikte bu alandaki birikimin hızlanmasını sağlayacak bir gelişmedir. Benzer şekilde sanayide enerji verimliliğini arttırmayı amaçlayan düzenlemeler de yeni ihtiyaçlara tekabül ettiği ölçüde yeni meta üretimlerini gerektirecektir. Çevre ve Orman Bakanlığı tarafından hazırlanan strateji kitapçığı da benzer hedeflerden söz etmektedir. Kitapçıkta Uzun vade başlığı altında yer verilen

  • su şebekelerinin yenilenmesi,
  • tarımda kuraklığa dirençli üretimlerin teşviki,
  • yerel iklime uygun mimari ve yapı malzemesi üretiminin arttırılması,
  • yerleşim ve binalarda yağmur suyunun biriktirilmesi ve geri dönüşümünün sağlanması,
  • kentsel atık su ve yağmur suyu depolama alanlarının inşası (Çevre ve Orman Bakanlığı, 2010, s.4)

gibi sayısız meta üretim alanını ilgilendiren stratejiler sermaye birikimi ile yenilenebilir enerji ve karbon ticareti arasındaki nesnel ilişkiyi de gözler önüne sermektedir.  Görünen odur ki sistem, 2008 krizinden bu yana oldukça tıkanmış olan birikim kanallarını bu kez de soluduğumuz havanın metalaşması üzerinden aşmayı ummaktadır. Tıpkı IMF uzmanları Benjamin Jones ve Michael Keen tarafından hazırlanan raporda belirtildiği gibi:

'Daha kuvvetli bir emisyon fiyatlaması, krizin zarar verdiği mali pozisyonların onarımında temel ve verimli bir katkı yapabilir. Bu gibi fiyatlamaları başarmak, üreticilerin özellikle de bedelsiz emisyon izinleriyle ödüllendirilmesi gibi aşırı tazminlerine yönelik siyasi baskılara dayanmayı gerektirir. Karbon fiyatlaması önemliyken `yeşil` teşvik önlemleri de sürdürülebilir toplam talep ve kısa vadeli istihdam artışında olumlu role sahiptir.' (Evrensel, 7 Aralık 2009).

Türkiye'de hummalı bir şekilde devam eden ilintili çalışmalardan bir diğeri ise üretim alanlarında bacalardan çıkmadan önce ayrıştırılacak karbonun uygun yerlerde toprak altına gömülmesidir. Kurgulanan sistemin akıl dışılığını ve göstermelik çevreciliğini ele veren bu pratikte toprağın altında kalan kısım "doğanın dışında" imiş gibi varsayılmaktadır. Profesör Doktor Ender Okandan17 , bu gömme işleminde mesafelerin birbirinden çok uzak olmaması gerektiğine dikkat çekmekte ve bilhassa petrol ve doğal gaz aramaları esnasında karşılaşılan derin tuzlu su yataklarının bu iş için ideal olduğunu belirtmektedir.   

Karbon ticareti ya da soluduğumuz havanın metalaşması hizmetler alanında da oldukça önemli yeni üretimleri gündeme getirmiştir. Bunlar arasında ilk etapta Türkiye'nin mevcut Kyoto Protokolü'ndeki konumundan ötürü gönüllü emisyon azaltımı kapsamına giren projelere yönelik hizmetler gelmektedir. Çeşitli danışmanlık firmaları daha şimdiden yaptıkları duyuru ve reklamlarla müşterileri tarafından gerçekleştirilen gönüllü karbon emisyonu azaltımlarının paraya çevrilmesine yardımcı olmaktadır. Bu şirketler sera gazı salınımını düşürecek projelerin uluslararası geçerliliği olan standartlardan birine uygun olarak emisyon azaltımının dokümantasyonu ve kaydını yaparak mali varlıklar olan karbon kredilerinin ortaya çıkmasını sağlamaktadır. Reklam duyurularında bu sürecin başından sonuna kadar tüm sorumluluğu üstlenerek müşterileri üzerine düşen yükü minimize ettikleri ve böylece müşterilerin kendi asli işine odaklanmasına imkân tanıdıklarını belirtmektedirler.

