Yapısal Uyum ve Toplumsal Ayrışma : Arjantin örneği


Miguel Teubal

Science & Society
New York: Winter 2000/2001.
Vol.64, Iss. 4;  pg. 460, 29 pgs

Çeviri: Gaye Yılmaz, Mayıs/2007

Neo-liberal ekonomi politikaları bütün dünyada saltanat sürmektedir. Bütün hükümetler kimi zaman ikna politikalarıyla kimi zaman da kendi istekleri ya da IMF ve DB'den gelen baskılarla yapısal ayarlama programlarını uygulamaktadır. Özelleştirmeler, emek piyasalarında kuralsızlaştırma ve esnekleştirmeler ile dünya ekonomisinin tamamının 'açık hale getirilmesi' bu programların en temel özellikleridir. Öne çıkan söylemin bir kısmına göre eğer ulusal ekonomilerin büyüme ve refaha ulaşması isteniyorsa, 'aşırı hükümet müdahaleleri' ve 'mali açıklar' azaltılmak zorundadır.

Yapısal ayarlama, sadece ekonomik bir program değildir. Bu programlar bir yandan da kurumları, piyasa işleyişine uygun hale getirmektedir. Pek çok durumda bu süreç gelir, varlık ve gücün ekonomik ve politik kuruluşlara geçmesine yol açmaktadır. Gücün ve zenginliğin yoğunlaşması, nüfusun büyük bölümünün dışlanması ve marjinalize olmasının yanı sıra toplumla ilgili her şeyde bir tür devalüasyon anlamına gelmektedir. Sıkça işaret edildiği gibi yapısal ayarlama, gerçek ücretlerdeki gerilemeden, gelir dağılımı adaletsizliğindeki artıştan ve işsizlikteki yükselmeden de anlaşılacağı gibi emek sömürüsünde bir artışı da içermektedir. Tüm bunlar, toplumsal ve sektörel açıdan ayrışmış olarak tanımlanabilecek yeni bir birikim rejimi ile uyum içersindedir.

Bu çalışmada bu yeni birikim rejiminin belli başlı özelliklerini, bir üçüncü dünya ülkesinde yapısal ayarlama (SA) programının uygulanması sonucunda ortaya çıktığı biçimiyle ve bu yeni birikim rejiminin, eski rejimlere oranla toplumsal ve sektörel ayrışmaların çok daha yoğun olduğu gerçeğinden hareketle ele almaya çalışacağım. Bunun nedeni, daha düşük gelir gruplarının geliri ve gerçek ücretlerdeki düşüşün üretken yatırımların doğası ve ekonomik yapı üzerindeki etkilerinin yeni birikim rejiminde merkezi bir role sahip olmasıdır. Burada  'ayrışma' ile, temel ekonomik faaliyetlerin ücretlilerin talepleriyle ya hiç ilgili olmadığı ya da giderek bu taleplerden bağımsız hale gelme eğilimi içinde olduğu bir durum kast edilmektedir. Ücretlilerin taleplerine dayalı iç piyasa neredeyse kaybolmak üzeredir. Yerli ve yabancı yatırımcılar için artık önemli olan sadece orta ve üst gelir gruplarının talepleridir. Bu durum yalnızca ekonominin sanayi, tarım ve finansın da içinde olduğu belli hizmet sektörleri için değil; aynı zamanda temel ihtiyaçlarla ilgili düzenlemeler için de geçerlidir. Düşük maliyetle sunulan sağlık, eğitim ve barınma gibi hizmetler de hızlı bir şekilde geri plana itilmektedir. Böylece, iktidara gelen her hükümet tarafından uygulanan yapısal ayarlama programları reel ücretleri geriletmekte ve gelir dağılımının giderek gerilemesine yol açmaktadır.

Kaynakların zenginlere doğru kayması bir defada ve herkesi etkileyecek biçimde yaşanmamaktadır. Gelir eşitsizliğindeki artış, ekonominin değişen yapısı üzerindeki büyük etkileri sonucunda, kendi kendini hem tekrarlayan hem de uzun vadede yeniden üreten bir hale gelmiştir. Gerek geleneksel faaliyetler ve gerekse yeni gelişen faaliyetlerdeki değişmeler büyük oranda yüksek gelir gruplarının taleplerine dayanır hale geldiğinde, ekonomi, daha büyük sosyal ve sektörel ayrışma eğilimleri göstermeye başlar.

Bu kavram, ücretlerin büyümeyi ilerletmedeki rolü ile bağlantılıdır. Kavramın toplumsal boyutu, artan işsizlik ve düşük ücretlerden kaynaklanan huzursuzluk ile; sektörel boyutu ise bir ülkede üretim ve tüketimin en belli başlı bölümleri arasındaki denge ya da böyle bir dengenin olmayışıyla alakalıdır. Bir ekonominin bütünüyle açık hale gelmesinin, pek çok üçüncü dünya ekonomisinde görüldüğü gibi, sektörler arası dengeyi büyük oranda değiştireceği açıktır.

Her ne kadar yapısal ayarlamanın kullanımda olan verili kavramları ve 'toplumsal ve sektörel ayrışma' kavramı arasında belli iç içe geçmeler olsa da; yapısal ayarlama daha çok ekonominin belli başlı önemli bölümlerinde yeniden yapılanma anlamına gelen bir program ya da bir stratejiye referansla kullanılırken; toplumsal ve sektörel ayrışma kavramı, ekonomik fonksiyonların -özellikle de ücret geliri ve ekonominin yapısı arasındaki ilişkiler temelinde- gelir dağılımı üzerindeki toplam etkilerinin yanı sıra, bu fonksiyonların işleyişi ve kendilerini yeniden üretmelerinin yolunu ifade etmek amacıyla kullanılmaktadır. 

Toplumsal ve sektörel ayrışma kavramı ilk defa 1960'lı ve 70'li yıllarda, Furtado, Amin, de Janvry ve diğerleri tarafından, birinci ve üçüncü dünya ekonomileri arasındaki yapısal farklılıkları tarif etme ve üçüncü dünyadaki yoksulluk ve sömürünün birinci dünyadakinden çok daha fazla olduğu gerçeğini açıklama amacıyla geliştirilmiştir. Yine de özellikleri hiçbir zaman netleştirilememiş olan karmaşık bir kavramdır. Kavram, bir tarafta, farklı ekonomilerde var olan sömürü oran ve düzeylerine referansla kullanılırken; bir yandan da sömürü oranının tamamlayıcısı olan fakat onun ön şartı olmayan önemli talep unsurlarını içermektedir.

Marks'ın da işaret ettiği gibi kapitalist ekonomilerde artı değer üretimi çeşitli biçimler alabilir. Kalkınmanın bir aşaması mutlak artı değer üretimi ile tanımlanır: Emek sömürüsü, ücretlerin düşürülmesi veya iş gününün uzatılması üzerinden arttırılır; bu, belli bir ücret karşılığında emekçiden daha fazla emek gücü çekilmesi anlamına gelir. Fakat üretim süreçlerine yeni teknikler veya yeni buluşların dâhil edilmesiyle birlikte emek üretkenliğinin artması sonucunda ortaya çıkan görece (nispi) artı değer, ileri kapitalizmin en belirgin karakteristiğidir. Böylesi bir durumda gerçek ücretlerin ve/veya ücretlerin milli gelir içindeki payının artması mümkün olabilir ve bu yolla emekçi sınıfların refahında belli bir artış sağlanmış olabilir. Hiç şüphe yok ki, böylesi iyileşmeler, emekçi sınıfların gerçek ücretleri ve/veya ücretlerin milli gelir içindeki payını arttırma yolunda verecekleri mücadelelere bağlıdır.

Toplumsal ve sektörel ayrışma kavramı talep unsurlarını da kapsar. Örneğin, ücret geliri ekonominin sanayi yapısı üzerinde etkili olan önemli bir Kalecki(1)'ci taleptir. Belli koşullarda gerçek ücretlerdeki artış verimlilik artışına da yol açabilir. Eğer verimlilikteki artış, oransal olarak gerçek ücretlerdeki artıştan daha fazla olursa sömürü oranı yükselmeye devam edebilir. Fakat bunun ardından, tıpkı kapitalist gelişmenin belli dönemlerinde görülmekte olduğu gibi, gerçek ücretlerdeki artış verimlilik artışlarına eşlik etmeye başlayabilir veya gerçek ücretler, verimlilik artışından daha hızlı artabilir ve ücretlerin milli gelir içindeki payı yükselebilir.

Görece bütünleşmiş bir ekonominin, ileri kapitalist ülkelerin kapitalizmin altın çağı olarak adlandırılan II. Dünya Savaşını takip eden dönemdeki pozisyonlarına eriştiği düşünülebilir. Söz konusu bu dönemdeki kapitalist gelişme, reel ücretlerin verimlilik artışlarına az ya da çok eşit seyrettiği bir süreç izlemiştir. Bu, kapitalizmin, gerçek ücretler ile ücretlerin milli gelir içindeki payının yüksek olduğu dönemde de bir sömürü sistemi olma özelliğini sürdürdüğü anlamına gelir. İleri kapitalist ülkelerde ücretlerin payları üçüncü dünyaya oranla çok daha yüksektir ve bu nedenle artı değer oranı daha düşüktür. Yine de ileri kapitalist ülkelerdeki verimlilik oranları bu alt düzeyiyle bile üçüncü dünyada çekilen artı değer toplamından daha büyük miktarlarda artı değer çekilmesini sağlar.

