LGD / Law, Social Justice & Global Development (Elektronik Hukuk Dergisi)

Küreselleşme, Eşitsiz Kentsel Gelişme
ve Suyun Metalaşmasının Makro Dinamikleri

Profesör Patrick Bond
KwaZulu-Natal Üniversitesi
Kalkınma Çalışmaları Bölümü, Sivil Toplum Merkezi

Çeviri: Gaye Yılmaz

  1. Giriş

Küreselleşme süreci, kendini durgunluk, ekonomik istikrarsızlığın periyodik nöbetler halinde nüksedişi ve eşitsiz gelişmenin aşırılaşması şeklinde ortaya koymaktadır. Bu süreçte, bir zamanlar "ortak mallar" olarak kabul edilmiş ürünler metalaştırılmaktadır. Su, bu gelişmeyi en iyi betimleyen örneklerden biridir. Hukuk, sosyal adalet ve kalkınma çalışmaları yapanlar -özellikle hak temelli stratejilere odaklanan girişimlerde aşılmak zorunda kalınan güçlüklere karşı- yerel ölçekten küresel ölçeğe doğru yanıt üretmek zorundadır. Bu yanıt, suyun tekrar ortak mal haline getirilmesinin son derece zorlaştığı küreselleşmenin verili koşulları altında verilmek zorundadır.

Sorunlar, hiç şüphe yok ki yeni değildir. Rosa Luxemburg'un 1913 tarihli "Sermaye Birikimi" başlıklı kitabı kapitalizm ile kapitalist olmayan üretim biçimleri arasındaki ilişkilerin uluslar arası aşamada nasıl görünür hale gelmeye başladığını anlatmaktadır. Rosa sadece o dönemin militarist gerilimlerini kınamakla kalmamakta bunun yanı sıra 'hiçbir esrar perdesi ardına saklanmadan açıkça sergilenen uluslar arası kredi sistemini, yolsuzlukları, baskıyı, yağma ve talanı' da aktarmaktadır1 .  Benim bu çalışmadaki tezim, Rosa'nın bu güçlü cümlelerinin kapitalizmin 1970'lerden beri içinden geçmekte olduğu kriz nöbetlerinin ve sistemin bu krize tepkilerinden biri olarak suyun da dahil olduğu doğal kaynakların daha yoğun bir şekilde metalaştırılmaya başlanmasının temel dinamiklerini de tanımladığıdır. Luxemburg'a göre, temel kaygılardan biri 'kapitalist bir toplumda periyodik olarak krizlere gebe olan ve sermayeyi piyasayı sürekli olarak genişletmeye iten, sermayenin aşırı birikiminden kaynaklanan bir çatışma olarak üretim kapasitesi ile tüketim kapasitesi arasındaki derin ve köklü antagonizmdir'2 .  Kriz eğilimleri,  sistemi "ilkel birikime" (primitive accumulation) yeniden bağımlı hale gelmeye zorlamakta; fakat bu, yalnızca feodalizmden kapitalizme geçişin orijinal özelliği olarak kalmayıp, kentlerin su dağıtım sistemleri üzerinde bile etkili olduğunu göreceğimiz kapitalizmin devamlı ve kalıcı taktiklerinden biri olarak tekrarlanmaktadır. David Harvey, bu öngörülerden hareketle üçüncü dünyanın pazara nüfuz edişini karakterize eden 'mülksüzleştirme yoluyla birikim'in en uç biçimini gözler önüne sermektedir. Bu, aralarında suyun da bulunduğu ortak mallar, kamu malları, kolektif haklar gibi çeşitli mülkiyet haklarının sermayeye özgü, özel mülkiyet haklarına dönüştürülmesi koşullarında yaşanmaktadır3 .

Küresel ölçekteki kapitalist krizin makro dinamikleri ile suyun metalaşması arasındaki ilintiyi doğru bir biçimde anlamak için 'yeterli kaynaklar bizzat yerelleştirilmeksizin hizmet verme fonksiyonlarının yerelleştirilmesi' olarak tanımlayabileceğimiz bir sürecin, yani, can alıcı müdahalelerde bulunan kamu yönetim stratejisinin tartışmaya açılması gerekmektedir. Bundan ötürü eşitsiz kentsel gelişme eş anlı olarak daha da bozulmakta, bazı bölge ve kentler kaynaklar üzerindeki rekabette iyiye doğru giderken diğer bazıları kötüleşmektedir. Bu süreçler arasındaki can alıcı bağlantılar, aralarında 2006 sonundaki İnsani Gelişme Raporunda suyu bir hak olarak tanımlamış olan Birleşmiş Milletler Kalkınma Programının bile bulunduğu belli başlı uluslar arası kurumlar tarafından kurulmaktadır. Burada görünen çelişkiyi anlamak, ancak su sektöründe pazar mantığıyla bütünleşmiş, örneğin 2008 yılındaki Johannesburg sürecini serimleyerek ve benzeri  detayları göz önüne alarak mümkün olabilir4 .

