ParaMetaParaFinans Bulmacasında
2008 Krizini Anlamak

Praksis Sayı:22, 2010/01

Gaye Yılmaz

Giriş

İlk sinyallerini 2007 yılı başından itibaren ABD'de finans sektöründe veren krizi analiz eden çalışmalarda, "finansallaşma" vurgusunun yoğun biçimde gerekçe gösterildiği ve finansal alan ile üretim alanını birbirinden bağımsız ele alma eğilimlerinin belirginleştiği dikkat çekmektedir. Öte yandan algı farklılaşmasının, sorunun çözümüne yönelik önermeler üzerinde de etkili olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Örneğin, sorun genelde "1980 sonrası yapılandırılmış olan finansal sistemin yarattığı kuralsızlık, karmaşıklık ve şeffaflığın yok edilmiş olduğu büyük bir belirsizlik" ya da "kuralların yetersizliği ve denetimin eksikliği" şeklinde belirlendiği zaman, önermeler de çoğunlukla düzenlemelere odaklanmakta, yapısal olan ise göz ardı edilmektedir.

Bu çalışmanın amacı ise, tarihsel bir perspektifle, para-sermayenin aşın birikimi olgusunun kapitalist üretim ve yeniden üretim süreçlerine yapısal olarak içkin bir dinamik olduğunu göstermek ve 2008 krizini bu bağlamda analiz etmektir. Para-sermaye kavramı, çalışmada, Karl Marx'ın analizlerinden hareketle para işlevini görebilecek bir durumda olan, ve bu durumuyla evrensel satmalına ve ödeme aracı işlevlerini yerine getirebilen sermaye için kullanılacaktır. Dolayısıyla çalışma hâkim değerlendirmelerin sorunlarına işaret ederken eleştirilerini Marx'ın meta üretimi, genişlemiş yeniden üretim ve para-kredi mekanizması üzerine yaptığı analizdeki ilişkisel yöntem üzerinden kurmaktadır. Bu bağlamda, para-sermaye ve üretken sermayeyi birbirinden kopuk olarak ele alan çalışmaların tersine, para- sermaye alanındaki kriz dâhil bütün dönüşümlerin meta üretimindeki gelişmelerle sıkı sıkıya bağlı olduğunun gösterilmesi amaçlanmaktadır. Benzer şekilde çalışmanın temel tezi de finansal alanın "sanal"lığının sınırları olduğu; bu sınırların meta üretiminin kendisi kadar gerçek olduğudur. Dolayısıyla paranın analizine de yer verilen çalışmada, değişim aracı, dolaşım aracı, yığma aracı gibi paranın farklı var olma hallerinin ayrı ayrı analizinden ziyade, bu farklı varoluşları tümdengelimci bir yaklaşımla ortaklaştıran bir yöntemle, paranın bir bütün olarak üretim süreçleriyle ilişkisine odaklanılmaktadır.

Çalışmanın birinci bölümünde 1970'lerden 2000'li yıllara kadar uzanan dönemde meta dolaşımından gelen para-sermayenin genişlemiş yeniden üretime dâhil edilmesini zorlaştıran yapısal koşullar, üretimin coğrafyasındaki değişimler bağlamında analiz edilmektedir. İkinci bölüm, 'finansallaşma' olarak adlandırılan olgunun sistemik kökenlerini sorgulamaya ayrılmıştır. Ek olarak, para-sermayenin finans alanına yönelmesinin sermaye açısından bir tercih olmaktan ziyade, genişlemiş yeniden üretim sürecindeki tıkanıklıktan kaynaklanan yapısal bir zorunluluk olduğu Marx'ın para ve kredi teorisinden hareketle gösterilmeye çalışılmıştır. Üçüncü bölümde, genelde üretimle ilişkisizliğine referansla "sanal" olarak isimlendiren finansal alan, özelde ise hisse senedine ve vadeli kâğıtlara dayalı sermayenin, meta üretimiyle olan ilişkisi kriz bağlamında analiz edilmektedir.

1. 1970'lerden 2000'lere: Birikimin Değişen Coğrafyası ve Sermaye Kompozisyonunda Kırılmalar

Sermayenin yeniden üretiminin analizi, kaçınılmaz olarak krizin analizini de içerir. Bunun nedeni ise, kapitalist üretimin tüm niteliğinin yatırılmış bulunan sermaye-değerin kendisini genişletmesi (yeniden üretimi) ile belirleniyor olmasıdır. Bu süreç, önce elden geldiğince fazla artı değer üretimi, sonra sermaye üretimi ve böylece de artı değerin sermayeye dönüşmesini gerektirir (Marx, 1997b: 76). Dolayısıyla sermayenin kendini nasıl yeniden ürettiğine getirilen herhangi bir açıklama, aynı zamanda (örtük ya da belirtik olarak) yeniden üretimin nasıl ve hangi sebeple gerçekleşip gerçekleşmediği sorusunun da yanıtını verir. Diğer bir deyişle, yeniden üretim sürecinin analiziyle krizin analizi birbirinden koparılamaz (Shaikh, 1978, aktaran Yaman Öztürk, 2008: 78). Bu bağlamda sermayenin 1960'ların ikinci yarısında başlayan kâr oranları düşüş eğilimine kısaca değinmekte yarar vardır.

1960'ların ikinci yarısında başlayan krizi takip eden dönemde ABD ve Almanya'da kâr oranlarında önemli düşüşler gözlenmiştir. Andrew Kilman ABD'deki sabit sermaye getiri oranları artışı için 1941-1956 döneminde yüzde 28.2, 1957-1980 döneminde yüzde 20.4 ve 1980-2004 döneminde ise yüzde 14.2 oranlarını vermektedir (aktaran Choonara, 2009). Bu verilerden hareketle günümüzdeki krizi sağlıklı bir şekilde yorumlayabilmek için sermayenin, 1960'ların ikinci yarısında başlayan kâr oranlan düşüş eğilimine karşı geliştirdiği stratejileri de kısaca hatırlatmakta yarar vardır. Başta üretken sermayenin uluslararasılaşması olmak üzere emek üretkenliğini daha da yükseltmeye odaklanan kalite yönetiminden, esnekliğe ve performans kavramının üretimde başar bir konuma yükselmesine kadar 1970'lerden başlayarak gündeme alınan fakat 1990'lardan itibaren ana eğilim şeklini alan pek çok stratejinin meta üretimini dünya ölçeğinde arttırmayı amaçladığı ortadadır. David McNally (2009), 1970'lerde kâr oranlarındaki düşüş eğilimine karşı geliştirilen yukarıda altı çizili stratejilere referansla genelde meta üretiminin ve bununla birlikte kâr oranlarının 1982 yılından başlayarak artma eğilimine girdiğini belirtmekte; ama bu yükselişin hiçbir zaman 1960'lardaki en yüksek düzeylere ulaşmadığını not etmektedir.

Artan meta üretiminin para-sermayeye dönüşmesi her ne kadar kapitalist sınıf açısından vazgeçilmez bir hedef ise de, bu, sermaye birikimi sürecinin bütünü açısından bakıldığında aslında bir ara hedeftir. Zira, birikimin sürebilmesi için dolaşım sonunda elde edilen para formundaki sermayenin hızla genişlemiş yeniden üretim sürecine sokulması, yani, yeni üretim araçları ve/veya hammaddelerin satın alınması gerekir, öyle ki yeniden üretim kanallarındaki olası bir tıkanıklık paranın yığılmasına (gömüleme) yol açacaktır. Marx, bu bağlamda paranın gömülenme ihtimalinin, kapitalist bir ekonomide genel bir aşırı üretim krizinin önkoşulları olduğunu vurgulamaktadır. Bu, Marx'in genel olan ile tikel olanı birleştirerek ele almasının açıkça avantaj sağladığı bir durumdur. Marx, belli sermayelerin yeniden üretimini ele alırken kullandığı kavramları, kapitalist sistemin yeniden üretimini bir bütün olarak ele alırken kullandığı kavramlardan hiçbir zaman ayırmamıştır (De Brunhoff, 2009: 9). Buna karşın aynı durum, yani, biriken paranın hızla genişlemiş yeniden üretim sürecine sokulması belli sektörlere yapılan sermaye yatırımı miktarlarının büyümesi anlamına geldiği ölçüde kâr oranlarındaki düşüşü devam ettirme ya da tetikleme riski barındırmaktadır. Diğer yandan, üretim ve dolaşımın ölçeği genişleyip dünya düzeyine yükseldiğinde, bir çözüm olarak uygulamaya konan üretken sermayenin uluslararasılaşmasının bile kâr oranlarındaki düşüşü bertaraf edemeyeceği açıktır.1 Çünkü metaların değerleri ile genel kâr oranının belirlendiği düzey ulusal olmaktan çıkıp dünya ölçeğine yükseldiğinde üretimin belli bölümlerinin farklı coğrafyalarda yapılıyor olması, söz konusu sektöre dünya ölçeğinde yapılan sermaye yatırımı miktarının küçülmesini sağlamaz. Yalnızca tekil sermayeler açısından bu belli bölümlerin üretim maliyetlerinin göreli azalmasına yardım edebilir. Ancak üretken sermayede böylesi coğrafi bir bölümlemenin söz konusu olması, elindeki makine parkını bölerek değişik ülkelerdeki tedarikçilere satan kapitalistler açısından bir para girişine tekabül eder. Gerek meta üretimlerinin hızlanması, gerekse üretken sermayenin belli bölümlerinin satışları dolayısıyla EKÜ'lerde (Erken Kapitalistleşen Ülkeler) para-sermaye lehine bozulan sermaye bileşimi, öncelikle finans piyasalarının çeşitlendirilmesini ve derinleştirilmesini zorunlu hale getirmiştir. Öte yandan GKÜ'lerde (Geç Kapitalistleşen Ülkeler) sermaye yatırımı bekleyen her değer yaratma alanı, EKÜ'lerde aşırı biriken para-sermayeyi sürekli olarak emecek bir fırsata dönüşmüştür.