Söz konusu altın çağda ekonominin bu denli bütünleşmesi, Marks'ın görece artı değer üretimi ile Kalecki'nin ücret geliri talep fonksiyonlarının bir kombinasyonu ile mümkün hale gelmiştir. Marks'ın görece artı değer üretimi teorisi, yeni teknolojilerin sürekli olarak üretime dâhil edilmesine bağlı olarak yaşanan büyük verimlilik artışlarına dayanır. İleri kapitalist ülkelerde bunu uygulanabilir kılan tam istihdam, refah politikaları ve belli bir toplumsal pakt temelinde sağlanan gelir politikaları olarak özetlenebilecek Keynezyenizm olmuştur. Furtado'nun da belirttiği gibi ileri kapitalist ülkelerde yaşanan durum, üçüncü dünyada ithal ikameciliğe bağlı olarak izlenen yol ve durumdan oldukça farklıdır.

Kapitalist gelişmenin mevcut aşamasında, artı değer üretimi için kullanılan mekanizmalar çok daha sofistike hale gelmiş olup; detaylı devlet politikalarını gerektirmektedir. Yapısal ayarlama programlarının uygulamaya konmasının nedeni de budur. 60'ların üçüncü dünya ülkelerinde benimsenmiş kalkınmacı perspektifi tümüyle görece artı değerin yükseltilmesine odaklanmış durumdaydı. Diğer yandan, yapısal ayarlama programlarının da, bilhassa bu programların verimlilik artışını dikkate almadığı durumlarda; görece artı değer üretimine meylettiği yorumu yapılabilir. Yine de, artı değer üretiminin her iki mekanizmasına da her hangi bir zamanda rastlamak mümkündür.

Toplumsal ve sektörel ayrışma dikotomisi ilk defa üçüncü ve birinci dünyadaki kalkınma pratiklerini birbirinden ayırma amacıyla gündeme getirilmiştir. Bu kavramsallaştırmayı, gerek üçüncü ve gerekse birinci dünyadaki kalkınmanın farklı aşamalarını tarif etmede kullanmak da mümkündür. II. Dünya savaşı sonrasında üçüncü dünyada uygulanan ithal ikameci sanayileşme, daha önceki tarım temelli ihracat ekonomilerine oranla daha toplumsal bütünleşmeci bir eğilim göstermiştir. Yine de bu dönem, genellikle, 90'ların neo-liberal ve yapısal ayarlamacı dönemlerinden daha 'bütünleşmiş' olarak kabul edilir. Yeni stratejiler hem gelişmiş hem de geri kalmış ekonomileri ayrıştırmakta olduğu için, yaşanmakta olan iki durumu farklılaştıran nedenleri işaret etmekte yarar vardır.

Bu çalışmada yapısal ayarlama politikalarının Arjantin üzerindeki etkilerini aşağıdaki nedenler ışığında ele alacağım.

  1. Arjantin, yüzyılın başında ve 1930'lara kadar Avustralya, Kanada ve belli düzeyde ABD gibi 'yeni ve boş alanlarda kişi başına gelirin yüksek olduğu ülkelerden biriydi. Bu dönemde Arjantin'in büyümesi, ülke topraklarının verimliliği ile büyük toprak sahipleri ve tarım ihracatı ekonomisini destekleyen sınıfların hisselerine düşen ve muazzam farklılıklar arz eden rantlara dayanmaktaydı. Ülkede, üçüncü dünyadaki diğer ülkeleri karakterize eden 'artı emek' yoktu ve emek arzı, büyük ölçüde göçle sağlanmaktaydı.
  2. 1930'larda Arjantin'in tarım-ihracatına dayalı ekonomisi krize girdi; ve hemen ardından 1940-1960 döneminde Peronist ve desarrollista rejimleri altında ithal ikameci sanayileşme süreci çeşitli formlarda uygulanmaya başlandı. 70'lerin başlarına gelindiğinde sanayileşme işçi sınıfı mücadeleleri ve ithal ikameci sanayileşme stratejileri sayesinde önemli ölçüde gelişmişti. Güçlü sendikal hareket ve sosyal mücadelelerin yardımıyla emek ve sosyal güvenlik düzenlemeleri yasalara dönüştürülmüş; orta sınıf ve işçi sınıfı üçüncü dünya ülkelerinde pek de rastlanmayacak kadar geniş refah ve yaşam standartlarına ulaşmıştı.
  3. 70'li yılların ortalarından itibaren, arka arkaya gelen bütün hükümetler IMF ve DB reçeteleri üzerinden bir dizi yapısal ayarlama programını uygulamaya koydu. Proceso'nun askeri rejimi (1976-1983) önemli "ayarlamaları" hayata geçirirken; Alfonsin (1983-1989) ve Menem (1989-1999) hükümetleri de aynı yolu izledi. Menem iktidarı döneminde çok ağır bir 'yapısal ayarlama' programı uygulamaya kondu. Bu programın uygulanmasının bir sonucu olarak ortaya çıkan yeni yapısal ayarlama, eski ithal ikameci stratejilerden çok farklı oldu.
  4. Böylece eski eğilimlerde dramatik bir dönüşüm yaşandı: gelir dağılımı adaleti geriledi, düşük gelir gruplarının gerçek ücretleri düştü ve yoksulluğun her çeşidi ciddi ölçüde arttı. Bu yeni yapısal ayarlamanın tanımlayıcı karakterindeki kilit faktör, gerçek ücretleri etkileyen kurumlar veya yapısal oluşumların oynadığı roldü. Ücretlerin milli gelir içindeki payı düşerken ve gelir dağılımındaki adaletsizlik artarken ekonominin yapısı dönüştürüldü: küçük ve orta ölçekli işletmelere dayanan sanayi büyük oranda kaybolurken, refah devletinden geriye kalanlar neo-liberalizmin kurulmasıyla birlikte ortadan kaldırılmaya başlandı.
  5. Arjantin örneği, Kore, Tayvan ve hatta Brezilya gibi NICs (Yeni sanayileşen Ülkeler) tarzı başarı hikayeleri arasında değildir. Bunun olası nedeni  ise 90'larda uygulanan yapısal ayarlama programının üçüncü dünyada uygulanan en aşırı uygulama olması olabilir. Kuşkusuz bu durum bir dizi muhalefet ve mücadele dinamiğini de açığa çıkarmıştır.

Takip eden bölümde toplumsal ve sektörel ayrışma kavramı ile birinci ve üçüncü dünyadaki sanayi yapılarının farklılıklarını tanımlamada yardımcı olabilecek boyutları tartışacağım. Bu kavram, üçüncü dünyadaki kalkınmanın farklı aşamalarını birbiriyle karşılaştırmada da kullanılabilir; örneğin, ithal ikameci sanayileşmenin günümüzde ağır yapısal ayarlama programları içinde gelişen 'açık ekonomi'lere oranla daha 'bütünleşmiş' bir strateji olması gibi. İlerleyen bölümde Arjantin örneğine geçeceğim. Geçtiğimiz birkaç on yıllık sürede ve özellikle de Menem iktidarı döneminde çıkarılan yasalar ve ücretlerdeki düşüş, faiz oranları ile fiyatlardaki yükseliş gibi toplumsal ayrışmanın çeşitli boyutlarını ele alacağım. Bu çalışmadaki temel hipotezim Arjantin'de 90'ların başlarından beri uygulanmakta olan yeni 'açık' ekonominin, toplumu ve sektörleri, geçmişteki ithal ikameci sanayileşmeye dayalı rejimlere oranla çok daha fazla ayrıştırdığıdır. Sonuç bölümünde, bu tarz yapısal ayarlamaların Arjantin gibi bir ülkede neden uygulanmış olabileceğine dair görüşlerimi aktaracağım.

Toplumsal ve sektörel ayrışmanın kavramsallaştırılması

Merkez ve çevredeki kapitalist gelişmenin birbiriyle farklılıkları 50 ve 60'lı yıllardaki kalkınma tartışmalarının parçasıdır. Furtado (1961, 1965, 1974) teknolojik yeniliklerin kapitalist kalkınmanın temeli olduğuna işaret etmekte ve kapitalist kalkınmanın geri kalmış ülkelerde tamamen farklı yaşandığına dikkat çekmektedir. Çevrede, yeni teknolojilerin uygulamaya konması ekonominin önemli bölümlerindeki düzenin bozulmasına ve artı değeri çekme olanaklarının ortadan kalkmasına yol açacak kadar ciddi sorunlara neden olmaktadır. Ekonomik yapıda ortaya çıkan ikilik gelir dağılımına çok daha muazzam bir eşitsizlik biçiminde yansımakta, ücret mallarına güçlü bir talebin olmamasına yol açmaktadır. Yedek işgücü rezervinin büyümesi, işçi direnişlerinin azalmasına sebep olmanın yanı sıra bir iç piyasanın oluşmasına engel olan faktörler arasındadır. Böylece "ekonomik artık" büyük ölçüde lüx tüketim üzerinden yaratılmakta ya da yurt dışından sızdırılmaktadır.