Makro-dinamik süreçler sermaye birikiminin kriz içindeki endüstrileri tarafından yönetildiği için uluslar arası mali kuruluşlar, yardım kurumları ve ticaret anlaşmalarından beslenmekte ve BM eliyle meşruiyetin yanı sıra resmi kodlama sistemine içerilmektedirler. İşte bu nedenle BM benzeri kurumlar bu süreçte hem yakıcı bir öneme sahip konumda olup; hem de mücadeleler açısından büyük bir tehdit oluşturmaktadır. Bunun da ötesinde Washington ve Cenevre'deki çok taraflı kuruluşlar, bağış yardımlarındaki neo-liberal koşullandırma üzerinden tipik olarak birbirlerine bağlı durumdadır. Buralarda yalnızca neo-liberal makro-ekonomik koşullar dayatılmakla kalmaz, özellikle mali daralma, -örneğin, aksi durumda su yatırımları ve operasyonlarını karşılamada kullanılacak fonların bulunamaması gibi- bunun yanı sıra mikro-kalkınmacı neoliberalizm teşvik edilmektedir.

Birinci kategori (neo-liberal makro koşullar) altında, ithalat ve ihracat önündeki engellerin kaldırılması, mali liberalizasyon, ulusal para biriminin devalüe edilmesi, şirket vergilerinin azaltılması, ihracat yönelimli sanayi politikası, sıkı mali politika (özellikle sosyal harcamaların kısıtlanmasını hedefleyen) ve merkez bankacılığında yüksek faiz oranlarıyla monetarist sisteme geçiş bulunmaktadır. İkinci kategoride (mali daralma ve kalkınmacı neo-liberalizm) ise mikro-kalkınmacılık anlamında oldukça çeşitlendirilmiş bir paket vardır. Neo-liberalizm yalnızca iş yaşamının kuralsızlaştırılması, emek piyasalarının esnekleştirilmesi ve özelleştirme (ya da devlet kurumlarının şirketleştirilmeleri ve ticarileştirilmeler,) anlamına gelmemektedir. Bunlara ilaveten özellikle sosyal sektörlerle bağlantılı olarak yapılması gereken işler de vardır: devlet desteklemelerinin kaldırılması, maliyete endeksli fiyatlama ve kullanıcı katkıları gibi sistemlerin geliştirilmesi, aldığı hizmet için ödeme yapmayanlara su hizmeti verilmemesi, sosyal programlar için para ve mal varlığı soruşturmaları, ve yerel kalkınma stratejileri belirlenirken piyasa işaretlerinin temel alınması (burada da su genellikle piyasalaşmanın en ön saflarında yer almaktadır).

Özetle, 1973 yılında Şili ile başlayan, 1980'lerde Thatcher, Reagan ve Kohl hükümetleri döneminde ivmelenen neo-liberal politikalar son otuz yıldan beri son derece baskıcı, gelirin yeniden bölüşümünde sosyal kazanımları sürekli olarak daraltan devletler tarafından uygulanmıştır.  Sonradan gördüğümüz gibi bu gerileme, kuzeydeki erken kapitalistleşmiş ülkelerde yaşanan mali istikrarsızlık ve durgunluk içinde köklenmektedir. Sonuç olarak, tüm bu özellikler, giderek düşen meta fiyatları (ve eşitsiz bir değişim), yüksek borç geri ödemeleri ve muazzam ölçekli sermaye kaçışları şeklinde kendini ortaya koymaktadır. Bu çalışmada önce küresel ölçekteki kanıtlar gözden geçirildikten sonra suyun metalaştırmasına dair etkiler değerlendirilmeye çalışılacaktır.