Paranın sürekli olarak yatırım için yeni alanlar keşfetme gereği duyması sermayenin kendini genişletmesinin olmazsa olmaz koşuludur. Gerçekten de incelemeye konu olan dönemin belli uğraklarında, örneğin 1990-1996 döneminde, yeni gelişen piyasalara ("emerging markets") giden yabancı sermaye -ki doğrudan yatırımlar bu akımların bir bölümünü oluşturmaktadır- 50 milyar dolardan 336 milyar dolara yükselirken, kompozisyon da çarpıcı bir şekilde değişmiştir (Tonak, 2000: 34).
Gelişme Yolundaki Ülkelere Sermaye Akımları
(Milyar USD) 2000 2003 2005 2006 2007  
Toplam Sermaye Girişi 300 415 760 1.185 1.929  
Doğrudan Yabancı 212 204 374 464 533  
Sermaye Yatırımı            
Portföy Yatırımı   95 85 201 337 442
Diğer Yatırımlar -7 127 185 384 955  
Kaynak: IMF, Global Financial Stability Report, October 2008.

Yukarıdaki tabloda, üretimin coğrafyasındaki değişim 2000 yılından bu yana GKÜ'lere akan parasal fonlar üzerinden verilmektedir. 2000-2007 yılları arasında EKÜ'lerden GKÜ'lere akan toplam sermaye miktarı 6 kattan fazla artmış; tek başına doğrudan yabancı yatırım olarak giren sermayedeki artış ise 2.5 kattan fazla olmuştur. Toplamdaki artış içindeki en büyük payın yüzde 450 ile portföy yatırımlarına ait olması bir boyutuyla yanıltma riski taşımaktadır. Çünkü bu veri, bir ülkeye portföy yatırımı şeklinde giriş yapan fonların bankacılık ve kredi mekanizmaları üzerinden üretken yatırımların finansmanında da kullanılabileceği gerçeğinin üzerini örtmektedir.

Öte yandan kâr oranları düşüş krizini izleyen süreçte planlanan fakat uygulaması uzun yıllar alan, her biri para-sermayenin yeni değerlenme alanı olmaya aday kamusal hizmetlerin metalaştırılması da sistemin diğer yapısal ihtiyaçlarının yanında bu bağlamda düşünülmelidir. Özellikle 1990'lardan bu yana eskiden devletler tarafından sağlanmış olan sağlıktan, eğitime, ulaşım ve telekomünikasyona kadar pek çok "kamusal" hizmetin hızla piyasaya açılması, aşırı biriken para-sermayenin geleneksel üretim sektörlerinde üretimin ölçeğini genişletmek yerine yeni değer üretme alanlarında kullanılmasını amaçlamaktadır. Ancak bu hedefin karşısında biri bürokratik devlet mekanizmalarının "hantal" yapılarından diğeri ise toplumsal tepkilerden kaynaklanan iki önemli ve geciktirici "engel" bulunmaktadır. Başka bir deyişle, onlarca kamu hizmetinin bir kaç yıl içerisinde metalaştırılmasının mümkün olmadığı açıktır. Günümüz kriz koşullarında para-sermayedeki yığılmanın zemininin oluşmasında ve GKÜ'lere akan fonların arzu edildiği oranda doğrudan yatırım biçimini alamamasında diğer faktörlerin yanı sıra bu gecikmenin etkisi de dikkate değerdir. Söz konusu gecikme ile para formundaki sermayenin yığılmasından kaynaklanan kriz arasındaki ilişkiyi anlaşılır hale getiren pek çok işaret vardır. Son yirmi yılda öne çıkan "innovation", yani, yeni ihtiyaçların ve bu ihtiyaçları giderecek yeni metaların yaratılmasını hedefleyen kampanyalar, Türkiye benzeri GKÜ'lere kredi musluklarının açılması, Afrika ve Asya'da devasa alt yapı ve enerji projelerine start verilmesi gibi stratejiler bunlar arasında sayılabilir. Diğer yandan, GKÜ'lere yönlendirilen muazzam krediler EKÜ'lerde biriken para-sermayenin piyasa değerinin (faiz oranlarının) dip yapmasının önlenmesine; GKÜ'lerde faizlerin düşmesi de, "ulusal paraların değerlenmesi" ve "kalkınma illüzyonunun" yaratılmasına belli ölçüde katkıda bulunmuştur.

G7 (EKÜ) ülkelerinde faiz oranlan, 1985 yılındaki en üst seviyesinden başlayarak 2005 yılına kadar sürekli bir biçimde düşme eğilimi göstermiştir.2 Para-sermayenin değersizleşme eğilimini ortaya koyan bu düşüşün, fonların önemli bölümünün GKÜ'lere aktarıldığı koşullara rağmen yaşandığı hatırlanacak olursa, bu fon aktarımlarının faiz oranlarının EKÜ'lerde tarihi dip yapmasını -tamamen önlemediyse bile- geciktirdiği tespitini yapmak mümkün görünmektedir. Fon transferlerinin GKÜ'lerde bu illüzyonların yaratılmasına bütünüyle değil, ancak dolaylı ve 'belli ölçüde' katkı yapmasının nedeni ise, gerek faizlerin düşüşü gerekse ulusal paraların "değer kazanması" olgularının esas olarak bu coğrafyalarda emek verimliliklerindeki artışlardan kaynaklanmış olmasıdır. Ne var ki bütün bu çabalar dünya piyasalarındaki alım-satım dengesizliğinin aşılmasına yetmemiştir. Çünkü ulusal paraların değer kazanması gerçekte metaların değersizleştiği anlamına gelir. Bu durumda satın alma aracı olarak kullanılan para miktarının toplam içindeki oranı azalır, çünkü metalar ucuzlamıştır, artık aynı miktarlarda meta alımı için daha az miktarlarda para ödemek yeterli olmaktadır. Böylece dolaşımdaki toplam paranın giderek artan bölümleri ödeme aracı (kredi) olarak birikmeye başlayacağı için kredi faizleri düşer. Böylece metalardaki her değersizleşme, onların evrensel eşdeğeri olan parada da bir değersizleşmeye tekabül eder. Bu, dolaşım hacminin genişlediği ancak, dolaşımdan gelen paranın genişlemiş yatırım süreçlerine dâhil edilmemesi yüzünden, giderek ödeme aracı (kredi) formunu aldığı bir durumdur. Marx bu tip durumlar için şu tespiti yapmaktadır:
Dolaşım hacmi bütünüyle artarsa ve alım ile satım arasındaki fark satım lehine artarsa dolaşım aracı şaşırtıcı oranlarda para biçiminde donar ve parasal birikim ortalama düzeylerinin çok üstünde bir düzeye kadar yükselir. Kapitalist gelişmenin daha ileri olduğu ülkelerde, parasal birikimler, banka yedeklerinde toplanırlar (Marx, 1993: 172,173).

Diğer yandan, EKÜ'lerden GKÜ'lere doğru hızlanan para akışları, çeşitli analizlerde "borç köpüğü" adı ile yer almakta ve ABD sermayesindeki büyük genişlemenin 1970'lerin sonundan itibaren dünyada bir "aşırı borçlanma" olgusuna yol açtığı vurgulanmaktadır (BSB, 2008: 33). Gerek borç köpüğü gerekse aşırı borçlanma kavramlarının referans olarak kullanıldığı pek çok çalışmada, borçlanma olgusunun karşı tarafının, yani alacaklı olma halinin, genelde telaffuz edilmediği görülmekte; bu nedenle olgunun kendisi bir sonuç gibi değil de neden gibi ortaya konmaktadır. Buna karşın bir borçtan söz edebilmek için mutlaka bir alacağın da var olması gerekir. Başka bir deyişle alacaklının olmadığı yerde borçlunun da olamayacağı gerçeği sık sık göz ardı edilmektedir. Marx'in, paranın analizi konusunda başlangıç noktası olarak borç ve kredi ağının alınmasını reddetmesi ve bu ikisini iki yanlı yükümlülüklerin ve hakların karşı karşıya geldikleri ve karşılıklı olarak birbirlerini dengeledikleri önemsiz bir devre olarak nitelemesi de aynı kaygıdan kaynaklanmaktadır (De Brunhoff, 2009: 22). Dolayısıyla, aşırı borçlanma olgusunu "aşırı alacaklarıma" diye okumak da mümkündür. Bu ikinci tarz okuma bizi aşırı alacaklanma durumunun nedenlerini düşünmeye zorlayacaktır. Çünkü, borç alan gerçekte ihtiyaç içinde olandır. Bu nedenle bu olguyu pek fazla sorgulama gereği duyulmaması normal karşılanabilir. Ancak alacaklanma halinde bir aşırılaşma söz konusu olduğunda fon sahiplerinin ellerindeki para-sermayeyi üretken biçimde kullanmak yerine neden borç verme eğilimi gösterdikleri sorusunun sorulması gerekmektedir. Bu soruya, "çünkü faiz getirileri üretimden elde edilen kârlardan daha yüksek" şeklinde cevap vermek gerçekliği anlamaya yardımcı olmayacaktır. Zira borç verme ediminin aşırılaşması halinde tıpkı günümüzde de olduğu ve yukarıdaki grafikte de görüldüğü gibi para-sermayenin değersizleşeceği, faizlerin hızla düşeceği açıktır. Asıl soru, para-sermayedeki değersizleşmeye rağmen borç vermedeki aşırılığın neden, nasıl devam ettiğidir. İşte bu soru sorulduğunda, borç köpüğünün ya da borç verilebilir para miktarındaki aşırı büyümenin oluşmasının yapısal kökenlerini açığa çıkarmak olanaklı hale gelecektir.