Kyoto Protokolünün bir sonucu olarak ortaya çıkan Avrupa Birliği Emisyon Ticareti Sistemi (EU ETS) ve dinamikleri ile ilgili olarak müşterilerini 2008 yılı itibariyle hacmi 67 milyar euro ya ulaşan bu sisteme dahil etmek için gerekli tüm bilgilendirme, başvuru, yazışma, raporlama, izleme ve doğrulama işlemlerini müşterileri adına gerçekleştiren firmalar karbon kredisi alıcıları ile satıcılarını buluşturan brokerlik hizmetlerini de üstlenmiş durumdadırlar (MITTO, 2010).

Benzer şekilde Bankalar da kolları sıvamış ve birbirleriyle "çevreci bonus kart" ihraç etme yarışına girmiş bulunmaktadır. Bu bağlamda örneğin Garanti Bankası Doğal Hayatı Koruma Vakfı (WWF) ile kurduğu işbirliği üzerinden pvc nin görece daha az kullanıldığı ürünlere yönelik bir kampanya yürütmekte olup; WWF tarafından iki kez "altın panda" ödülü ile onurlandırılmıştır. İş Bankası ise TEMA Vakfı ile ortak çalışmalara imza atmakta ve halen "81 ilde 81 orman" projesine devam etmektedir. Şekerbank, binalarda tüketilen elektriği azaltmayı sağlayacak yatırımlara ucuz kredi sağlamakta, tarım alanındaki kredisini ise modern sulama ekipmanları kredisi olarak sunmaktadır. Bu kredi ile daha az suyla daha kaliteli ve bol mahsulün alınması amaçlandığı (Çevreonline, 2010) belirtilmektedir.

Bankalar tarafından başlatılan bu kampanyalar ilk bakışta çevreci ve doğayı korumayı amaçlayan girişimler gibi görünse de derinlemesine bir analiz bu çabaların tamamen birikim temelli olduğunu göstermektedir. Bu bağlamda örneğin İş Bankası'nın "81 ilde 81 orman" kampanyası ile hedeflenen, bu ormanlarda piyasa amaçlı ağaç üretimi, işlenmesi, orman kaynaklarının ekonomik amaçlar için kullanılmasıdır. Kyoto Sözleşmesi uyarınca böyle bir hedef serbest kereste ticaretinden, orman alanlarının yalnızca bedelini ödeyenlere açık hale geleceği turistik amaçlı kullanıma, orman alanları içindeki toprak (madencilik ve yer altı su kaynakları) ve su kaynaklarından mülkiyeti elinde bulunduran şirketlerin istediği gibi yararlanmasına kadar pek çok özel kullanımı içermektedir.

Karbon ticaretinin toplumu birebir ilgilendiren boyutları ise Türkiye'de 2012 yılı sonrasından itibaren gözle görünür hale gelecektir18 . Konutlarda kullanılan ısınma yöntemlerinden, ev araç ve gereçlerine, otomobillerdeki yakıt etkinliğinden, binaların enerji etkinliğine ve tek tek konutlara düşen paylara kadar tüketicilere yansıtılacak olan temiz havayı kirletme bedelleri toplumun karbon ticaretine angaje edilme sürecini başlatacaktır.

Sonuç Yerine

Bu çalışma yenilenebilir enerji ve iklim değişikliği arasındaki ilişkiyi "karbon ticareti" üzerinden göstermeye odaklanmış ve çevreci tezlerde güçlü bir şekilde savunulan yenilenebilir enerjinin gerçekte doğayı korumayı hedeflemediği, hatta tam da tersine doğal varlıkların geri dönüşsüz bir biçimde tüketilmesine yol açtığı tezi savunulmuştur. Bu tezi doğrulayan gelişmelerin başında Türkiye'de son iki yıldır sayıları hızla artan HES'lerin neden olduğu ekolojik ve toplumsal yıkım süreçleri gelmektedir. HES karşıtı yerel mücadelelerin     -kimi zaman bilmemekten kaynaklı kimi zaman ise sermaye STK'ları ile kurdukları yakın ilişkilerden dolayı- bu boyuta karşı ilgisiz kalması, hem muhalefetin savunma araçlarını zayıflatmak hem de kalkınma-enerji ihtiyacı üzerinden kurgulanan saldırıları cevaplayamamak gibi mücadeleyi gerileten iki tehlikeyi barındırmaktadır. Benzer şekilde orman alanlarının da sermaye sınıfına devredilerek meta üretimine açık hale getirilmesine yol açan karbon ticareti, çevre hareketlerinin yıllardır savunduğu Kyoto Protokolünün çıktılarından bir tanesidir.