Yaşanan bu durum, merkez ülkelerdeki teknik sürecin meyvelerinin geniş ölçüde yayıldığı, kitlesel pazarların oluştuğu, büyük ölçek ekonomilerine ve artan gerçek ücretlere dayalı, hiçbir faktörün sermayenin geniş ölçüde yoğunlaşmasına engel olmadığı sanayileşme modelinden önemli bir farklılık arz eder.

Furtado'ya göre Brezilya, Meksika ve Hindistan gibi ülkelerde yaşanan deneyimler, bu modeldeki sanayileşmenin çevre ülkelerde kendini yeniden üretmediğini ortaya koymaktadır. Bu nedenle, dünya ekonomisinde her hangi bir yeni model, merkez veya başat kapitalizm ile çevre veya bağımlı kapitalizm arasındaki niteliksel farklılıkları hesaba katmak zorundadır. Merkez kapitalizmi yeni ürünler ile bunların kullanımının yaygınlığına, yani kitlesel tüketime; çevre kapitalizmi ise teknolojilerin taklit edilmesi ile varlık ve gelir üzerinde daha büyük bir yoğunlaşmaya dayalıdır. "Kapitalist çevre ülkelerdeki sanayileşme ile ilgili bildiğimiz tek şey verimlilik artışlarından kaynaklanan meyvelerin yığınlara ulaşmadığıdır" (Furtado, 1975, 25).

Buna göre Furtado'nun temel tezleri -ki bunlar daha sonra Samir Amin tarafından devralınmıştır- şöyledir: eğer işçilerin tüketim harcamaları ile yatırımlar arasındaki ilişki, ileri kapitalist ülkelerdeki sürdürülebilir büyüme ve endüstriyel demokrasinin temelini oluşturuyorsa; çevre ülkelerde bu tarz bir ilişkinin olmayışı, yığınların tüketim taleplerinin yereldeki imalatçılar için önemli bir piyasa oluşturmamasından kaynaklanmaktadır. Yüksek ve orta gelir grupları Latin Amerika ithal ikameci sanayileşme için önemli tüketici gruplarını oluşturmakta ve bu grupların tüketim düzeyi merkez ülkelerdeki benzer grupların tüketim düzeylerine eriştirilerek kalkınma seviyeleri eşitlenmeye çalışılmaktadır. Bu malların üretimi için gerekli ithal teknolojilerde ya sermaye yoğun üretim ya da gelir yoğunlaşması eğilimleri görülmektedir. Bu eğilimler ise teknolojik gelişmenin ekonominin diğer kısımlarına yayılmasını engellemekte ve sonuçta da nüfusun büyük bölümünün marjinalleşmesine yol açmaktadır. Ücretliler ve diğer tüketim talepleri piyasa için önemli olmadığından, egemen grupların tek çıkarı ücretleri çok düşük düzeylerde tutmaktır.

Samir Amin ve de Janvry esas olarak bu analizden yola çıkmaktadır. Amin'e göre sanayileşmiş ülkeler ya 'bütünleşme' eğilimi göstermekte ya da oto-merkeziyetçi büyüme modellerini kullanmakta ve emek üretkenliği kazançlarının bir bölümü ücret artışlarına dönüştürülmektedir. Böylece işçilerin tüketme kapasiteleri arttırılmakta bu da hem toplam tüketim ve üretim arasında hem de kilit sektörler arasında dinamik bir denge olanağını mümkün kılmaktadır (Amin, 1974, 9-11).

Amin'e göre, dinamik bir dengenin sürdürülebilmesi için merkezde içe dönük bir çözüm mümkün olurken; çevre, merkezin ihtiyaçlarına göre hareket etmekte ve bu nedenle kendi dinamiklerini kullanmaktan mahrum kalmaktadır. Çevrede her zaman büyümeye katkı yapmayan bir yatırım yapısı ortaya çıkmaktadır ve bunun nedeni söz konusu yatırım yapısının ya daha başlangıçta yüzünün dışarıya dönük, yani geleneksel ihracat yönelimli olması ya da daha üst sınıfların ihtiyaçlarını hedefliyor olmasıdır (Amin, 1982).

Amin'e göre kapitalizm ister oto-merkeziyetçi isterse dışarıya dönük olsun, toplumsal üretimin iki temel departmanının buna dayanıp, dayanmadığının yanıtı söz konusu ülkenin kendi içinde yerleşiktir. Sermaye mallarının üretimi ileri kapitalist ülkelerde yapıldığı için çevre kapitalizminin eksik olduğu düşünülür.

De Janvry'e göre ise, Amin, çevre ekonomilerdeki durgunluk ve ayrışmanın belirlenmesinde dışsal faktörlere gereğinden fazla vurgu yapmaktadır; ulusal sınıf yapısı ve ulusal kapitalist gelişmenin dinamikleri de önemlidir. Her iki yazar da her durumda artan gelir dağılımı adaletsizliğini çevrede mevcut, daha ziyade hizmetler ve lüx malların üretildiği endüstriyel yapıya bağlamaktadır(Amin, 1975; de Janvry, 1981).

De Janvry ve Sadoulet'in de işaret ettiği gibi bütünleşmiş bir ekonomide emek, sermaye açısından aynı anda hem bir maliyet ham de bir fayda unsurudur: bir maliyettir, çünkü bütün ücret ödemeleri karı azaltan unsurlardır; ve bir yarardır, çünkü ödenen bütün ücretler satılacak ürünler için gerekli talebi yaratır ve sermayenin para formuna dönüşmesini sağlar. Tümüyle toplumsal bir ayrışma altında emek, sermaye için sadece bir harcamadır. Ücret dışı gelirler, hem tasarrufların hem de temel büyüme sektörleri için gerekli nihai talebi genişletmenin kaynağıdır. Büyüme, kendi köklerini artan eşitsizlikte bulur ve bu eşitsizliği azaltacak tek çözüm, emeğin, diğer sınıflar karşısındaki görece gücüdür (de Janvry and Sadoulet, 1983, 279).

Kilit büyüme sektörleri için gerekli talebin genişlemesini belirleyen, ücret-dışı gelirler ya da maaş karşılığı çalışan düşük gelir grupları ve kayıt-dışı sektördekiler de dâhil olmak koşuluyla çoğunlukla ücret gelirleriyse, toplumsal ve sektörel bir bütünleşme var demektir. Böyle bir durum, ekonomik yapıda belli düzeyde bir homojenitenin sağlanmasına katkı sunar, zira, talebin önemli bir bölümü ücretliler ile düşük gelir gruplarınca sağlanır ve söz konusu talep çoğunlukla ücret malları ve hizmetlere yöneliktir. Ücretli kesimin milli gelir içindeki payı ile ücretlilerin toplam tüketim içindeki payı da birbiriyle tutarlık arz etmektedir. Bu, merkezdeki kapitalist gelişmenin belli dönemlerinde, özellikle de 2. dünya savaşını takiben yaşanan 'altın çağda' ortaya çıkmış bir durumdur. Sorunun düğüm noktası gerçek ücretlerdeki verimlilik artışlarıyla ilintili eğilimler ve bu eğilimlerin toplam tüketim ve yatırımlar üzerindeki etkileridir. Bunların tümü 'olması gerektiği gibi düzgün bir birikim döngüsü'nün nedenleridir.

Toplam talep ücret-dışı yüksek gelir grupları tarafından sağlandığında ve buna bağlı olarak 'kilit büyüme sektörleri' çoğunlukla lüks mal üretiminde yoğunlaştığında toplumsal ve sektörel ayrışma tersine ya kendini var eder ya da artış eğilimine girer.  Ücretli kesim ve düşük gelir grupları, emek gücünün büyük çoğunluğunu oluştururken; milli gelir ve toplam tüketim içindeki payları ya çok küçüktür ya da düşüş trendindedir. Bu nedenle, çoğunlukla yüksek gelir gruplarının veya ihracat sektörlerinin taleplerini karşılayacak olan lüks mallar üretilir. Yatırımlar da benzer şekilde bu lüks mallarla ihracat mallarının üretiminde yoğunlaşır.

Bu kavramlar, üçüncü dünyadaki sanayileşmenin neden ücretliler ve düşük gelir gruplarının yaşam koşullarını iyileştirici bir etkiye sahip olmadığını açıklama amacıyla kullanılmaktadır. Daha sonra da, ileri kapitalist ülkelerdeki farklı kalkınma aşamaları söz konusu olduğunda örtük olarak yeniden tartışmaya dâhil edilir. Fransız Düzenleme Okulu (Boyer, Lipietz, Aglietta) ve ABD'deki Birikimin Toplumsal Yapısı Teorisyenleri (bkz. Kotz, 1990) yaptıkları analizlerde, farklı birikim rejimlerinin, kapitalist gelişmenin farklı aşamalarında öne çıkan kurumlara bağlı olarak, az ya da çok oranda bütünleşme eğilimi gösterebileceklerini ima etmektedir (bkz. Ruccio, 1989). Bu düşünce hattını izleyerek, Avrupa'da ve ABD'de II. dünya savaşı sonrasını karakterize eden Fordist rejim görece bütünleşmiş veya günümüzün post-Fordist rejimleriyle karşılaştırıldığında 'ücret tarafından belirlenen dönem' olarak kabul edilmiştir. 60'ların sonları ve 70'lerin başlarındaki kriz de Fordizmin krizidir. Ardından da neo-liberal politikalar, toplumsal yarışmaya katkıda bulunmuştur. Altın çağdaki refah devleti modelindeki dolaylı ücretlerle ilgili düzenlemeler, neo-liberalizmin saldırdığı temel alanlardan biri haline gelmiştir.