Toplam üretim düzeyleriyle ilgili olarak onar yıllık verilere bakıldığında 1987- 1996 arasında yüzde 3.3 artan dünya üretiminin 1997-2006 arasında yüzde 3.9 arttığı, başka bir deyişle 1997-2006 döneminde üretim hacminin dünya ölçeğinde bütünüyle genişlediği görülmektedir. EKÜ'lerdeki üretim artışlarının aynı dönemde (1997-2006) sadece yüzde 2.7 düzeyinde kaldığı göz önüne alındığında üretimin coğrafyasının 1990'lı yıllarda nasıl değiştiği de görünür hale gelmektedir.3 EKÜ'lerde üretimin daralmasına karşın para hacminin genişlemesine iki yorum getirmek mümkündür. Bunlardan birincisi, dolaşım alanında dünya ölçeğinde bir tıkanma olmadığı, yani GKÜ'lerde üretilen metaların dünya ölçeğinde paraya dönüşebildiğidir. Üretimdeki yukarıda işaret edilen artışa karşın dolaşımda bir sorun olduğunu ve krizin bu nedenle çıktığını ileri sürmek gerçekten kolay görünmemektedir. Zira, eğer böyle olsaydı bu aynı zamanda parasal daralma, dolayısıyla, yeni üretim aracı ve hammaddelerin de satın alınamaması anlamına geleceği için üretim ölçeğinin daha kriz öncesi süreçte küçülmüş olması gerekirdi. İkincisi ise EKÜ'ler ve GKÜ'ler arasındaki borçlanma-alacaklanma döngüsü ile ilişkilidir. GKÜ'lere kredi olarak akan dış fonlarla satın alınan üretim araçları ve üretim nesneleri (hammaddeler) emek gücü tarafından metalara dönüştürülmekte ve metaların satışından elde edilen para-sermayenin bir bölümü faiz artı anapara şeklinde alacaklı konumdaki EKÜ'lere geri dönmektedir. Böylece, EKÜ'lerdeki para hacmi, üretim hacmindeki göreli daralmaya rağmen genişleyebilmektedir.

2. Birikim sürecinde gerçekliği algılamanın bir vasıtası: Para ve Para-sermaye etrafında yaratılan sis bulutunu kaldırmak

Paranın doğasını belirlemek amacına yönelen bir hareket noktası, paranın kapitalizmdeki somut şekillerine ve rolüne bakmaksızın, bir "tümdengelim" analizi olmalıdır. Bu, paranın rolüne ilişkin anlayışımızı engelleyecek olan ve parayı metalar ve sermaye ile birbirine karıştırmamıza yol açacak iki hatanın önüne geçmemizi mümkün kılmalıdır (De Brunhoff, 2009: 15).

Kriz sürecinde yapılan çalışmaların büyük bir bölümünde meselenin yalnızca finansal boyutuna odaklanıldığı dikkat çekmektedir.4 Buna karşın asıl üzerinde durulması gereken husus finansal alandaki büyümenin yapısal kökeni ve gerçek birikim sürecine yansımalarıdır. Finans kapital, üretken sektörde yaratılan değerlerdeki büyümenin çok ötesine geçen oranlarda büyüyebilir. Fakat bu süreç, asla sonsuza kadar devam edemez. Çünkü, finans alanında yeni değerler yaratılması mümkün değildir ve finansal kârlar ekonominin üretken sektörlerinden sağlanmak zorundadır. Bu nedenle kriz, özellikle üretken sermayenin finans kapital tarafından yazılan çekleri nakite dönüştürmek zorunda kaldığı durumlarda "değer yasasının, finans kapital tarafından bozulan dengeleri yeniden kurması" olarak okunabilir (Choonara, 2009).

Para ve birikime dair bir analizde "sermaye" kavramının ekonomi politiği de önem kazanmaktadır. Toplumun algılamasında, bireylerin ellerinde olan ve geçim mallarını satın almak üzere bekletilen paranın da sermaye olarak ifade edilmesi oldukça sık karşılaşılan bir durumdur. Buna karşın mevcut ve işlev halindeki sermayenin bir kısmı piyasada paraya çevrilmeyi bekleyen metalar halinde, diğer bir kısmı üretim öğelerine tekrar çevrilmeyi bekleyen elde mevcut para formunda, üçüncü kısmı ise kısmen piyasadan satın alınan ham ve yarı mamul maddeler, üretim araçları, makineler vb. sabit sermaye biçiminde, kısmen de henüz yapım sürecinde olan ürünler biçiminde doğrudan üretim süreci içinde bulunur (Marx, 1997c: 102, 103).

Marx'a göre para, ilişkiler sistemine, para şeklindeki kendine özgü özel haliyle dâhil olan toplumsal bir üretim ilişkisidir (De Brunhoff, 2009: 17). Nitelik ya da biçim açısından paranın yararlılığının sınırı yoktur. Yani, para her metaya doğrudan çevrilebildiği için maddi servetin evrensel temsilcisidir. Ama, aynı zamanda, her fiili para toplamı miktar olarak sınırlıdır, dolayısıyla, satın alma aracı olarak bu miktarla sınırlı bir yararlılığı vardır. Paranın nicel sınırlılığı ile nitel sınırsızlığı arasındaki bu karşıtlık, para yığıcısı için sürekli bir mahmuz işlevi görür. Meta üretimi kendisini yeterince yaygınlaştırdığında, para, metaların dolaşım alanı ötesinde ödeme aracı olarak hizmet etmeye başlar ve bütün sözleşmelerin evrensel konusu olan meta halini alır. Buna karşın para, maddi biçimi aynı zamanda soyut insan emeğinin doğrudan doğruya toplumsal cisimleşmiş biçimi olan meta niteliğini, ancak dünya pazarlarında kazanır. Ve meta biçimine girmedikçe, para sermayeye dönüşmez (Marx, 2000a: 136, 138, 144, 146). Metaların dolaşım sürecinin hareketi, dolayısıyla, dolaşım aracı olarak paranın hareketinde, -para dolaşımında- kendini gösterir (Marx, 1993: 129).

Bu döngünün teorik açıklaması ile ilgili olarak, Marx, kredi sisteminin yetkinleşmesiyle, yani genellikle kapitalist üretim sisteminin yetkinleşmesiyle paranın ödeme aracı olarak görevinin, paranın satın alma aracı ve para yığma unsuru olarak işlevlerinin zararına genişlik kazandığı, yani paranın giderek daha çok ödeme aracı olarak kullanılmaya başladığı tespitini yapmaktadır. Bu tespite göre paranın ne ölçüde özellikle ödeme aracı haline geldiği, değişim değerinin üretimi genişliğine ve derinliğine hangi ölçüde ele geçirdiğini gösterir (Marx, 1993: 180).

Yığma paranın esas olarak para ticaretinden kaynaklandığı, hatta, üretimdeki kâr oranları azaldığı için sermayenin giderek daha fazla kazanç elde edeceği finans alanına yöneldiği sanısı oldukça yaygındır. Finans alanının para ticaretinin yapıldığı bir ortam olması gerçekliğine karşın, yalnızca meta dolaşımının sırf bir sonucu ve görüngüsü olan para dolaşımını sağlayan şeyin para ticareti olmadığı açıktır. Zira tüm para dolaşımı, hacim, biçim ve hareket olarak, meta dolaşımının sırf bir sonucudur ve bu da kapitalist açıdan yalnızca sermayenin dolaşım sürecidir. Öte yandan para ticaretinin sağladığı şey, yalnızca para dolaşımının teknik işlemlerini toplu, kısa ve basit hale getirmektir. Para ticareti para yığmayı oluşturmaz. Bu yığma, isteyerek yapıldığı sürece, -yani kullanılmayan sermayenin ya da yeniden üretim sürecindeki bir bozukluğun ifadesi olmadığı sürece- onun oluşumunun ekonomik asgariye indirgenebileceği teknik oranları sağlar. Çünkü, bütünüyle kapitalist sınıf için kullanıldığında, yedek satın alma ve ödeme aracı fonları, her kapitalistin bu işi kendisi yapması halinde olması gerekenden daha fazla olmak zorunda değildir (Marx, 1997c: 282). Sermayenin gerçek hareketinde sermayenin dönüşü, dolaşım sürecindeki bir evredir. Para önce üretim araçlarına çevrilmiştir, üretim bunları metalara dönüştürür; metaların satışı ile bunlar tekrar paraya çevrilir ve bu biçim içersinde başlangıçta para şeklinde sermaye yatıran kapitalistin eline döner. Ancak, faiz getiren sermayede gerek paranın elden çıkartılması gerekse geri dönüşü sermaye sahibi ile karşı taraf arasındaki yasal işlemin sonucudur. Dışarıdan bakıldığında burada yalnızca elden çıkarma ve geri dönüş görünür, arada olup bitenler silinip yok olmuştur. Paranın sermaye olarak borç verilişinden yine para biçiminde kendi çıkış noktasına geri dönüşüne kadar geçen sürede -para sermaye devresini de kapsamak üzere- sermayenin işlevlerini yerine getirmesi varsayılır (Marx, 1997c: 307).

Para, ancak sermaye olarak borç verildiğinde meta formunu alır. Çünkü borç verenin devrettiği şey aslında bir kullanım değerine karşılık düşer (Marx, 1997c: 309). Emek gücünde olduğu gibi, paranın kullanım değeri, burada, onun değer yaratma yetisi, içerdiğinden daha büyük bir değer yaratma özelliğidir. Para, para olarak, kendi kendini genişleten potansiyel değerdir. Bu acayip meta, satış biçimi olan bu özelliği nedeniyle borç verilmektedir (Marx, 1997c: 344). Marx'in, para için "emek gücü" benzetmesi ve "acayip meta" kavramını kullanmasından, tıpkı emek gücü gibi paranın da özünde bir meta olmadığı, ya da yalnızca sermaye olarak borç verildiğinde meta kılığına girdiği sonucunu çıkarmak mümkündür. Marx, para için "içerdiğinden daha büyük bir değer yaratma yetisi" tanımı yaparak, aslında paranın sermaye olarak kullanılmasına gönderme yapmaktadır.