Diğer yandan sürecin özelde toplumsal hareketler genelde ise sınıf mücadeleleri açısından en öznel karakteristiği ise sermaye STK'ları ile gerçek mücadelelerin ayrışması için gerekli zemini hazırlamış olmasıdır. Karbon ticaretine katılan şirketlerle işbirliği halindeki bir dizi STK ve toplumsal hareket, son dönemde bir yandan HES inşa eden şirketlere karşı mücadele ederken diğer yandan aynı şirketlerle el ele verme ironisinin sorgulanmaya başlamasına yardım etmektedir.  Çevreci şirketlerin, bu "çevreci" pratikleri üzerinden yarattıkları doğa katliamları karbon ticareti konusundaki bilinç oluşturma çabalarına paralel olarak giderek daha fazla görünür hale gelecek, bu da gerçek bir doğa mücadelesi için anti-kapitalist bir duruşun neden vaz geçilmez olduğunun anlaşılmasını sağlayacaktır.

Enerjinin hangi toplumsal biçim altında olursa olsun insanlığın yaşamsal ihtiyaçlarından biri olduğu reddedilemez bir gerçektir. Doğayı kirleten enerji üretimleri karşısında temiz ve yenilenebilir enerji üretimleri elbette tercih edilmek zorundadır. Buna karşın böyle bir tercih, ancak, üretimin sadece toplumun ihtiyaçlarını karşılama güdüsüyle yapıldığı; sınıfların, paranın, piyasanın ve kar dürtüsünün tamamen ortadan kalktığı; insanın doğadan kopuk, doğaya karşı bir varoluş içinde değil, doğanın bir parçası gibi yaşamaya başladığı bir toplum biçiminde anlamlı olabilir. Doğanın ve tüm ekosistemin korunması ise ancak bu koşullar altında olanaklı olabilir.     

KAYNAKÇA

Awasthi Kirtiman, (2008) 'Putting a price tag to forests hasn't helped conservation' içinde: Down to Earth, 20 October 2008 http://www.downtoearth.org.in/full6.asp?foldername=20081031&filename=news&sec_id=4&sid=12 İndirilme tarihi: Aralık 2010

Bidwai Praful, (2009) 'The climate impasse' FrontLine Aug 28, 2009 http://www.flonnet.com/stories/2009082826171090 0.htm  İndirilme tarihi: Aralık 2010

CAEFOCC-II, (2010)  'Summary of the Second Central Asian European Forum on Climate Change, 11. - 12. October, 2010 Almaty, Kazakhstan 

Climate Progress, (2006)  'Resolving to Kiss Carbon Emissions Goodbye' http://climateprogress.org/2006/12/   İndirilme tarihi: Aralık 2010

Coca Cola, (2010) 'Hayata Artı Vakfı' http://www.hayataarti.org/    İndirilme tarihi: Ocak 2011

Çevre ve Orman Bakanlığı, 2010  'T.C. Ulusal İklim Değişikliği Strateji Belgesi 2010-2020' Mayıs 2010 Ankara

Çevreonline, 2010  'Çevreci Banka ve Çevreci Kredi' http://www.cevreonline.com/cevreci/cevrecibankalar.htm  indirilme tarihi: Ocak 2011 Daily Telegraph, (20 Dec.2009) Booker ve North tarafından 20 Aralık 2009'da Daily Telegraph gazetesinde BM-İklim Değişikliği Paneli Başkanı Dr Rajendra Pachauri hakkında kaleme alınan yazı İndirilme tarihi: Aralık 2010 

Dogra Chander Suta ve Dasgupta Debarshi (2010)   'Ashes To Ashes "Carbon credit" projects are doing more bad than good in India', http://rajpatel.org/2010/01/11/ashes-to-ashes/ indirilme tarihi: Aralık 2010