Fordizmin birinci dünyada girdiği kriz ile ilgili tartışma önemini korumaya devam ederken, üçüncü dünyadaki ithal ikamecilik sonrası ekonomilerin doğası ile kalkınma aşamalarının analizleri çok daha az tartışılmaktadır. İthal ikameci sanayileşme 1930 öncesi döneminin rejimlerine oranla daha toplumsal bütünleşmeci ve iç piyasanın büyümesine dayalı iken;  yapısal ayarlama programlarının sonucu olarak ortaya çıkan yeni birikim rejimi çok fazla ayrışma eğilimi göstermektedir. Üçüncü dünya ekonomilerinin ithal ikamecilikten açık ekonomiye doğru giden yörüngeleri bu terimlerle de canlandırılabilmektedir.

Arjantin Örneği

Arjantin örneğinde ithal ikamecilik başlangıç aşamasında görece bütünleşmiş durumdaydı. Tekstil, hafif metalurji ürünleri gibi ücretlilerden gelen taleplere yönelen belli sanayiler 1930, 1940 ve 1950'lerde gerçek ücretlerdeki artışa dayalı olarak görece genişlemiş bir iç piyasanın gelişimi sayesinde kuruldu ve önemli ölçüde büyüdü. İthal ikameciliğin 2. ve daha zor olan aşamasında (1960'lı yıllar) ağır sanayi, petro-kimya ürünleri, otomobil sanayi vb endüstriler kuruldu ve üretim ve yatırımlar orta ve üst gelir gruplarının taleplerine yöneldiği için ekonomi bir şekilde ayrışma sürecine girdi.

Yine de 1970, 1980 ve 1990'lardaki, bir dizi yapısal ayarlamayı gerektiren 'açık ekonomiye' geçiş yönündeki değişim tümüyle ayrışmış bir rejimin oluşmasına büyük katkı sundu. Sanayisizleşme, gelir dağılımındaki adaletsizliğin artması ve sosyal dışlanma kalkınmanın bu yeni aşamasının temel özellikleri haline geldi (bkz. Teubal, 1994; Teubal ve Pastore, 1998).

Ekonomik yapıda ise daha büyük bir heterojenite görünür hale geldi. Büyük ölçüde sanayisizleşme, esas olarak KOBİ'lerin önemli rol üstlendikleri gıda, tekstil ve hafif metalürji ürünleri gibi ücret malları endüstrilerinin azalması ve ortadan kaybolmasıyla ilgiliydi.

Böylece, ithal ikameci sanayileşme başlangıç aşamasında had safhada ücrete bağımlıydı ve krize girmesinin nedeni de periyodik dış ticaret darboğazı ile ilintiliydi: çoğunlukla sanayileşme süreçlerinde ihtiyaç duyulan ara mallar ve sermaye mallarından oluşan ithalat birincil ürünlerden oluşan ihracattan daha hızlı arttı ve ticaret dengesinde açığa yol açtı. Bu dengesizliklerin giderilmesi için IMF istikrar programları ile yüksek oranlı devalüasyonlar yapılmasını önerdi. Ancak, ekonomiyi tekrar hayata döndürmek için yapılan devalüasyonlar iç piyasada durgunluğa neden oldu ve gerçek ücretler hızla geriledi.

Sanayileşme, ekonominin yapısal ilişkilerinde değişiklikler gerektirdiği andan itibaren önemli bir hedef haline geldi.  1960'ların sonlarında, modelin yaşatılabilmesi için yeni sanayi ihracatının teşvik edilmek zorunda olduğu görüldü. Sanayi ihracatı, birincil mal ihracatına bağımlılık düzeyini de azalttı. Bu, ithal ikameci sürecin daha zor bir aşaması olan ağır sanayinin kuruluşunu tamamlayıcı bir özelliğe sahipti.

Yine de 70'lerin ortalarından itibaren ister ithal ikameci isterse ihracat için olsun, sanayileşme uzun vadeli kamu politikası hedefi olmaktan giderek uzaklaştı. Mali denge ve ithal ikameci politikaların yerine geçecek dış borç geri ödemelerinin sürdürülmesi, gerek içerde gerekse uluslar arası ölçekte önemli yapısal ve politik bir dizi değişikliğin yansımalarıydı.

Ekonomi, ithal ikameci politika döneminde aşina olduğu 'ücret öncülüğünde belirlenen bir model' olmaktan çıktı: gerçek ücretler sistematik bir şekilde düşürüldü, verimlilik kazançlarından bağımsız hale getirildi, temel geçim araçlarını oluşturan mal ve hizmet fiyatları yükselişe geçti ve gerçek ücretlerdeki düşüşü hızlandırdı, gelir dağılımı adaletsizliği daha da arttı. Tüm bu faktörler, ücretlerin payının azalmasına, sanayisizleşmeye ve daha fazla yapısal değişime katkı yaptı. Ekonomi, 'emek fazlası' ekonomisi haline gelmeye başladı.

Ayrışma yalnızca endüstriyel yapıyla değil, hizmetler de dâhil olmak üzere ekonominin bütün alanlarıyla ilgili bir kavramdır. Sağlık, eğitim ve barınma çoğunlukla yüksek gelir gruplarına sağlanan hizmetler haline geldikçe toplumsal ve sektörel ayrışma genişledi, gelir dağılımdaki adaletsizlik daha da pekişti.

70, 80 ve 90'ların açık ekonomisi ülke dışında, -her ne kadar bunlar esas olarak dış borç geri ödeme ile mali ve spekülatif konularla ilgili olsa da- bir dizi sorunla karşı karşıya kaldı. Bütün hükümetler, ülke kaynaklarının ödemeler bilançosundaki sıkıntıları aşmada kullanılması anlamına gelen dış borç geri ödemesine birincil öncelik verdiği için periyodik krizler yaşanmaya başladı. Dış borç geri ödemeleri çok katı mali disiplinin yanı sıra ulusal finansmanda da bir fazlayı gerektirmektedir. Bu nedenle mesele sadece mali açığı azaltma meselesi değildir, aynı zamanda 'mali fazla verme' zorunluluğu vardır ve kaynaklar, dış borçların geri ödemesine hizmet etmek üzere biriktirilmek zorundadır. Bu kaynaklar, eskiden eğitim, sağlık, barınma gibi kamusal hizmetlere tahsis edilmekte olan ve esas olarak vergilerden, yurt dışından net sermaye girişlerinden mevcut borçların vadelerinin uzatılmasından ya da yeni borçlanmadan temin edilen kaynaklardır. Bütün bir ekonominin açık hale getirilmesi ve hükümetlerin sermaye giriş çıkışlarını kontrol etmede hareket alanının sınırlanmış olması dolayısıyla yaşanan bu durum, ithal ikameci dönemde yaşanandan kat be kat daha fazla istikrarsız bir durumdur. Kısa süre önce 'tekila' ya da 'Brezilya' krizi biçiminde ortaya çıkan türde sermaye kaçışları, kolayca ulusal ölçekli kriz kaynağına dönüşebilmektedir.

Yeni bir birikim rejimine doğru: Arjantin Örneği

Arjantin'deki yeni birikim rejiminin oluşumuna giden yolda iki olayın son derece önemli olduğunu belirtmeliyiz: 1976 yılındaki askeri darbe ile 1989 yılında 'ekonomik darbe' adı verilen olay.  

1976 yılındaki askeri darbe özellikle şu yönleriyle önemli bir dönüm noktası oldu: yeni bir "bürokratik, otoriter devlet"in kurulması (O'Donnell, 1971) ; başta emek alanı ile mali, finansal ve sermaye piyasalarını düzenleyenler olmak üzere bir dizi kurumun kurulması. 1989 yılındaki "ekonomik darbe", 1989-1991 yıllarında devalüasyonu hızlandırarak hiper-enflasyonist bir dönemi başlatan sermaye çıkışlarının serbestleştirilmesini zorunlu hale getiren ekonomik bir uygulamaydı. Bunun hemen arkasından, sivil toplumu disipline edecek bir dizi yeni yasa gerekli hale geldi. 1991 yılında ulusal paranın yabancı para birimlerine dönüşebilirliğini sağlayan 'Konvertibilite Planı' ise, Menem yönetimi tarafından uygulamaya konan -bu darbeye yanıt olarak düşünülebilecek- çeşitli yapısal ayarlama programlarının parçasıydı.  