Metalar kendi değişim değerlerini evrensel olarak para biçiminde ifade ettiklerine göre, para da kendi değişim değerini bütün metalarda ifade eder (Marx, 1993: 88). Bu gerçeklik, özünde, metanın biri değer sıfatı diğeri ise doğal varlığı olmak üzere sahip olduğu ikili niteliğinden beslenmektedir. Marx bu niteliksel farklılaşmayı şöyle ifade etmektedir:
Öyle ki değer sıfatıyla meta, paradır. Bu nedenle metanın değeri metanın doğal varlığından ayrı bir varlığa kavuşabilir, yalnız kavuşabilir değil, kavuşmak zorundadır. Çünkü birer değer olarak metalar birbirlerinden sadece nicelik olarak ayrılırlar; bu nedenle metanın da kendi değerinden nitelikçe farklı olması gerekir. Gerçekten de bir değer (para) olarak her meta eşit bölümlere ayrılabilir; oysa doğal varlığı için bu söz konusu değildir. Bir değer olarak meta, istediği kadar başkalaşım ve varoluş biçiminden geçsin, aynıdır; oysa gerçekte metalar sadece farklı oldukları ve farklı ihtiyaç sistemlerini karşıladıkları için mübadele edilirler. Bir değer olarak meta geneldir; gerçek bir meta olarak ise tikeldir. Bir değer olarak meta her zaman için mübadele edilebilme kapasitesine sahiptir; gerçek mübadelede ise ancak belli koşullara uyduğu taktirde mübadele edilebilir (Marx, 1979: 205,206).

Kapitalistler arası ticarete meta ve para, meta dolaşım alanını terk etmeden elden ele geçer. Ancak, kapitalistlerle tüketiciler arasındaki ticaretle meta, dolaşım alanını terk eder ve tüketim alanına girer (Clarke, 2009: 124).

Bu çerçevede para sermayeye olan talep, dolayısıyla "sermayenin değeri", kâr düştüğü halde bile yükselebilir; para sermayenin göreli arzı daralır daralmaz, "değeri" yükselir (Marx, 1997c: 372). Kuşkusuz bunun tersi de doğrudur, yani para sermayenin göreli arzı genişlediğinde "değeri" düşer. Bu durumda, öncelikle para sermayenin göreli arzının hangi koşullarda genişlediğine bakmamız gerekir. Bir yandan sermayenin serbest kalması ve bağlanması, öte yandan sermayenin değerinin yükselmesi ve düşmesi arasındaki ilişki söz konusu olduğunda bu kavramların her birinin neye tekabül ettiğinin anlaşılması önemlidir. Değer yükselmesi ve düşmesi, belli bir sermayenin belli genel ekonomik koşullar sonucu değer olarak yükselmesi ya da düşmesidir. Bunun anlamı, bir sermayenin değerinin, bu sermaye tarafından çalıştırılan artı emek nedeniyle kendisini genişletmesi olayından bağımsız olarak düşmesi ya da yükselmesidir (Marx, 1997c: 102, 103). Bu duruma verilebilecek en belirgin örneklerin başında 1990'li yılların başından beri EKÜ'lerden GKÜ'lere akan fonların girdikleri ekonomilerde ulusal paraların değerleri üzerinde yarattığı etkiler sayılabilir. Bu ülkelere yönelen fonlar bütünüyle üretken yatırımlarda kullanılmasa bile dolaşımdaki ulusal para miktarını azaltıcı bir etki yapmakta5 ve sermayenin artı emek dolayısıyla kendini genişletmesinden bağımsız olarak ulusal paraların değerlenmesini sağlamaktadır. Sermayenin bağlanması, üretimin aynı ölçekte devam edebilmesi için ürünün toplam değerinin bazı kısımlarının değişmeyen ve değişen sermayenin öğelerine tekrar çevrilmesidir. Sermayenin serbest kalması ise eğer üretim daha önceki ölçekte devam edecek ise, ürünün toplam değerinin belli bir zamana kadar değişmeyen ya da değişen sermayeye tekrar çevrilmesi gereken kısmının, başka yerde kullanılabilir fazlalık haline gelmesi durumudur (Marx, 1997c: 102,103). Mevcut para miktarının, yığılan ve dolaşımda bulunan paraya bölünmesindeki oran sürekli değişmekle birlikte, toplam para miktarı, daima, yığılan para ile dolaşan paranın toplamına eşittir. Bu para miktarı toplumun giderek biriktirdiği yığılı parasıdır.

Yukarıda da belirtildiği gibi bir sermayenin değeri, bu sermaye tarafından çalıştırılan artı emek nedeniyle kendisini genişletmesi dolayısıyla da değişir. Bu, meta üretiminin hızlanması ve buna bağlı olarak meta değerlerinin ve piyasa fiyatlarının düşmesi ölçüsünde para-sermayede bir değerlenme gibi görünür. Çünkü böylesi bir durumda, aynı para ile eskiye oranla daha fazla miktarda meta satın almak mümkündür. Toplumun bu tip durumlardaki genel algılaması, "paranın değer kazandığı" şeklindedir. Oysa, gerçekte, para değer kazandığı için değil, metalar değerlerinden kaybettiği için daha az para ile daha fazla meta satın alınabilmektedir.

Öte yandan dolaşan para miktarı, yalnızca metaların gerçekleştirilecek fiyatlarının tutarı ile belirlenmez; aynı zamanda, paranın dolaşım hızı (velocity), yani meta fiyatlarını gerçekleştirme görevini yerine getirme hızı ile de belirlenir. Aynı para, aynı gün içinde on satın alma yaparsa, dolaşımda bulunan aynı paranın on katı büyüklüğündeki bir paranın bir günde yaptığı tek bir satın almayla aynı işi görüyor demektir (Marx, 1993: 133). Basit para dolaşımının yüzeysel ve şekle bağlı niteliği kesin olarak, dolaşım araçlarının sayısını belirleyen bütün etkenlerin, yani dolaşımdaki metalar kitlesinin, fiyatlardaki düşüş ve yükselişin, aynı zaman içinde birlikte yer alan alım ve satımlar sayısının, paranın başlangıç noktasına dönüş hızının, özetle, metalar âleminin başkalaşma sürecine bağlı olduğu olgusunda kendini gösterir. Bu metalar âleminin başkalaşım sürecinin kendisi ise bütünüyle üretim tarzının niteliğine, nüfus sayısına, kent ile kır arasındaki ilişkiye, ulaştırma, taşıma araçlarının gelişmesine, işbölümü derecesine, kredi vb. kısacası paranın basit dolaşımının dışında olan ve ancak dolaşımda yansısını bulan durum ve koşullara bağlıdır. Dolaşım hızı belli olduğunda, dolaşım araçları kitlesi, bu durumda, yalnızca metaların fiyatları tarafından belirlenir (Marx, 1993: 134,135). Dolayısıyla, genelde basit bir biçimde "finansal alan" olarak tanımlanan kavram, gerçekte temelini üretimin toplumsal ilişkilerinden alan ve meta üretimine dayalı kapitalist toplumsal yapıdan yalıtılması mümkün olmayan bir olgudur.

Dolaşımdaki para miktarı, meta fiyatları toplamına ve dolaşım hızındaki değişmelere bağlı olduğu için, bunun sonucu olarak dolaşım araçları kitlesinin küçülüp büyümeye elverişli olması gerekmektedir. Kısacası, dolaşım sürecinin gereksinimlerine göre para, dolaşım aracı olarak kimi zaman sürece pompalanmalı, kimi zaman ise süreçten çekilmelidir (Marx, 1993: 136). Kuşkusuz devletler, pekâlâ istedikleri kadar kâğıdı, istedikleri her türlü para adı altında dolaşıma sokabilirler. Ancak onların denetimi bu mekanik eylemle sınırlı kalır. Dolaşıma sokulmuş olan kâğıt para, dolaşımın kendi içkin yasalarının doğaldan etkisi altına girer (Marx, 1993: 152). Kriz koşullarında sınırsız miktarda para basarak krizin üstesinden gelme çabası, krizin üretim orantısızlığında yatan nedenini ortadan kaldırmak için bir şey yapmayacak, sadece enflasyonu kışkırtacaktır (Clarke, 2009: 149). Benzer şekilde günümüzde de aşırı para yığılmasından kaynaklanan krizi aşmak için devletlerin faiz arttırma, yani piyasadan para çekme yoluna gitmesi, hem yatırım, istihdam, üretim dengelerini daha da tahrip edecek hem de enflasyona yol açacaktır. Bugün EKÜ'lerde krize karşı uygulanan politikalarda faizlere müdahale ve benzeri hiçbir doğrudan para politikası aracı görülmezken; aksi yönde, yani tasarrufları değil tüketimi arttırmaya odaklı görece dolaylı stratejilere daha fazla rağbet ediliyor olması da dolaşımın kendi içkin yasalarının doğrudan etkilerini bertaraf edebilmek içindir.

Sürekli dalgalanan piyasa faiz oranına gelince, bu tıpkı metaların piyasa fiyatı gibi her an sabit bir büyüklük olarak bulunur. Çünkü, para piyasasında bütün borç verilebilir sermaye, toplu bir kitle olarak faal sermayenin karşısında yer alır. Böylece bir yanda borç verilebilir sermaye arzı ile öte yanda buna olan talep arasındaki bağıntı, faizin herhangi bir andaki piyasa düzeyini belirler. Kredi sistemindeki genişleme ve bununla birlikte sanayiciler ile tüccarların toplumun bütün sınıflarının tasarrufları üzerinde bankerler aracılığı ile kurdukları gittikçe artan denetimleri ve para sermaye olarak iş görebilecek bu tasarrufların miktar olarak gitgide yoğunlaşması da faiz oranı üzerinde ayrıca bir baskı yaratır (Marx, 1997c: 322). Toparlamak gerekirse, faiz oranı genellikle kâr oranı ile sınırlıdır. Ancak bu sınır, öteki sermaye biçimlerinden farklı olarak para sermayenin arz ve talebi ile belirlenir. Para sermayenin arzı, ya da dolaşım araçları kitlesinin büyüklüğü ise, paranın dolaşım hızı sabit kabul edildiğinde doğrudan meta fiyatları tarafından belirlenir. Diğer yandan maddi sermayenin arzı ile para sermayenin arzı arasında örtük bir ilişki bulunduğu hiç kuşkusuz doğrudur. Bunun gibi, sanayi kapitalistinin para sermayeye olan talebi, fiili üretim koşullan ile belirlenir (Marx, 1997c: 371). Özetlenecek olursa, artı değer ve kârla olan nesnel ilişkisine karşın, faiz oranı, kâr oranındaki dalgalanmalardan tamamen bağımsız bir eğilimi de içinde taşır. Buna iki ana neden yol açar:

  • Bir ulus zenginlik yolunda ilerledikçe, atalarının emeği sayesinde, kendilerini yalnız faizleri ile rahatça yaşatabilecek birikmiş bir paranın sahipleri halinde bulan bir sınıf insan türer ve bunlar gitgide artar. Rantiyeler sınıfı ne denli çoğalırsa, borç sermaye verenler sınıfı da o denli artar, çünkü bunlar bir ve aynı sınıftır.
  • Kredi sistemindeki genişleme ve bununla birlikte sanayiciler ile tüccarların toplumun bütün sınıflarının tasarrufları üzerinde bankerler aracılığı ile kurdukları gittikçe artan denetimleri ve para sermaye olarak iş görebilecek bu tasarrufların miktar olarak gitgide yoğunlaşması da faiz oranı üzerinde ayrıca bir baskı yaratır (Marx, 1997c: 318).