Ecer Mehrali, (2010a) 'Karbon Piyasaları'  "İklim Değişikliği ile Mücadele İçin Kapasitelerin Arttırılması Projesi Kapanış Konferansı "Türkiye'nin Küresel Karbon Piyasasındaki Rolü" 20 Aralık 2010 -Ankara  

Ecer Mehrali, (2010b) 'Karbon Piyasaları Bilgi Notu' http://www.iklim.cob.gov.tr/iklim/Files/bilginotu/karbon%20piyasalari.pdf Çevre ve Orman Bakanlığı, 19 Ağustos 2010, Ankara

Evrensel, 7 Aralık 2009  'Dünyayı Yok Etmenin Bedeli' http://www.ekolojistler.org/dunyayi-yok-etmenin-bedeli.html  İndirilme tarihi: Ocak 2011

GCP,( 2009) 'The Little Climate Finance Book: A guide to financing options for forests and climate change' by GCP-Global Canopy Programme, John Krebs Field Station, Oxford OX2 8QJ, UK. 

Girling Arthur, (2010) 'NGOs and the Clean Development Mechanism: constraints and opportunities in the discourse of EU consultations' içinde: The Governance of Clean Development Working Paper Series od Economic&Social Research Council

Graichen Patrick, (2005) 'Can Forestry Gain from Emissions Trading? Rules Governing Sinks Projects Under the UNFCCC and the EU Emissions Trading System' RECIEL 14 (1) 2005. ISSN 0962 8797 

GTZ Broşür, (2010) 'CDM Clean Development Mechanism: What is it? How does it work?' http://www.gtz.de/de/dokumente/en-climate-cdm-info.pdf , İndirilme tarihi: Aralık 2010

Korkusuz Mehmet, (2010) 'Türk Vergi Kanunları ve Diğer İlgili Mevzuat Hükümleri Kapsamında Karbon Ticaretinin Vergilendirilmesi' DPT, TÜSİAD, Çevre ve Orman Bakanlığı ve UNDP tarafından, Türkiye'de İklim Değişikliği ile Mücadele için Kapasitelerin Artırılması başlıklı Proje kapsamında hazırlatılan Rapor 

Milliyet, 19 Şubat 2008          '60 milyar dolarlık karbon pazarında 3 Türk şirketi' http://www.milliyet.com.tr/2008/02/19/ekonomi/aeko.html  İndirilme tarihi: Ocak 2011

MITTO, 2010  'MITTO Çevre, Orman ve Madencilik' http://www.mittocevre.com.tr/_11/yenilenebilir-enerji-kaynakli-projelerinize-basla.aspx  İndirilme tarihi: Ocak 2011

Müller Benito ve Gomez- Echeverri Luiz, (2009)'The Reformed Financial Mechanism of the UNFCCC' içinde: Oxford Institute for Energy Studies EV 45 April 2009, ISBN: 1-901795-88-2

National Academies, (2005) 'Joint science academies' statement: Global response to climate change' http://www.nationalacademies.org/onpi/06072005.pdf   İndirilme tarihi: Aralık 2010

Okandan Ender, 2009   'Küresel ısınma nedeni karbondioksit, yer altına gömülecek …' Zaman Gazetesi, 27 Temmuz 2009   http://www.zaman.com.tr/wap/ İndirilme tarihi: Ocak 2011

Sabah Gazetesi, 10 Ağustos 2009  'Karbon Kredisi ve Fonları Geliyor'  http://www.sabah.com.tr/Yazarlar/okur/2009/08/11/karbon_kredisi_ve_fonlari_geliyor   İndirilme tarihi: Ocak 2011

Stavins N. Robert, (1997) 'Policy Instruments for Climate Change: How Can National Governments Address a Global Problem?' içinde: Resources Fort he Future, Econpapers

Stern, (2006) 'Stern report: the key points' Guardian, 30  October 2006

Somasundaram Narayanan ve Devidutta Tripathy, (2009) 'NHPC's $1.25 bln IPO oversubscribed' MUMBAI/NEW DELHI (Reuters) Fri Aug 7, 2009 6:19pm http://in.reuters.com/article/idINIndia-41600620090807  İndirilme Tarihi: Aralık 2010