Ücret artışlarının dondurulması ve kamu sektöründe ücretlerin düşürülmesi, Nisan 1976'daki Ulusal Re-organizasyon Süreci adı verilen ve askeri yönetim tarafından uygulamaya konan ilk önlemler arasındaydı. Bu aynı zamanda özel sektör için de önerilmiş olan bir modeldi. Gerçek ücretler, askeri darbenin daha ilk aylarında büyük oranda geriletildi (parasal ücretlerdeki düşüşün yanı sıra hükümet harcamalarının kısılması ve fiyat liberalizasyonu üzerinden). Yeni askeri hükümetin ilk üç ayında gerçek ücretlerin geride kalan 10 yılın ilk yarısında ulaşılan düzeye oranla %40 gerilediği (Marshall, 1995, table 3) ve ücretlerin milli gelir içindeki payının 1975'deki %49.3 (1970-1974 dönemi ortalaması %45.9) düzeyinden 1976'da %32.8'e (1976-1980 dönemi ortalaması %32.3) düştüğü (Schvarzer, 1983, 130) tahmin edilmektedir. Bu eğilimler, 80'li ve 90'lı yıllar boyunca devam etmiştir. Alfonsin yönetiminin (1984-1989) ilk yıllarında ve Austral Planının uygulanması sırasında (1985) gerçek ücretler belli düzeyde arttı fakat hiçbir zaman 1976 yılı öncesindeki düzeylere ulaşamadı. Menem Yönetiminin yakın dönemde uygulamaya koyduğu Konvertibilite Planı sırasında sistematik olarak düşmeye devam etti. Böylece gerçek ücretler bütün dönem boyunca uygulamaya konan politikaların temel "ayarlama değişkeni" olma özelliğini korumuş oldu. Bu anlamda, geçtiğimiz birkaç on yıl boyunca bütün reel ücret endekslerinde düşüş görülmektedir. Toplam ekonomi esas alındığında ise reel ücretler endeksi 1975'deki 150.8'den (1980=100), 1985'de 103.7'ye ve 1995'de 74.4'e düşmüştür. (bilgi FIDE tarafından üretilmiş olup, nakit cinsindendir, Pai-ina'nın Ekonomi Eki No.12, Temmuz 2, 1995, 3)

Reel ücretler neden düştü?  Birinci neden, yapısal ayarlama politikaları ile nominal ücretlerin düşürülmesini, işsizliği artmasını ve daha güvencesiz çalışmayı gerektiren emek piyasaları ile ilgili düzenlemelerdi. Askeri rejim sırasında sendikal faaliyetler yasaklandı, işçi önderleri işkenceye maruz kaldı ya da 'kayıplar listesi'ne girdi. Demokrasiye dönüşle birlikte sendikal faaliyet yeniden serbest bırakıldı. Ancak yine de bu durum, emek piyasalarındaki esnekleşmeden ve 'güvencesizleşmeden' vaz geçmek anlamına gelmedi. Özellikle Menem yönetimi altındakiler olmak üzere bütün bu düzenlemeler işsizliğin artmasına yol açtı. Bunu, sanayisizleşme, hızlı bir özelleştirme dalgası, kamu sektöründe toplu işten çıkarmalar izledi. Tüm bu düzenlemeler gerçek ücretlerde düşüşü kaçınılmaz hale getirdi.

Askeri yönetim de ekonominin etkinliğini arttırma adına desteklemeler ve bir dizi düzenlemeyi yürürlükten kaldırdı. Gümrük vergi oranları %90'lardan %50'lere düşürüldü; faiz oranları serbest bırakıldı; 1977-1979 mali reformları, belirsizlik ve bankacılık işlem maliyetlerindeki artışlardan zaten etkilenmiş olan reel faiz oranlarının daha da yükselmesine yol açtı.

Dış ticaret oranlarını düzenlemek, yereldeki enflasyon oranlarını yabancı dövizlere yansıtmak üzere periyodik devalüasyonlar yapılmasını güvence altına alan (crawling peg) yeni bir sistem geliştirildi. Bunun diğer nedeni ise yabancı yatırımcıları, reel faiz oranlarının uluslar arası düzeylerin üzerinde kalacağı konusunda ikna etmek ve böylece yabancı para piyasaları operasyonlarının karlılığını devam ettirmekti.  Ekonominin dışa açılması, faiz oranlarının uluslar arası düzeylerin üzerinde tutulması, aşırı değerlenmiş değişim oranları yüzünden iç piyasa fiyatlarının yükselmesi de dâhil olmak üzere KOBİ'lerin aleyhine işleyen bütün bu önlemler sanayisizleşmeye ve ayrışmaya katkıda bulundu. Sanayisizleşme, büyük ölçüde kasti bir durumdu. Yeni ekonomik oluşum, geçmiş yıllardaki 'ulusal popülist ittifaka' geri dönüşün bütün olasılıklarını ortadan kaldırmak istiyordu.

Alınan bu önlemler, özellikle de büyük yerel ve uluslar arası holdingler açısından finansal faaliyetlerle çıkarların önemini arttırdı (Azapiazu, Basualdo, ve Khavisse tarafından analiz edilen ekonomik gruplar 1986). Bu dönemde dış borç stoğu 1976'daki 7 milyar ABD Doları düzeyinden 1983'de 43 milyar ABD Doları'na yükseldi, bu pastanın sahipleri ise en büyük holdingler oldu. Askeri dikta döneminde ortaya çıkan, 1982 'de kamulaştırılan yeni ekonomik güç yapısı bu muazzam dış borcun esas faydalanıcısıydı (bkz. Basualdo, 1987). Yine de 1981'deki büyük devalüasyon, onun sonucunda yaşanan kriz ve Falkland savaşı yenilgisi bu yeni projenin gelişiminin geçici olarak askıya alınmasında en önemli nedenler arasındaydı.

Alfonsin yönetimi tamamen 'yönetebilirlik' sorunu ile kuşatılmıştı. Eğer demokrasinin savunulması gerekiyorsa -bu dönemde pek çok güç askeri diktatörlük dönemine dönülmesini arzu ediyordu- , yönetebilirlik, maliyeti ne olursa olsun, hatta isterse ordu ve ekonomik yapılarla çatışmayacak politikalar pahasına da olsa sürdürülmek zorundaydı. Ekonomik alanda bu kararlılık, IMF ve DB'nin reçetelerinin izlenmesi anlamına geliyordu. Tıpkı Ekonomi Bakanı Sourrouille'nin, kendisinden önceki Bakan Grinspun'un dış borç geri ödemesi konusunda yabancı bankalarla yaptığı ve başarısızlıkla sonuçlanan görüşmelerin ardından yaptığı gibi.

Radikal yönetim reel ücretleri arttırma, gelir eşitsizliğini azaltma yönünde söz verdiği halde, bu yönetim döneminde uzun süren ekonomik durgunluk aşıldı ve işgücünün önemli bölümünde marjinalizasyon daha da arttı. Alfonsin'in 'ayarlamaları' ise askeri rejimin son yıllarından kalan dış borçların millileştirilmesi dolayısıyla çok şiddetli oldu. Dış borç geri ödemelerinin vadesinin uzatılması ve hisse senedi karşılığında borç swaplarının uygulamaya konma planları gibi bir dizi önlem tasarlandı. Yine de Alfonsin'in özelleştirme planları, Senato'yu kontrol altında tutan Kongre'deki Peronistlerin muhalefeti ile karşılaştı.

Alfonsin yönetimi bir yandan da bir dizi askeri ayaklanma ve iktisadi kuruluşlardan gelen baskılarla kuşatılmış durumdaydı. Her ne kadar yönetimi, Washington Konsensüsü önerilerini izliyor olsa da Alfonsin, 1989'daki ekonomik darbeyle başa çıkacak ve ertesi yıl hiper enflasyonist, ülkeyi kaosa sürükleyen, kendisini de görev süresinin bitimine 5 ay kala istifaya zorlayan sürecin başlamasına engel olacak güce sahip değildi.

1989 yılı başındaki seçim kampanyası, hızla hiper-enflasyona dönüşeceği aşikâr olan bir enflasyon yükselişi ile giderek istikrarsızlaşan bir ekonomik sürecin tam ortasında yapıldı. 1988 yılında %14 olan aylık enflasyon oranları, ekonomide değişikliklere tepki olarak hızlanan sermaye çıkışlarının bir sonucu olarak 1989 Temmuz'unda %200'lere ulaşmıştı. Sermayenin dolar'a kaçışı döviz kurlarını ve devalüasyon beklentilerini tetikledi. Bu tepkisel hareketler, hem Alfonsin yönetimini ülkenin dış borç servisini kolaylaştırma konusunda gerekeni yapmadığı için suçlamak, hem de Menem ile Peronist başkan adayına ekonomik yapının 'Washington Konsensüsü'nü izlemeyen politikalara geçit vermeyeceği uyarısını yapmak amacıyla tasarlanmıştı. Sonuç olarak 1989 yılında yaşanan hiper-enflasyon ekonomiyi ve toplumu önemli oranda sarstı: üretimi felç etti, reel ücretleri dramatik oranlarda geriletti, sefaleti ve toplumsal huzursuzluğu daha da arttırdı.