Fiili üretim koşullarının oluşumunda, sermayenin organik bileşimindeki yükselmeden emeğin yetkinlik derecesine, yatırım sermayesinin bolluğu ya da kıtlığından, teknoloji düzeyine ve pazar olanaklarına kadar bir dizi belirleyici faktörün öne çıktığını söylemek mümkündür. Tekil sermayelerin sürekli olarak kâr oranı düşük (organik bileşimi yüksek) sektörlerden kâr oranının görece yüksek olduğu sektörlere geçmesi, her tekil sektördeki üretim koşulları üzerinde belirleyici bir etkiye sahiptir. Faal sermayenin, borç verilebilir sermayeye olan talebindeki artış ve azalışları belirleyen, çoğunlukla üretim süreçlerinden kaynaklanan çeşitli koşullar vardır. Örneğin, üretim sektörlerinde sermayenin organik bileşiminin yükselmesi dolayısıyla ortalama kâr oranındaki düşmeler, tekil kapitalistleri kendi sektörlerine artan oranda yatırım yapmaktan alıkoyar ve organik bileşimin görece düşük olduğu farklı sektörlere yatırım yapmaya iter. Farklı sektörlerde de organik bileşimin yükselmesine yol açan bu sürecin sonunda ise, sıra, yeni değer üretimi alanlarının yaratılmasına gelir. Ancak, yeni değer üretimi alanlarının yaratılması tamamen insanın doğa ile kurduğu ilişkideki aşamalara bağlıdır. Emeğin doğa ile kurduğu ilişkinin, yani, yeni ihtiyaçların ve bu ihtiyaçları tatmin edecek yeni metaların üretilmesinin sınırına gelindiğinde ya da bu yeni üretimlere arzu edilen hızda başlanamadığında borç verilebilir sermayedeki yığılmanın, bu sermayeye olan talebin azlığı karşısında sürdürülemez boyutlara ulaştığı görülür.6
"Eğer, kapitalistlerin çok büyük bir kısmı, sermayelerini para sermayeye çevirecek olsaydı para sermayede korkunç bir değersizleşme, faiz oranında müthiş bir düşme olurdu. Öyle ki pek çok kapitalist faizle birikimlerini sürdüremeyecek hale gelir ve tekrar sanayi kapitalisti haline gelmek zorunda kalırlardı" (Marx, 1997c: 332).

Yukarıdaki alıntıda, Marx'ın daha çok kapitalistlerin keyfi ve iradi kararları sonucunda para sermayeye yönelmelerinin birikim sürecine nasıl yansıyacağına dair tespitini sistemin yapısal zorunluluklarına da uygulamak mümkündür. Örneğin, kapitalistler, hazır durumdaki para sermayeyi üretken forma dönüştürmenin olanaklarından mahrum bulunduklarında da para sermayede korkunç bir değersizleşme, faiz oranında müthiş bir düşme olur. 2008 krizinde de tam bu yaşanmıştır.7

Benzer şekilde Chris Harman da 1929 yılındaki dünya bunalımı sırasında bazı şirketlerin yeni kâr kaynakları bulma çabasına giriştiğini anlatmakta ve 1990'ların sonlarında Telecom ve Dotcom'daki patlamayı anımsatan bir durumun, o dönemde radyo vericilerinin üretimi alanında yaşandığını belirtmektedir. Öyle ki 1920'lerin koşullarında yeni olan radyo vericisi üretimi birkaç ay içersinde üç kat büyümüştür (Harman, 2009).

Dünyada, özellikle son birkaç yıldan beri öncelikli bir sermaye stratejisi halini alan kamu-özel ortaklığı (public-private-partnership), su, enerji ve ulaşım gibi muazzam ölçekte sermaye yatırımı gerektiren sektörlerin öne çıkması, faiz oranlarında kriz koşullarında da devam eden hızlı düşüşlerin yaşanması dünyada oluşan para-sermaye fazlalığını ve krizin boyutlarını görünür hale getirmektedir. Para- sermayenin genişlemiş yeniden üretime ya da yeni üretimlere gitmeyen bölümleri, artan mevduatlar halinde Bankalara geri dönerler, kullanılmayan sermaye bolluğu, faiz oranını asgari düzeye düşürür. Bu durum, ya yüksek fiyatların geri gelmesine, ya yeni bir üretim kolunun hareketsiz duran parayı tekrar hizmete sokmasına, ya da yabancı hisse senetlerine veya yabancı mallara yapılan yatırımlar yoluyla emilmesine kadar sürer (Marx, 1997c: 367). Bankalar, tüm ticaret âlemi adına borç para topladıkları için, borç alanları borç verenler karşısında toplamış olurlar. Dolayısıyla, bir banka, bir yandan borç verenlerin toplaşmasını öte yandan da borç alanların para sermayesinin toplaşmasını temsil eder. Bankaların kârı, genel olarak, borçlanırken ödedikleri faizin borç verirken aldıkları faizden daha düşük olmasından kaynaklanır. Bankalar, üzerinde tasarrufta bulundukları borç verilebilir sermayeye çeşitli yollardan ulaşır. Bunun birinci yolu, sanayici kapitalistlerin kasadarları olarak her üreticinin ve tüccarın yedek fon olarak bulundurmak zorunda olduğu ya da ödemelerden gelen para sermayenin bankaların ellerinde toplanmasıdır. Böylece bu fonlar, borç verilebilir sermayeye çevrilmiş olur. Bu, aynı zamanda, her biri kendi başına para sermaye olarak iş görecek durumda bulunmayan küçük miktarların büyük para kitleleri halinde bir araya gelmesi anlamını taşır.8

Buradan hareketle bankacılığın bir amacının da meta ticaretini kolaylaştırmak olduğu hatırlandığında spekülâsyonu anlamak da mümkün hale gelmektedir. Çünkü ticareti kolaylaştıran her şey spekülâsyonu da kolaylaştırır. Ticaret ile spekülâsyon bazı hallerde öylesine sıkı fıkıdırlar ki, hangi noktada ticaretin bitip hangi noktada spekülâsyonun başladığını anlamak olanaksızdır (Marx, 1997c: 357). Fazla sermaye kârlı çıkış yolları aradığı için spekülâsyon ve aşırı ticaret sadece aşırı üretimin belirtileridir. Krizin kendisi önce spekülâsyon alanında patlak verir ve ancak ondan sonra üretim alanındaki hâkimiyeti ele geçirir (Clarke, 2009: 132). Diğer yandan banka bulunan yerlerde, sermaye daha kolay ve daha düşük faiz oranı ödeyerek elde edilir. Ucuz sermaye ise spekülâsyonu kolaylaştırır (Marx, 1997c: 357).

3. Finansal Sanallığın Sınırları: Hisse Senedine ve Vadeli Kâğıtlara Dayalı Sermaye

Bir bütün olarak finansal çevrim, esas itibarıyla sanayi kapitalistlerinin ve tüccarların nakit para talebine bağlıdır. Üretim ve gelirler artarken, gelir ödemelerinde kullanılan para miktarı da artar (De Brunhoff, 2009: 127). Tekil kapitalistlerin üretim sürecine yatırdıkları toplam sermayenin bir bölümünü hisse senetleri formunda piyasada satmaları borsa sisteminin temelini oluşturmaktadır. Bu işlemde sermayesinin belli bir bölümü üzerindeki mülkiyet hakkından vazgeçen kapitalistler, bu vazgeçme halinin karşılığını para-sermaye olarak alırlar. Ancak, bu kez sattıkları ürettikleri metalar değil, üretkenliği devam eden sermaye, yani üretim araçları, üretim nesneleri ve üretici güçler üzerindeki sahipliklerinin belli bir bölümüdür. Sermaye (hisse senedi) satışından elde ettikleri parayı tekrar üretime yatırdıklarında üretimin ölçeği genişler, daha fazla meta üretilir ama bu fazlalık, artık, hisse senedine dönüşmüş mülkiyet hakkı üzerinden başkaları ile paylaşılmak zorundadır. Dolayısıyla, şirketlerin kendi sermayeleri üzerindeki denetimleri borsada sattıkları sermaye kısmı oranında azalırken; bu sermaye tarafından boyunduruk altına alınan emeğin kontrolü de aynı oranda başka kapitalistlerle paylaşılmış olur. Başka bir deyişle yatırılmış sermayenin bir bölümünün mülkiyeti şirket sahibi ana firmada kalırken; kalan bölümü de hisse senetlerini borsada satın alan tekil yatırımcılar ya da başka şirketlerin eline geçmiş olur. Choonora, bu durumu şöyle ifade etmektedir: "Eğer, örneğin, üretken bir işletmenin hisse senetlerinden söz ediyorsak, bu kağıtlar yalnızca söz konusu sermayeyi temsil eden bir mülkiyet hakkıdır" (Choonara, 2009).