UN, (1998) 'Kyoto Protocol to the United Nations Framework Convention on Climate Change' http://unfccc.int/resource/docs/convkp/kpeng.pdf#page=12  İndirilme tarihi: Aralık 2010

UNDP, (2010) 'UNDP-CBA Community Based Adaptation' http://www.undp-adaptation.org/projects/websites/index.php?option=com_content&task=view&id=203 İndirilme tarihi: Aralık 2010

UNFCCC, (2010) 'Activities to implement the framework for capacity-building in developing countries under decision 2/CP.7' Subsidiary Body for Implementation Thirty-third session Cancun, 30 November to 4 December 2010

Wikipedia, 2010  'List of countries by 2007 emissions'  http://en.wikipedia.org/wiki/List_of_countries_by_carbon_dioxide_emissions   

Dipnotlar

1 GKÜ: Geç Kapitalistleşmiş Ülkeler

2 Intergovernmental Panel On Climate Change / Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli

3 Kyoto Protokolünde kontrol altına alınması amaçlanan başlıca sera gazları 6 tanedir:

4 EKÜ: Erken Kapitalistleşmiş Ülkeler

5 UNFCCC: United Nations Framework Convention on Climate Change, 1992

6 CDM: Clean Development Mechanisms

7 CER: Certified Emission Reduction

8 HES: Hidro elektrik santral

9 Designated National Authority

10 Multi Donor Trust Fund Model

12 Bkz. http://www.countercurrents.org/irc220310.htm: Coca Cola, Hindistan'ın Kerala Eyaletindeki Plachimada nehri üzerinde faaliyet gösteren içme suyu tesisleri dolayısıyla hem temiz su kaynaklarını aşırı ölçüde tüketmek ve hem de üretim faaliyeti sonucunda ortaya çıkan atıkları nehre bırakmak yoluyla neden olduğu ekolojik tahribat dolayısıyla yüksek mahkeme tarafından 48 Milyon $  tazminat ödemeye mahkum edilmiştir.

13 GEF:Global Environment Facility

14 CBA: Community Based Adaptation

15 COP16: BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesine taraf olan ülkelerin Meksika/Cancun'da düzenlediği 16. Konferans, 29 Kasım-10 Aralık 2010 http://cc2010.mx/en/about/what-is-cop16cmp6/index.html

16 BMİDÇS: Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi

17 "Karbondioksidin petrol üretimini artırma amacıyla yer altına enjekte edilmesi konusu Türkiye de halen uygulanan bir yöntem. Batı Raman Sahasına karbondioksit enjekte ediliyor ve böylece daha fazla petrol üretimi gerçekleşiyor. Yalnız mevcut bu teknoloji karbondioksidi depolama amaçlı olarak kullanılmıyor. Önce petrol üretiliyor, petrolden karbondioksit ayrılıyor ve karbondioksit tekrar sahaya basılıyor. Bir başka deyişle yeniden petrol üretiminde kullanılıyor. Ya da bu karbondioksit atmosfere salınıyor"

18 Bakınız Prof.Dr. Doğan Aydal 'Kyoto Protokolü Keşke İmzalanmasaydı!' http://www.destekdusuncekulubu.com/?p=531 "Bu antlaşma 2012 yılından sonra sade vatandaşın her gün aldığı ekmeğin fiyatını isteseler de arttıracaktır, istemeseler de arttıracaktır. Emek yoğun sektörlerden olan İnşaat şirketleri başta olmak üzere Kyoto kapsamına giren 5 önemli sektörde fiyatlar yükselecek ve işçiler çıkartılacaktır. Orta Direk olarak tanımladığımız  kesim açısından Kyoto'nun 2012 yılında başlayacak ikinci periyodunda, bindiğiniz arabanın harcadığı yakıta, evinizi ısıttığınız zaman açığa çıkan karbondioksite kadar ceza olarak vereceğiniz miktarlar açıklandığında sade vatandaş da Kyoto'nun kendine dokunan kısmının farkına varacaktır."