1989'da Menem, son derece tipik bir Peronist programın kampanyasını başlattı:  "üretken bir devrim"in önünü açacak çok büyük ücret artışları sağlayacağı sözünü verdi. İktidara gelir gelmez Menem'in söylemi değişti. Temmuz 1989'da, uygulamaya koyduğu "şok terapi"nin parçası olarak başlattığı ciddi yapısal ayarlama programlarıyla Menem, kendisinin popülist politikalar izleyeceğini sanan yakın çevresini ve toplumu şaşkına çevirdi. İktidarının ilk yıllarında izlediği Ortodoks iktisat ve para politikalarına rağmen Menem yönetimi 1989-1991 dönemindeki hızlı enflasyon artışlarını kontrol altına almayı başaramadı. Ancak, Mart 1991'de Konvertibilite Planını uygulamaya koyan yeni ekonomi bakanı Cavallo'nun işbaşına gelmesinden sonra Menem yönetimi enflasyonu aşağıya çekmeyi başarabildi.

Yeni, tam olarak dolar'a dönüşebilen Arjantin Peso'su 1 $=1 P. denklemiyle uygulamaya kondu ve fiyat endeksleme sistemi -temel kamu hizmetlerinin özelleştirilmesi sonrasında belli kamusal oranlar hariç tutulmak kaydıyla- yasayla yasaklandı. Bir Kongre yasasıyla kurulan Konvertibilite rejimi, görünüşte, para ve dış politika konularında hükümete karşı oluşan güvensizliği ortadan kaldırmayı amaçlıyordu. Uygulamada ise Arjantin, adeta bir tür Altın-Dolar standardına geçmiş, Merkez Bankasının fonksiyonları bir döviz broker'ına indirgenmişti. Bu süreçte bu denli katı bir konvertibilite planı uygulayan sadece birkaç ülke bulunuyordu. Bu ülkeler: Cebelitarık, Bermuda, Hong-Kong, Estonya ve Litvanya idi (Torre ve Gerchunoff, 1996, 745).

Cavallo'nun bu planı uygularken asıl hedeflediği, devalüasyon beklentilerini kırarak enflasyonu önemli ölçüde aşağıya çekmekti. Cavallo bir yandan da şiddetli bir yapısal ayarlama programını uygulamasına izin verecek yeni, dayanıklı bir para ve döviz kuru rejimini tesis etmekti. Amaçladığı program, özelleştirmeleri, dış ticaret ve yatırım rejiminin tamamen açık hale getirilmesini, bir dizi kuralsızlaştırmayı ve bilhassa emek piyasalarının esnekleştirilmesini de içeriyordu.

Bu sert yapısal ayarlama programı aslında, uygulaması büyük ölçüde politik düşüncelerden beslenen bir "şok terapi"nin parçasıydı: Menem'in, seçmenlerine verdiği onca söze karşın, tipik bir Peronist (ulusalcı ve popülist anlamda) politika izlemeyeceğini ilan etmesi gerekiyordu.

İktidara gelir gelmez Menem, oldukça aşırı bir neo-liberal programı, kendi deyimiyle 'paraşüt ya da anesteziye gerek kalmadan' ya da olası sosyal sonuçları dikkate almaksızın uygulamaya koydu. Daha önce yürürlükte olan bütün endüstriyel, bölgesel ve ihracat teşviki amaçlı rejimler askıya alındı ve yerli üreticilere devlet satın almaları sırasında sağlanan avantajlar kaldırıldı. Hükümet finansmanı esas olarak enflasyon oranlarını düşürerek sınırlandırıldı; dolaylı ve tüketim vergilerinin oranları arttırıldı. Bu önlemler en fazla orta sınıf ile işçi sınıfını etkiledi. Dış sektörü finanse etmek için, kamu finansmanının fazla vermesi gerektiğine hükmedildi ki bu aynı zamanda, dış borç geri ödemesi için büyük önlemler alınmasını da gerektiriyordu. Uluslar arası finans kuruluşları, Arjantin'in Brady Planı'nı uygulamaya koyduğunu görmekten memnun kaldıkları için ülkenin dış borç geri ödemesini kolaylaştırmak üzere düzenli ödemeler yapmaya başladılar. Menem yönetiminin ilk yıllarında yaşanan ekonomik genişlemede yurt dışından büyük sermaye girişleri ile artan tüketimin de payı büyüktü.

Kamu sektöründeki özelleştirmeler hızlı ve son derece kapsamlıydı: kamu işletmeciliğinin ezici çoğunluğunu oluşturan 30'dan fazla kamu işletmesi, 3 yıldan daha kısa bir sürede tümüyle satıldı. Gözlemciler, Arjantin hükümetinin bu program sırasında gösterdiği sürati ve kararlılığı övüyorlardı. Özelleştirmede öyle bir aşamaya gelindi ki telekom ve iletişim, hava yolu şirketleri, petro-kimya endüstrileri, 10.000 km. yi aşan otobanlar, demir yolları ve diğer ulaşım sistemleri, doğal gaz dağıtım şebekeleri, elektrik, su, demir-çelik sanayileri, kömür, savunma sanayinde faaliyet gösteren bir dizi firma, hidro-elektrik santraller, TV kanalları, oteller, limanlar, ambar, silo ve depolar ve at yarışı hipodromları. 1993 yılının sonları itibarıyla Hükümet özelleştirmelerden 15 milyar $'ın üzerinde bir gelir elde etmiş durumdaydı, transfer edilen net varlıkların miktarı ise bunun çok daha üstündeydi. Kamu borçlarının (iç ve dış) kapitalizasyonunu karşılamak için gereken tutar yaklaşık 5.8 milyardı (Azpiazu, 1994).   

Bu politikanın, birinci dünyada pek çok özelleştirme programının parçası haline gelmiş olan 'düzenleyici kurulların' oluşumunu içermediğini söylemeye gerek yok. Kuralsızlaştırma da benzer bir süreç izledi.

Konvertibilite programları bir tür 'açık kapı' politikası ve kararnamelerle uygulamaya konan bir dizi sert kuralsızlaştırma düzenlemesiyle tamamlandı. 1990'ın sonunda ithalattaki (Mercosur ülkeleriyle bağlantılı otomobil sanayi dışında kalan) bütün miktar kısıtlamaları kaldırılmıştı. Benzer bir durum gümrük vergi oranları için geçerliydi. Mart 1991'de yeni bir gümrük vergilendirme sistemi yürürlüğe kondu: ham madde ithalinde gümrük oranları (0) düzeyine çekiliyor, yarı-mamul girdiler için %11'e ve nihai ürünler için %22'ye düşürülüyordu. Dış ticaret sisteminin yanı sıra finansal sistem ve yabancı yatırım rejimleri de liberalize edildi. Diğer alanlarda ise kuralsızlaştırmalar devam etti: kamu hizmetleri ile kamu işletmelerinin satışından bağımsız olarak sosyal güvenlik sistemi de kısmen özelleştirildi ve kuralsızlaştırıldı. Tarım alanındaki liberalizasyon sonucunda 1930'larda kurulmuş olan Tarım Kurulları yürürlükten kaldırıldı. Fakat yeni birikim rejiminin en ayırt edici özelliği, çalışma yasalarının bütünüyle esnekleştirilmesi ve emek piyasalarının tamamen güvencesiz hale getirilmesi oldu.

Menem yönetiminin neo-liberal stratejisi göründüğü kadar başarılı olamayacak, 1991 Konvertibilite Planı döneminde ulaşılan düzeyde istikrara ulaşamayacaktı. 1989'daki ekonomik darbenin ardından gelen 1989-1991 hiper-enflasyon süreci ancak 1991 Konvertibilite Planı sonrasında başarıyla kontrol altına alınabildi: Peso, dolar'a bağlandı, böylece enflasyonist beklentiler kırıldı ve dış ticaret piyasaları tümüyle liberalize edilmiş oldu. Konvertibilite Planı ile gelen 'başarı', Menem'in sert yapısal ayarlama programına bir tür meşruiyet kazandırdı.

Arjantin (en azından, Tekila, Asya ve Brezilya krizlerinin yıkıcı etkileri kendini hissettirinceye kadar) uluslar arası alanda genellikle Chiapas öncesi Meksika ve Şili ile birlikte bir vitrin gibi sunulmaktadır. Harward mezunu eski Ekonomi Bakanı Cavallo uluslar arası çevrelerde bir tür 'deha' gibi algılanıyordu. Bunun nedenini anlamak o kadar da zor değil: enflasyon oranı önemli ölçüde aşağıya çekilmişti: tüketici fiyatlarındaki artış 1989'daki %5000 seviyesinden 1994 yılında %6'nın altına düşürülmüştü. Ekonomi belli bir ölçüde de olsa yeniden hayatiyet kazanmış, GSYİH 1992-1994 dönemi boyunca yükselmiş: 1991'de %8.9, 1992'de %8.7 ve 1993'de %6 olmuştu (Bu arada resmi istatistiklerin güvenilirliğinin kuşku götürür olduğunu da belirtmeliyiz). 1994'de yavaşlayan genişleme hızı 1995 yılında GSYİH'nın %4.6 civarında düşeceği anlaşıldığında kriz düzeyi oranlarına ulaştı. Ekonomi, takip eden iki yıl boyunca da büyümeye devam etti fakat 1999 Brezilya krizi sırasında GSYİH yeniden düşüşe geçti. Yaşamın bütün alanlarını etkileyen bir hiper enflasyon sendromu yaşamış bir ülkede "istikrar" gerçekten önemliydi ve bu durum Menem'in 1995'de bir kez daha seçilmesini sağlamıştı. Fakat 1999 başkanlık seçimleri kampanyası döneminde durum değişmişti. Artık işsizlik ve düşük ücret düzeyleri Hükümet tarafından öncelikli olarak ele alınması gereken temel sorunlar haline gelmişti.