Öte yandan hisse senetlerinin piyasa değeri kısmen spekülatiftir. Çünkü, bu yalnız fiili gelir ile değil, aynı zamanda önceden hesaplanan, beklenen gelir ile de saptanmıştır (Marx, 1997c: 415). Buradan hareketle hisse senetlerinin nasıl olup da borsa işlemleri sırasında günlük, hatta pek çok durumda anlık olarak fiyat değişikliğine tabi olduklarını anlamak mümkündür. Bir metanın kendisinin, örneğin bir gayrı menkulün piyasa fiyatı ancak uzun vadelerde değişiklik gösterdiği halde, sürekli olarak kendini genişleten sermayeyi mülk edinme hakkının fiyatındaki değişikliklerin asıl kaynağı, sermayenin kendini genişletme yetisi, yani mülkiyetin dayandığı işyerlerinde değer üretimine devam eden emek gücüdür. Böyle olduğu için şirketler, -zorunlu olmadıkça- sermayelerinin yüzde 35 ya da 40'ından daha büyük bir kısmını satmama eğilimi gösterirler. Aynı nedenden ötürü, borsada işlem gören hisse senetlerinin toplamı hiçbir koşulda tüm sermaye varlıklarının toplamına eşit olamaz; her zaman ondan çok daha az olur. Bunun bir diğer nedeni ise sermayenin eşitsiz ve bileşik gelişiminden kaynaklanır. Özellikle üretken sermayenin hızla uluslararasılaştığı son 20 yıllık süreçte tekil üretimlerin ölçeği küçülmüş ve GKÜ'lerde tedarik zincirinin halkaları olarak faaliyet gösteren küçük firma sayısındaki artışla birlikte borsa sistemi içindeki sermaye miktarlarını arzu edilen düzeylerde büyütmek mümkün olmamıştır. Küçük ve orta ölçekli işletmeler, borsa kotuna girmeleri için gerekli kıstasları sağlayamadıkları için kotasyon dışında kalmaktadırlar.

Hisse senetlerinin fiyat hareketleri ile para piyasaları arasındaki ilişkide ise, para piyasasındaki her genişleme hisse fiyatlarını yükseltir; buna karşılık her daralma hisse senedi fiyatlarını düşürür. Çünkü, para arzı daraldığında hem faiz oranları yükselir, hem de likidite darlığından ötürü hisse senedi satışları hızlanır. Tersi durumda, yani para arzı genişlediğinde ise faizler düşerken hisse senedi fiyatları yükselir (Marx, 1997c: 415). Borsa fiyatları ile para arzı arasındaki ilişkinin de algı üzerindeki izdüşümleri farklı olmaktadır. Bu farklılığı Mahfi Eğilmez'in cümlelerinden izlemek olanaklıdır:
Normal olarak fiyatı yükselen mal ve hizmetlere talep düşer. Bunun sonucunda da fiyatlar düşer ve denge yeniden rasyonel bir düzeyde oluşur. Hisse senedi, tahvil gibi kâğıtları da birer mal gibi kabul etmek gerekir. Dolayısıyla, rasyonellik kuralı burada işlerse bunların fiyatlarının yükselmesi halinde bunlara olan talebin düşmesi gerekir. Oysa böyle olmuyor. Tam tersine bunların fiyatları arttıkça talebi de artıyor. Bu gelişim, piyasanın rasyonellik sağlama fonksiyonunun belirli alanlarda işlemediğini gösteriyor. İşte balon dediğimiz şey böyle oluşuyor. Yani sanal değerle reel değer arasındaki farkın giderek büyümesi balon yaratıyor (Eğilmez, 2009: 100).

Yukarıdaki alıntı, olgusal açıdan bir gerçekliği yansıtmakla birlikte finans kapital söz konusu olduğunda arz ile talebin nasıl bir değişikliğe uğradığının analize dâhil edilmediği görülmektedir. Hisse senedi, tahvil gibi kâğıtlar birer mal gibi kabul edildiğinde bunların piyasa ilişkilerinde arzı temsil ettiği açıktır. Bu kâğıtların karşısındaki talep ise para formundaki sermayeden gelmektedir. Dikkat edilecek olursa, meta piyasalarında aşırı üretim söz konusu olduğunda metaların arzında bir aşırılıktan bahsedilmektedir. Buna karşın aşırı üretilen metalar dolaşım sürecinin sonunda paraya dönüştüklerinde finans piyasalarında artık arzı değil tam tersi talebi temsil etmeye başlarlar. Eğilmez'in "finansal kıymetlerin fiyatı arttıkça talebi de artıyor" şeklindeki tespitinin arkasında da bu kıymetlerin arzının sınırlı olması; buna karşın talebin (para) sınırsız olması gerçeği yatmaktadır. Diğer bir ifadeyle, metaların üretimindeki aşırı arz sorunsalı finansta kendini aşırı talep sorunu biçiminde ortaya koymaktadır. Öyle ki, finansta sınırlı olan talep değil, arz (menkul kıymet arzı); aşırı olan ise arz değil taleptir (paranın menkul kıymete olan talebi). Bu bağlamda, Eğilmez'in "piyasanın rasyonellik sağlama fonksiyonunun -yalnızca- belirli alanlarda işlemediği" yolundaki tespitine katılmamız mümkün değildir. Tam tersine, kapitalist üretimin kendisi irrasyonel olduğu için onun finansa yansımasında da "köpükler" oluşmaktadır. Hatta, aksi durumda, para-sermayenin aşırı birikiminden kaynaklanan kriz olgusunun da söz konusu olmayacağını belirtmemiz gerekir. Şöyle ki, eğer finansal alan kendi temelini üretimden almıyor olsaydı, aşırı biriken paranın finansta absorbe edilmesi gibi bir güçlük olmayacak; finansta üretimden bağımsız, tamamen sınırsız bir arz yaratmak mümkün olabilecekti. Böylece aşırı üretime konu metaların dolaşımda paraya dönüşmesiyle ortaya çıkan finanstaki aşırı talebin (para-sermaye) ihtiyaç duyduğu miktarda kâğıt basılacak; diğer bir deyişle, hem arz hem de talep aşırı olacağı için bir kriz durumu söz konusu olmayacaktı. Bu durum, finans alanındaki arzın basit bir matbaa işlemine indirgenmesi anlamına geleceği için basılan kâğıtlar herhangi bir değeri temsil ermiyor olacak; bu da finansal sermayenin ortadan kalkması anlamına gelecekti.

Geleneksel sektörlere yapılan sermaye yatırımlarının sınırının, kâr oranlarının düşme eğilimi tarafından belirlendiğini bu çalışmanın önceki bölümlerinde belirtmiştik. Yeni metalaştırılacak alanların da giderek azalması dolayısıyla hızla büyüyen para sermayenin hisse senedi piyasalarında aşırı ölçüde değerlenmeye yol açması kaçınılmaz hale gelir. Bu süreçte, üretimin ölçeği daralmadığı yalnızca sabit kaldığı için dolaşımdan gelen ve tekrar üretim araçlarına döndürülemeyen parasal bir fazlalık süreklilik halini alır. Dolaşımda tıkanıklık olmadığı sürece devam eden bu parasal yığılma sürekli olarak borsalara, hisse senedi alımlarına yönelir. Bu yönelimin hızı, borsaya yeni giren şirketler tarafından arz edilen hisse senetlerindeki artış hızından daha fazla olduğu için hisse senedi piyasalarında bir aşırı değerlenme durumu baş gösterir. Hisse fiyatları ve endeksler hızla yükselmeye başlar. Hisse senedi biçimindeki sermaye varlıklarının gerçek değerleri ile piyasa fiyatları arasındaki makas, piyasa fiyatları lehine gitgide açılır. Öte yandan, para yığılması dolayısıyla şirketler zaten likit durumdadır. Satış yaptıklarında elden çıkardıkları hisse senetlerini yerine koyamama ya da maliyet yükseltme riskini üstlenme kaygısı da buna eklenince satış yapmaktan kaçınırlar. Hisse senedi piyasalarında bu aşırı ölçüde değerlenmenin geri planında ise, tıpkı diğer meta piyasalarında olduğu gibi finans piyasalarının da arz talep mantığıyla işlemesi vardır. Buna karşın, finansta arz ve talebi belirleyen koşulların ne olduğu sorusu sorulduğunda karşımıza yine üretim süreçleri çıkmaktadır. Genişlemiş yeniden üretimdeki tıkanıklık dolayısıyla baş gösteren para sermayedeki aşırı birikime bağlı olarak finans piyasalarına yönelen para formundaki talep sürekli olarak artar. Bu talep piyasanın arz kapasitesini (finansal kıymetler) aşma eğilimine girdiğinde, menkul kıymet ve türev ürünlerin fiyatları bu ürünlerin ortaya çıkış nedeni olan ve çoğunlukla üretken sermaye yatırımlarıyla temsil edilen varlıkların değerlerini aşmaya ve sisteme yeni ürünlerin eklenmesini gerekli hale getirmeye başlar.

Bu bağlamda gerek solun kendi içinde gerekse toplumun genel algılamasında vadeli piyasalar ya da türev ürünler (derivatives) konusunda da bir kafa karışıklığı olduğu tespitini yapmak mümkündür. Oldukça eski bir geçmişe sahip olsa da türev piyasaları kavramının gelişmesi ve kurumsallaşarak bugünkü formunu alması 1970'li yıllara denk düşmektedir. Türev ürünler, özünde ve en basit anlatımıyla, varlıkların kendisinin değil yalnızca bunların piyasa fiyatlarındaki değişimin alım/satıma konu edildiği ürünlerdir (Bryan vd., 2009: 9). Aynı varlık, aynı anda hem türev sözleşmesine konu edilip hem gerçek sahibi tarafından satılamayacağı için, türev işlemine konu edilen varlıklar vadesi dolana kadar takas merkezlerinde bloke edilmekte ve fiyat değişimleri üzerindeki hakları elinde bulunduran sözleşme sahipleri dışındakilerin bu varlıklarla ticareti böylece engellenmektedir. Sözleşme sahiplerinin bu varlıklarla ticareti ise sadece sözleşmenin vadesinden önce ikincil piyasada, vadesi geldiğinde ise türev piyasalarında satışı yoluyla olmaktadır. Dolayısıyla bir türev sözleşmesinin satışı ile, satan kişi, o sözleşmenin dayandığı varlık üzerindeki mülkiyet hakkını değil, sadece sözleşmede belirlenen vadeler içinde o varlığın piyasa fiyatında meydana gelecek değişiklikleri bir başkasına devretmektedir. Söz konusu varlık bir şirketin borsada işlem gören hisse senetleri olabileceği gibi, belli bir miktar değerli maden, petrol vs. de olabilmektedir. Bu nedenle türev sözleşmeleri üzerinde söz konusu bu varlığın adı ve miktarı, örneğin "Nominal değeri bir milyon olan Ford Hisse Senedi" ibaresi yer aldığı halde, sözleşmenin el değiştirmesi sırasında yapılan ödemeler yalnızca fiyattaki değişimleri içerdiği için verili hisse senedinin piyasa değerinden çok daha düşük miktarlar olmaktadır. Yine de, türev ürünlerin, para sermayedeki yığılmanın hiç değilse belli bir miktarının absorbe edilmesinde önemli bir işlev gördüğü tespitini yapmak yanlış olmayacaktır. Bu gerçekliğe karşın, türev ürünlerin işlem hacmi söz konusu olduğunda, genelde, el değiştiren sözleşme bedelleri ile meta üretim miktarlarının yıllık bazda karşı karşıya getirildiği dikkat çekmektedir:
"Mali piyasaların köpükleşmesine gelince, kredi türevleri hacminin 1990'da 3.5 trilyon dolarla, dünya hasılasının yüzde 27'sine eşit bir büyüklükken; 2007'de 380 trilyon dolarla dünya hasılasının yüzde 778'ine ulaşmış olması absürd' bir durumla karşı karşıya olduğumuzun kanıtıdır." BSB, 2008: 37).

Yukarıda alıntıladığımız büyüklüklerin absürd bir görüntü verdiğine katılmamak mümkün değildir. Ancak, konut kredilerine dayalı olarak düzenlenen türev sözleşmeleri karşılığında el değiştiren para miktarının sözleşme değerlerinin çok çok altında olduğu hatırlandığında bu "absürd" görüngü değişmektedir. Zira, konut kredilerine dayalı sözleşmeler, gerçekte, yalnızca söz konusu gayrı menkullerde, belirlenen tarihlerde olması muhtemel fiyat değişikliklerini temsil ermektedir, gayrı menkullerin kendi değerlerini değil. Oysa bu sözleşmelerin üzerinde yazılı nominal değerler yaklaşık olarak gayrı menkullerin kendi değerlerini temsil etmektedir. Bu bağlamda, türev ürünlerdeki işlem hacmi sözleşme tutarları üzerinden değil de gerçek para hareketleri üzerinden hesaplandığında ve ortaya çıkan gerçek işlem hacminin karşısına konması gereken büyüklük de yıllık meta üretimlerinin toplamı değil, sermaye formunu almış varlıkların toplamı olduğunda bu "absürd" görüngü ortadan kalkmaktadır.

Diğer yandan, türev ürünler hiçbir ekonomik değere sahip olmayan, örneğin, iklimsel değişiklikler ya da bir bölgenin gelecekteki bir dönemde tüketeceği toplam elektriğin bugünden doğru tahmin edilmesine dayanan sözleşmeler üzerinden de düzenlenebilmektedir. Bu işlemlerde vade geldiğinde sözleşmenin biri alıcı, diğeri satıcı konumundaki iki tarafından bir tanesi doğruya yakın bir tahminde bulunduğu için kaybeden taraf sözleşme ile belirlenen bedeli ödemekle yükümlü olur. Buradan da anlaşılacağı gibi böyle bir sözleşmenin sonunda dünyada yaratılmış zenginlikler (değerler) toplamında herhangi bir artış olmaz; sadece alıcı ile satıcı arasında bir fon transferi söz konusu olur.

2007 yılında ilk belirtilerini vermeye başlayan günümüz krizinin yorumlanmasında çelişik görüntü veren bir diğer durum ise "sürecin başından itibaren dünya ekonomisinin hemen her köşesinden durgunluk veya yavaşlama işaretleri geliyor olmasına karşın, meta piyasalarında, özellikle, enerji ve gıda sektörlerinde fiyatların yükselmesi ve bunun, doların düşüşünün hız kesmediği koşullarda yaşanıyor olmasıdır"(BSB, 2008: 40). Başka bazı çalışmalarda da finansta köpüklerin oluştuğu 2008 yılında, petrol, gıda ve metal fiyatlarının hızla yükseldiğine işaret edilmektedir (Eğilmez, 2009: 68). Sermayenin değersizleşme sürecinde enerji, metal ve gıda sektörlerinde ters bir eğilimin egemen olması, ilk anda, kısmi bir stagflasyon olgusunu düşündürtse de bu 'kısmiliğin nedenlerinin anlaşılması önemlidir. Her ne kadar metaların aşırı üretimi, genelde, bunların piyasa fiyatlarında bir düşüşe tekabül ediyor olsa da ana maddesini doğadan alan metaların aşırı üretiminde durum farklıdır. Çünkü, gerek madenler gerekse toprak ve su gibi diğer doğal kaynakların doğada tabii olarak bulunabildiği miktarların değişmez sınırlan vardır.

Dolayısıyla aşırı üretimin söz konusu olduğu koşullarda bu doğal kaynakların da üst sınırlarına doğru yaklaşıldığı için piyasa fiyatı diğer metaların tersine, düşme değil yükselme eğilimi içine girmektedir. Alıntıda verili enerji, metal ve gıda sektörleri tam da bu tespiti doğrulayan doğal kaynaklar kapsamına girmektedir. Enerjinin temel girdileri bilindiği gibi petrol, doğal gaz, kömür ve sudur ki bu dört kaynağın tamamı doğadan elde edilmektedir. Benzer şekilde gıda ve metal sektörünün de temel girdileri topraktan, yani sırasıyla tarımsal üretimden ve madencilikten gelmektedir. İlk anda tamamen ve yalnızca arz talep eğilimleri ile ilişkiliymiş gibi görünen bu durumun kökenine inildiğinde yine emek-değer süreçleri ile karşı karşıya kalınır. Çünkü, doğal kaynağın doğadaki mevcut miktarlarında azalmanın baş göstermesi halinde, üretimin önceki düzeylerde sürebilmesi için kaynağa daha fazla miktarlarda canlı emek ve sermaye ilavesi zorunlu hale gelir. Bu, aynı zamanda, doğal kaynağın üretimine dâhil olduğa metanın yeniden üretimi için ortalama olarak gerekli toplumsal emek zamanında ve dolayısıyla değişim değeri ile piyasa fiyatında da bir artışa tekabül eder. Bu gelişmeyi en açık bir şekilde doğrulayan örneklerin başında ise tarımsal girdiler ve gıdalardaki fiyat artışları ile gelişmiş sulama tekniklerinin (damlama, yağmurlama vs) kullanıma sokulmasının eş anlı olarak yaşanıyor olması gelmektedir. Tarım yapılabilecek topraklar üzerinde sürekli genişleme sonucunda bu tarım topraklarının giderek azalması, mevcut toprakların verimliliğinin arttırılmasını zorunlu hale getirmekte bu da ancak canlı ve ölü emek ilavesiyle mümkün olabilmektedir.

Sonuç

Sol içindeki kriz analizlerinin esas olarak kâr oranları düşüş eğilimi ve aşırı üretilen metaların para sermayeye çevrilme sürecinde, yani dolaşımda yaşanan tıkanıklıklarda odaklandığı dikkat çekmektedir.9 Bu çalışmada ise 2007 krizi ile açığa çıkan kredi fazlalığının temelindeki gerçek sorun, genel olarak metaların satılamayıp istiflenmesinden daha çok, sermayenin yeniden üretim sürecindeki tıkanıklıktan kaynaklanan para-sermayenin aşırı birikimi üzerinden açıklanmaya çalışılmıştır. Paranın temel kaynağının meta üretimi olduğu hatırlandığında bütün dünyada hızla düşen faiz oranlarının yan ısıra ABD'deki para arzının 2008'in ilk 12 ayında ikiye katlanmış, yani yüzde 100 artmış olması da aşırı birikimin somut görüngüleri arasındadır. Para arzının ulaştığı bu büyüklük, ülkede 1910 ile 2007 yılları arasındaki 100 yıllık dönemde para arzı artışları toplamına neredeyse eşittir.10 Benzer şekilde Frederic Lordon da ABD'de aşırı büyüyen fonların öncelikle riskli olmayan borçlanıcılara kullandırıldığını; bunun da sınırlarına gelindiğinde fonların zorunlu olarak riskli gruplara dağıtılmaya başlandığını belirtmek suretiyle meta üretimi "para-sermayede aşırı birikim" finansal genişleme arasındaki yapısal ilişkiye işaret etmektedir (2007: 32).

2007'de başlayan ve 2008 Ekim ayında ABD'de mali kurumların peş peşe iflâs etmesiyle ivmelenen kriz durumu halen devam etmektedir. Öyle ki, üretimin hızla daralmasına karşın bu durum henüz enflasyona yol açmamış; hareketsiz duran parayı tekrar hizmete sokacak yeni üretim kolları bulunamamış ve tekrar borsalara dönmek dışında para-sermayenin yeni değerler üretmek üzere akacağı kanallar oluşturulamamıştır. İçinde bulunulan ve halen devam eden bu sürecin doğru analiz edilmesi, işçi sınıfı mücadeleleri açısından bir dizi önemli fırsatı açığa çıkarabilir, özellikle finansal alanın üretimle ilişkisi bulunmadığına ilişkin tezlere karşı, var olan ilişkinin anlaşılır ve somut bir biçimde gösterilmesi sınıf çelişkisinin ortadan kalktığı iddialarının da çürütülmesine yardımcı olacaktır.