Menem döneminde uygulanan kapsamlı özelleştirme programı sayesinde "Yabancı Yatırımcıların Arzu Ettiği İklim"de oldukça iyileştirilmişti. Bununla beraber, Asya, Rusya ve Brezilya'da arka arkaya yaşanan krizler ile 'tekila etkisi' bu 'iklimin' bir hayli kötüleşmesine yol açtı.

Yukarıda bahsi geçen göstergelerden ayrı olarak vergi gelirleri (özellikle KDV gibi dolaylı vergilerin yürürlüğe konması ve bu tür vergilerin oranlarının artması sayesinde) ve yabancı sermaye girişleri önemli ölçüde arttı. 1991'de sadece 3.2 milyar $ düzeyinde olan net sermaye girişleri 1992'de 11 milyara ve 1993'de 10.7 milyara yükseldi. Bu sermaye girişleri, dış ticaret açığının dengeye kavuşmasına katkıda bulunuyordu ama büyük ölçüde bir anda ülkeyi terk etme özgürlüğüne sahip spekülatif sermayeye dayanıyordu. Sonunda beklenen 1995 yılında oldu ve uygulanmakta olan modelin ne denli tehlikeli olabileceği anlaşıldı. Bu süreçte uluslar arası krediler ve dış borçlar da ciddi artış gösterdi.

Her şeye rağmen bu program, Hükümetin 'kaçınılmaz' olarak tanımladığı son derece önemli toplumsal maliyetleri ortaya çıkardı:

  1. İşsizlik 1995'de %18.6'larda seyreden rekor düzeyleri de aşarak inanılmaz boyutlara ulaştı. Kent işsizliği geçmiş yıllarda görece daha düşük olmaktaydı, fakat yakın zamanda bu oran da 1974'deki %3.4'den, 1976'da %4.4'e, 1985'de %5.9'a, 1990'da %6.3'e, 1993'de %9.3'e, Ekim 1994'de %12.2'ye ve Mayıs 1995'de zirve yaparak %18.6'ya yükseldi(Marshall, 1995). Eksik istihdamın yanı sıra işsizliğin tüm diğer formlarında da ciddi yükselişler vardı(bkz. Sanchez, 1995).
  2. Reel ücretler ve düşük gelir gruplarının gelir düzeyleri de geriledi. Enflasyonun kontrol altına alındığı süreçte ücretler, önceki dönemdeki büyük gerilemenin kısmen de olsa azaltılması anlamında yükselmişti. Ardından, fiyat yükselişleri devam ederken nominal ücretler dondurulmuş; böylece Konvertibilite Planının yürürlükte olduğu dönem boyunca ücretlerin yükselen fiyatlar karşısında düşmeye devam etmesi güvence altına alınmıştı. Reel ücretlerdeki düşüşe rağmen, özellikle endüstri dışı sektörlerde, sanayideki ücret maliyetlerinde belli düzeyde artış yaşandı (işverenlerin emeklilik fonuna yaptığı katkılar da bu gruba dâhildir) (Mayo, 1999: Iniguez, 1997).
  3. Ekonomideki genişlemeye rağmen gelir dağılımı adaletsizliği daha da derinleşti. 1974'de gelir düzeyi en yüksek olan %10'luk grup milli gelirin %28.2'sine sahipken; takip eden %30'luk grup milli gelirin %11.3'ünü; en dipteki %10'luk grup ise milli gelirin %2.3'ünü almaktaydı. Mayıs 1997'de gelir düzeyi en yüksek olan %10'luk grup milli gelirin %37.1'ini; takip eden %30'luk grup milli gelirin %8.2'sini; en dipteki %10'luk grup ise milli gelirin sadece %1.6'sını almaktaydı. Daha yakın dönemde Ağustos 1998'de milli gelirin %37.3'ü en varlıklı %10'luk gruba giderken, ikinci %30'luk grubun payı yalnızca %8.1'di (INDEC).
  4. Açlık ve yoksulluk iyiden iyiye görünür hale geldi ve bu durumdan en ağır şekilde etkilenenlerin başında emekliler gelmekteydi. 1974 yılında hane halkının %7.7'si ve toplam nüfusun %8.5'i 'yoksul' olarak kabul ediliyordu. Yoksulluk oranları bu tarihten sonra ilk kez 1989 yılında, hane halkının %48'inin 'yoksul' kapsamına girdiği tahmin edildiği süreçte en üst noktaya ulaştı. 1995 yılında ise yoksul tanımına girenlerin oranı hala %18'lerde seyretmekteydi (Pagina'nın Ekonomi Eki No.12, Kasım, 5, 1995). Bu eğilim Ekim 1996 ve 1997 yıllarında da sırasıyla %20 ve %19 oranlarıyla devam etti(Clarin, Haziran 4, 1998, 32,  ECLA ve INDEC istatistiklerinden yararlanılmıştır). Kamu harcamalarında yapılan ayarlamalarda maliyetin, kayıt dışı, orta sınıflar, küçük ve orta ölçekli işletmelerde dâhil olmak üzere ücretli kesime yüklenmesi gerekiyordu. Sağlık, eğitim ve diğer temel ihtiyaçlar da, bu alanlarda gerçekleştirilen hızlı fiyat artışları üzerinden kesintilerden nasibini aldı(Teubal, 1992; 1994; Teubal ve Pastore, 1998). Kısa süre önce basında yer alan haberlere göre Arjantin'de 1.357.995 kişi kritik koşullarda yaşamaktadır. 1,752,253 kişi işsizdir (ekonomik açıdan aktif nüfusun %13.39'u)   ve bu insanların 795.000'i işsiz yoksullar, 562.000'i kırsal yoksullar sınıfındandır (Clarin, July 7, 1998, 18).

Ücretler ve Fiyatlar: Toplumsal ve Sektörel Ayrışmaya Doğru

İktidara gelen üç hükümet de doğrudan ve dolaylı yollardan olmak üzere bir dizi araç kullanmak suretiyle reel ücretleri baskı altına alacak düzenlemeler getirmiş, gelir dağılımını çok daha adaletsiz, katlanılamayacak boyutlara taşımıştır. Bu hükümetler, ekonomik yapıda da bir dizi önemli değişiklik yapmışlardır.

Arjantin'de reel ücretlerin düşüşü ile gelir dağılımının bozulması genellikle emek piyasalarıyla ilgili politik kararlar ve bu kararların nominal ücretler üzerindeki etkilerinden kaynaklanmıştır (emek piyasalarının esnekleştirilmesi, işsizliğin artması, istihdamın güvencesizleştirilmesi bu politik kararlar arasında sayılabilir) (bkz. Monza, 1993; Beccaria, 1992; Marshall, 1992). Bu politik kararların yanı sıra başta para piyasaları, küreselleşmiş bir sermaye piyasasının oluşturulması, dış borç geri ödemeleriyle bağlantılı konular ve dünya ekonomisine açılım gibi makro ekonomik kararlar da, çoğunlukla 1970'lerden itibaren başlatılan sanayisizleştirme üzerinden reel ücretlerin gerilemesi ve gelir dağılımının bozulması üzerinde etkili olmuştur(bkz. Basualdo, 1987).

Reel ücretler ve gelir dağılımdaki bozulmanın bir diğer nedeni de temel ihtiyaçları karşılayan mal ve hizmet fiyatlarındaki hızlı fiyat artışlarıydı. Temel geçim araçlarındaki fiyat artışları esas olarak düşük gelir grupları aleyhine yaşanırken; bu mal ve hizmetleri üretenler de yaşanan süreçten olumsuz etkilendiler (örneğin hızlı özelleştirmeler kamu hizmetlerinin daha pahalı hale getirirken su, gaz, ulaşım vb. hizmetlere erişim olanakları daraldı; gıda endüstrisindeki yoğunlaşma gıda fiyatlarını etkiledi; sağlık ve eğitim alanındaki özelleştirmeler bu hizmetlere erişimi kısıtladı; mali sistemdeki değişimler faiz oranlarının artmasına yol açtığı için KOBİ'lerin ucuz yolla kredi temin olanakları büyük ölçüde ortadan kalkmış oldu).

Sonuç olarak, reel ücretlerdeki düşüş yalnızca emek piyasalarında esnekleşme ve güvensizleşme ile sanayisizleşmenin sonucu değildi. Spekülatif ve finansal faaliyetlere tahsis edilen kaynaklar: yüksek faiz oranları; Menem döneminde yaşanan dünya ekonomisiyle bütünleşme ve açık hale gelme politikaları; Peso'nun Dolar karşısında aşırı değerlenmesi ile cezp edildi; ve tüm bu faktörler üretken yatırımlar ile ihracat yönelimli sanayileşme stratejilerini caydırıcı etki yaptı. Ayrışmaya katkısı olan bir diğer gelişme ise sanayi, tarım ve dağıtım sistemlerindeki yoğunlaşma eğilimleriydi.