Kapitalist sınıf açısından sermayenin yeniden üretim süreçlerine dâhil edilmesinin koşullarını oluşturmak bugün her zamankinden daha yakıcı bir ihtiyaç haline gelmiş bulunmaktadır. Yeni ihtiyaçların yaratılması, bu ihtiyaçları tatmin edecek yeni metaların üretimine başlanmasının yanı sıra geleneksel olarak devlet uhdesinde üretilen hizmetlerin ve doğal kaynakların da metalaştırılması süreçlerinin hızlandırılacağını öngörmek yanlış olmayacaktır. Bu bağlamda, gerek kamu emekçilerinin kazanım ve güvencelerinin geriletilmesi gerekse özel istihdam büroları ve benzer başka uygulamalarla tüm işçi sınıfına yönelik "yeni çalışma biçimleri"nin gündeme getirilmesi uzak görünmemektedir. Dolayısıyla, bu çalışmayla gösterilmek istenen bir diğer gerçeklik ise işçi sınıfının örgütlü kesimiyle ilişkilidir. Ülke özgüllükleri ve farklı sektörlerin krizden etkilenme düzeylerinin farklı olması ayrıca analiz edilmesi gereken bir gerçekliktir. Bununla birlikte, özellikle krizin nedeninin sermayenin kıtlaşması değil, tersine aşırı birikimi olduğu göz önüne alındığında örgütlü emeğin sürekli yeni tavizler vermesine endeksli mevcut sendikal politikalara karşı, yaratılmış bütün zenginliklerden talepkâr olacağı kolektif ve dayanışmacı örgütlenme ortamlarının yaratılmasına odaklanılması kaçınılmaz bir zorunluluk olarak ortada durmaktadır.

Kaynakça

Bryan. D. Martin, R ve Mike, R.(2009) 'Financialization and Marx: Giving Labor and Capital a Financial Make over". Review of Radical Political Economics. 41(4): 1-15.

BSB (2008) 2008 Kavşağında Türkiye, İstanbul; Yordam Kitap.

Choonara, J.(2009) "Marxist accounts of the current crisis". International Socialism, Sayı: 123.

Clarke. S. (2009) Marx'ın Kriz Teorisi, İstanbul: Otonom Yayınlan.

De Brunhoff, S. (2009) Marx'ın Para Teorisi, İstanbul: Kalkedon Yayınları.

Edilmez. M (2009) Küresel Finans Krizi, İstanbul: Remzi Kitabevi.

Harman, C (2009) The Slump of the 1930s and the Crisis Today". International Socialism, Sayı: 121.

Lordon, F (2007)  "High Finance — A Game of Risk; Subprimes, Ninja Loans, Derivatives and Other Financial Fantasies". Centre National de la Recherche Scientifique, France.

Marx. K. (1993) Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı, Ankara: Sol Yayınları.

Marx, K. (1979) Grundrisse: Ekonomi Politiğin Eleştirisi İçin Ön Çalışma, İstanbul: Birikim Yayınları.

Marx, K. (2000a) Kapital I.Cilt, Ankara: Sol Yayınları.

Marx, K. (1997b) Kapital II. Cilt, Ankara Sol Yayınlan.

Marx. K. (1997c) Kapital III. Cilt, Ankara: Sol Yayınları.

McNalIy. D. (2009) "From Financial Crisis to World Slump: Accumulation, Financialization, and the Global Slowdown", Historical Materialism, 17(2): 35-83.

Tonak, A (2000) "ÇTYA'nın Bağlamı: 'Küreselleşme' ve Yabana Sermaye". E.Ahrnet Tonak vd. (der.), Küreselleşme: Emperyalizm Yerelcilik İşçi Sınıfı içinde. Ankara: İmge Kitabevi Yayınları.

Yaman Öztürk. M. (2008) Geç Kapitalistleşme Sürecinde Kriz: Türkiye 1979Krizi, İstanbul: SAV Yayınları.

1 Genel kar oranı piyasada belirlendiği için, bütün ülkelerin korumalarını kaldırıp ithalata açık bir hale geldiği günümüz koşullarında piyasa da artık ulusal olmaktan çıkıp dünya piyasasına dönüşmüştür. Bu bağlamda, herhangi bir ülkede metalaşma sürecini tamamlamış ürünlerin değeri ve fiyatının yanı  sıra; meta değerleri üzerinden belirlenen genel kar oranı da dünya ölçeğinde belirlenmektedir.

2 Central Banks Global Financial Data (2009), Debt-GDP Ratio, Interest Rates&Financial Crisis, http://vww.inmaxwetrust.com/index.php/2009/04/09/debt-gdp-ratio-interest-rates-aamp-finca,  İndirilme tarihi: Kasım 2009

3 World Economic Outlook (2005) http://www.allbusiness.com/public-administration/national-security-international/853790-1.html, indirilme tarihi Kasım 2009.

4 Bkz. Foster(2008).Türkiye'deki kriz tartışmaları bağlamında ayrıca bkz. Eğilmez(2009).

5 Ulusal ekonomilere başlangıçta yabancı dövizler biçiminde giren fonlar ister üretken yatırımlarda isterse portföy yatırımlarında kullanılsın mutlaka önce ulusal para cinsine çevrilmek zorundadır. Bu durum söz konusu ekonomide bir yandan döviz rezervlerinin bollaşmasına neden olurken; bir yandan da ulusal paraların dolaşımdaki miktarının azalmasına, (döviz+ulusal para) toplam para hacmindeki genişlemeden ötürü faizlerin düşmesine, yatırımların ve üretimin artmasına ve böylece ulusal paraların yabancı dövizler karasında 'değerlenmiş' gibi görünmesine yol açar.

6 Bkz.Marx(1997c): "İngiliz sanayinin 1837 yılından beri neredeyse kesintisiz olarak karşı karşıya kaldığı baskı, 1842 yılının sonunda azalmaya başladı. Bunu izleyen iki yıl boyunca, İngiliz mamul mallarına karşı yabancı talepler daha da arttı. 1845 ve 1846 yılları en yüksek gönenç dönemini belirler. 1843'de Afyon savaşı. Çin'i İngiliz ticaretine açtı. Bu yeni Pazar, başta pamuklu sanayi olmak üzere, zaten genişlemekte olan sanayiye itici bir güç kazandırdı. Ne var ki bütün yem yapılmış fabrikalar, buharlı makineler, eğirme ve dokuma tezgâhları, Lanchester'den akan artı değeri emmeye yetmiyordu. Üretimi genişletmede gösterilen aynı büyük çabayla, halk, demiryolu yapımına girişti. Demiryolu şirketinin hisse senetleri hemen ve tamamen satıldı. Çok çekici yüksek kârlar, mevcut likit kaynakların karşılayabileceğinin de ötesinde girişimlere yol açtı. Likidite bolluğu faiz oranlarını düşürdüğü için kredi temin etmek hem ucuzlamış, hem de kolaylaşmıştı. Kredi tabanındaki bütün genişlemeye karşın Banka kasalarında duyulmamış derecede bir altın stoğu bulunmaktaydı Bütün iç borsa değerleri görülmemiş yükseklikteydi. Böylece, Hindistan ile Çin'e avans ödemeler karşılığında mal gönderme sistemi ortaya çıktı ve bu gönenç hali 1846 yılındaki bunalıma kadar sürdü. 1846 yılında alınan tarımsal ürünün kötü olması bunalımı hızlandırmıştı. Besin maddesi ithalini karşılamak için bankaların kasası seferber edilince Bankaların para piyasalarındaki hareket özgürlüğü de önemli ölçüde sınırlanmış oldu."

7 Bkz. Marx (1997c): Paranın kendisi, para olarak ne faiz getirir ne de kâr. Bu nedenle, bu sürekli artı sermaye akımı ile birlikte, bunun kullanımı için gerekli alanın sürekli ve yeterli bir biçimde genişlemesi gerekir. Bu olmaksızın yatırım alanı arayan paranın, olayların gidişine bağlı olarak, az yada çok miktarda devresel birikimi ile karşı karşıya kalınır. Uzun yıllar boyunca İngiltere'nin servet fazlalığını en fazla emen Devlet borçları olmuştur. 1816 yılında bu borçlar en yüksek düzeyine ulaşır ulaşmaz ve artık bu emme işini bırakır bırakmaz, en az her yıl yirmi yedi milyonluk bir para miktarı, başka yatırım alanları aramak zorunda kalmıştır. Buna ek olarak, bir de çeşitli sermayelerin geri ödemesi yapılmıştır. Büyük sermaye yatırımlarını gerektiren ve zaman zaman kullanılmayan sermaye fazlalığı için bir akış yeri yaratan girişimler servet fazlalığının devresel birikimlerinin bir düzene sokulması için mutlak olarak gereklidir.

8 Bkz. Marx (1997c): "Yine de, küçük paraların bir araya toplanması Bankacılık sisteminin özgül bir işlevi olduğu için bunun, asıl para kapitalistler ile borç alanlar arasındaki aracılık faaliyetlerinden ayrılması gerekir. Şöyle ki Bankaların bir işi sermayelerini hemen kullanamayacak olanlardan sermaye toplayıp, bunu kullanacak olanlara dağıtmak; diğer işi ise müşterilerinin gelirlerini mevduat olarak kabul edip, bunların tüketim nesnelerine yapacakları harcamalar için gerekli miktarları ödemektir. İşte bu iki işten birincisi sermaye, ikincisi ise nakit para dolaşımıdır."

9 Bkz Clarke (2009): "Bir kriz anında sorun. kapitalistleri işlerini kısıtlamaya zorlayan kredi noksanlığıymış ve reformcuların talebi de bu yüzden kredinin kolaylaştırılması ve paranın bollaştırılmasıymış gibi görünür. Fakat kredi noksanlığının temelindeki gerçek sorun para noksanlığı değil, talep eksikliği olarak yansıyan aşırı üretimdir. Bankalar artık kredi vermeyecekledir, çünkü sermayenin somutlaştığı metalar satılmayıp, istiflendikçe, kredilerin teminatı olan sermayenin gerçekleşmezliği kanıtlanır."

10 http://azrisk.net/2008/12/10/us-money-supply/23Agustos2009