Mal ve hizmet fiyatlarındaki süreklilik arz eden artışlar da reel ücretlerin sistematik bir şekilde geriletilmesinde önemli rol oynadı. Menem'in Konvertibilite Planı sırasında gıda, eğitim, sağlık ve belli kamu hizmetlerinin fiyatları tüm diğer gıda-dışı mal ve hizmet fiyatları ile tüketici fiyatları endeksinden daha fazla yükseldi (bkz. Teubal ve Pastore, 1998).

Her ne kadar yapısal ayarlama programlarının gelir dağılımını bozduğu ve yaşam koşullarını kötüleştirdiği sıkça belirtiliyor olsa da tüm bu eğilimlerin ekonominin yapısında da muazzam değişikliklerle el ele gittiğinden pek bahsedilmez. Bu çalışmada ben, bunu yapmaya çalıştım. Reel ücretlerdeki düşüşe bağlı olarak bozulan gelir dağılımı, sağlık, eğitim  ve diğer temel geçim mal ve hizmetlerinde yaşanan yıkım, KOBİ'lerin düşürüldüğü kötü durum; kaynakların spekülatif finans kapitale aktarılışı, küçük çiftçilerin yoksullaşması da dâhil olmak üzere bütün bu faktörler sanayisizleşmeyi pekiştirmiştir.

Reel ücretlerdeki düşüşe karşın sanayide, tarım ve hizmetlerdeki sermayenin yoğunlaşma ve merkezileşme eğilimleri hızlanmıştır. Üstelik sayılan bu alanlar, yıllarca Arjantin'in tartışmasız mukayeseli üstünlüğe sahip olduğu alanlar olarak ilan edilmiştir.

SONUÇ

1940 ve 1950'lerdeki ithal ikameci sanayileşme döneminde Arjantin'de emeğin gücü büyük artış gösterdi. 1960'larda sendikal hareket devlet desteğinden mahrum kalmasına karşın önemli olma konumunu sürdürmeye devam etti, çalışma yasalarını emekçiler lehine değiştirebilmek için çeşitli girişimlerde bulundu.

Sonunda Arjantin emek hareketi Latin Amerika'daki en güçlü hareket haline geldi. Hareketin oluşturduğu militanlık düzeyi ve başta yeni sanayi burjuvazisi olmak üzere belli burjuva fraksiyonlar ile kurduğu ittifaklar Arjantin'li emekçilerin desarrollista hükümetleri yönetimi dönemlerinde bile belli düzeyde de olsa refah standartlarına ulaşmalarına yardım etti. Ayrıca, bu "ulusal-halkçı" ittifak, ülkede 60'lardaki istikrarsızlığa yol açan liberal ittifaktan beslenen güçlü toprak sahibi sınıf ile yabancı sermaye çıkarlarına karşı da muhalefet örgütledi. İthal ikameci strateji, görece güçlü bir işçi sınıfı ile yeni sanayi burjuvazisinin ortaya çıkışıyla birlikte Arjantin'deki toplumsal yapıyı önemli ölçüde dönüştürürken 60'lı yıllardaki istikrarsızlık, farklı burjuva fraksiyonları arasında çatışmalı projelerin ortaya çıkmasına yol açtı: kentsel sanayi, ithal ikameci sanayileşmeyle ilgili olarak korumacı, iç piyasaya dayalı ve ulusalcı bir yolu benimserken; Pampas'ların tarımsal-ihracat çıkarları, ekonomik açıdan liberal bir doktrine dayanmaktaydı ve bu, ulusal-halkçı ideolojik matrix ile çok şiddetli bir çatışma halindeydi(Teubal, 1993, 167).

1976 yılındaki askeri darbe yukarıda bahsi geçen ve ulusal ekonominin görece bütünleşmesine yönelen geleneksel kalkınma çizgisini tehdit eden "ulusal-halkçı" ittifakın genişlemesini önlemenin bir aracı olarak görülebilir. Emek hareketi ile ulusal burjuvazi arasındaki ittifakın güçleneceği korkusu finansal çıkarları ve 1976 yılındaki askeri darbeyi destekleyen ekonomik grupları motive etmiştir. Bu sürecin ardından darbe ile koruma altına alınan çıkarlar lehinde somut politikalar tasarlanmış; darbe öncesi ittifaklar ve ekonomik sistemden geri kalan her şey izleriyle birlikte yok edilmiştir.   

Üçüncü dünya tarihinin belli bir tarihsel sürecinde geçerli olan ithal ikameci sanayileşme stratejileri birinci dünyanın 'altın çağı'nda izlenenlerle az veya çok benzerlikler içermektedir. Üçüncü dünyada ithal ikameci sanayileşme stratejileri, birinci dünyada Fordizm, Keynezyenizm ve refah devleti sürecini başlatan politikalarla bir anlamda benzer sonuçlar vermiştir. Bu birikim rejiminde sanayileşme önemli bir politik hedef haline gelmiştir. Eğer karlılığın devam etmesi isteniyorsa, bu, ancak üretken faaliyetlere yeni yatırımlar üzerinden sağlanabilecektir: bu bağlamda, -hatta bu, maliyetlerde bir artış anlamına gelse bile- ücretler de yükselebilecektir. Çünkü ücret artışları, talebin de yükselmesi ve iç piyasanın güçlenmesi anlamına gelecektir.

Yapısal ayarlama programlarının yanı sıra ithal ikameci sanayileşmeyi açıklamak için de dünya ekonomisindeki eğilimlerin savaş öncesi durumunu hatırlamakta yarar vardır. Patnaik'in de belirttiği gibi kapitalizmin savaş sonrasında yaşadığı patlamayı mümkün kılan unsurlardan biri de, pek çok diğer faktörün yanı sıra ileri kapitalist ülkelerde savaş sonrasında ortaya çıkan sınıf güçlerinin özgün bir bileşimidir aynı zamanda: bu süreçte işçi sınıfının kapitalist sınıf karşısındaki gücü eskiye oranla çok daha fazlaydı; kapitalist saflar içinde mali çıkarların ağırlığı azalmıştı (Patnaik, 1999, 54).

Küreselleşmenin yeni döneminde ulusötesi şirketler ve finansal ve spekülatif faaliyetler tarihte hiç görülmedik düzeyde öncelik kazandı. Bu sürece özgün  bir diğer boyut da küresel finans piyasaların 70'lerden başlayarak artan oranda önem kazanması oldu. İleri kapitalist ülkelerde finans alanının hegemonyası Keynesyen talep yönetimi politikalarını doğrudan etkiledi. Yapısal ayarlama programları refah devletini ve emeğin önceki dönem kazanımlarını hedef aldı. Üçüncü dünyada ve özellikle de Arjantin'de sanayisizleşmeye, ithal ikameci sanayileşmeden vaz geçilerek yapısal ayarlama programlarına yönelmeye yol açan en temel dinamik finansal baskılar oldu. Menem'in son derece sert yapısal ayarlama programının geliştirilmesine izin veren bağlam Arjantin'in dış borcunu ödemeye devam edeceği yönünde sağlam garantiler vermesiydi. Bu garanti, hem yerel hem uluslar arası mali çıkarlar tarafından çok güçlü bir şekilde desteklendi.

Bazı jeo-politik boyutların da dikkate alınmasında yarar vardır. Ancak bu çalışmaya sığdırılması mümkün olmayacak kadar detaylı bir şekilde analize dâhil edilmek zorunda olduğu için yazıda bu konuya girilmemiştir. Sorulması gereken sorulardan biri örneğin böylesi bir programın "soğuk savaş sonrasında", "kalkınma iktisadı sonrasında" neden Arjantin'e uygulandığı olmalıdır. Arjantin'in sanayileşmesi ve kalkınması konusuna yeterince ilgi duyulmamasının nedeni, ülkenin orta derecede güçlü ülkeler sınıfında görülüyor olmasıyla veya ABD ve birinci dünyadaki diğer güçlere potansiyel tehdit oluşturabilecek bir ülke olmasıyla ilişkili olabilir. Arjantin'in bilimsel, eğitimsel ve teknolojik kurumlarının önemli bir kısmının sanayisizleşme ve ayrışması neden IMF ve DB'nin önerileri arasında yer almıştır ve orta gelişmişlikteki bu ülkeleri geriletmede birinci dünya güçlerinin nasıl bir çıkarı vardır. Bu sonuncu sorumuzun yanıtı muhtemel şöyle olacaktır: Bu ülkelerin, gelecekte uluslar arası arenada askeri ya da ekonomik açıdan rekabet edecek güce erişmelerini önlemek için…

Son olarak iyimser bir not düşelim. Arjantin'de uygulamaya konan yapısal ayarlama programları pek çok mücadeleyi, muhalefeti ve bu programa karşı çıkan toplumsal hareketlerin dinamiğini açığa çıkarmıştır. Son başkanlık seçim süreci, politik bir değişiklik önerdiği için başka bir politik ittifakın güç kazanmasına yol açmıştır. Yeni hükümetin yapısal ayarlama programının ana ilkelerini değiştirip değiştirmeyeceği kısa süre içinde anlaşılacaktır (muhtemelen değiştirmeyecektir); yine de en azından bu programa bütün boyutlarıyla muhalefet eden bir karşı hareket oluşma aşamasındadır.


Dipnot:

1 Michal Kalecki (22 Haziran 1899 - 17 Nisan 1970), Polonyalı iktisatçı.