  1. Küresel Durgunluk, Mali Dalgalanmalar ve Üçüncü Dünya

Dünya ekonomisi kapitalist büyümenin şiddetli bir mali dalgalanmayla noktalandığı uzun vadeli bir yavaşlamaya tanıklık etmektedir. Neoliberal hegemonya ve mali gücün giderek başat hale gelmesindeki en belirleyici sorun, ABD Merkez Bankası Başkanı Paul Volcker'ın emeği disipline etme sürecinde enflasyonu yavaşlatması ve ABD dolarının yeniden değer kazanmasını sağlamak için 1979-80'de faiz oranlarını dramatik bir şekilde yükseltmesi oldu. Çok geçmeden, dünya ölçeğinde çok yüksek düzeylere fırlamış olan faiz oranları 1982 yılından başlayarak Üçüncü Dünya Ülkelerinin büyük bir çoğunluğunun derin bir borç krizine girmesine, yoksulluğun ve çatışmaların artmasına yol açtı.

Buna karşın, daha derin bir bunalım henüz başlamamıştı. Dünya ölçeğindeki kişi başına yıllık hasıla 1960'lardaki yüzde 3.6 düzeyinden 1970'lerde yüzde 2.1'e, 1980'lerde yüzde 1.3'e, 1990'larda yüzde 1.1'e, 2000'lerde ise yüzde 1'e geriledi. Bu arada, dünyadaki, birikimin aşırı derecedeki eşitsiz karakterini, pek çok ülke ve bölgede kişi başına düşen gayrı safi gelirin ne kadar hızla düştüğünü de hesaba katmak zorundayız. Bunalım, Üçüncü Dünya tarafından yapılan ihracata duyulan talebi azaltmış; özellikle tarımsal metalar ve madenler benzeri ürünlerde ihracat yönelimli üretime odaklanan üç alanda Meksika, Brezilya ve Doğu Asya içinde rekabet tırmanırken, Afrika'nın sanayileşme üzerinden büyüme olanakları daralmıştı.

Yaklaşık 2000'den beri dünya makro-ekonomik bağlamı özellikle ABD, Euro Bölgesi ve Japonya'da bazı bağdaşmaz semptomları da içermeye başlamıştır:

  • 1990'lardaki düşüşlerin ardından ticaret, yabancı yatırım akışları ve hisse senedi piyasalarındaki değerlerde önce geçici bir toparlanma; ve ardından 2008'de mali krizin kredi piyasalarını vurmasıyla bu toparlanma döneminin son bulması;
  • Türkiye, Meksika, G.Afrika, Çek Cumhuriyeti ve Polonya dışında kalan hemen hemen bütün yeni gelişen piyasalarda muazzam cari fazlalar ortaya çıkarken; ABD ve Japonya'nın mali açıklarında yükselme, ve ABD ticaret açığının özellikle Çin'den yapılan ithalat yüzünden tarihte görülmemiş düzeylere fırlaması;
  • 2002 yılından başlayarak başta enerji ve metal/madenler olmak üzere hammadde fiyatlarının yükselişe geçmesi;
  • Şirket kârlarında gayrı safi hâsılanın yüzdesi bağlamında ve özel sabit yatırımlardaki gevşemenin eşlik ettiği bir yükseliş (ABD faiz oranının Merkez Bankasının 2004'ten itibaren 17 küçük oranlı faiz artışı yapmasına rağmen 2001'den beri yüzde 1'in altında seyrettiği koşullarda)
  • 2005'de konut kredilerinin öncülüğünde tavan yapmasının ve bunu takiben 3 trilyon değerindeki bir değersizleşmenin ardından ABD hane halkı borcu/gelir oranının hızla yükselmesi ve bu durumun başta ABD konut piyasaları olmak üzere küresel gayrı menkul piyasalarındaki belirsizliğin büyümesine yol açması;
  • ABD dolarının 2002 başındaki yüksek düzeyinin sonrasında muazzam bir değersizleşmeye maruz kalması; ve
  • 2000 yılından beri yaklaşık dünya gayrı safi hasılasının yarısını üreten ve dünya ölçeğindeki büyümenin motoru olarak öne çıkan yeni gelişmekte olan Asya ekonomilerinin devam eden rolü.5

Bu makro datalarda mevcut çatışmaları politik-ekonomi analizleriyle uzlaştırmak mümkün olabilir mi? Diğer yandan hepimiz biliyoruz ki, aksi durumda 'küreselleşmenin bir sonraki dalgası'na dair mutlu sona kadar vardırılan öngörüler gündemleri işgal edecekken; şimdilerde Dünya Bankası bile muazzam bir zarar, yani eşitsizliklerin büyümesi, emek piyasalarında baskıların daha da artması ve küresel ortak mallar üzerindeki tehditlerin artmasından söz eder hale gelmiştir. Bütün bunlar yalnızca 'hali hazırdaki küreselleşmenin kanıtları' değil; 'muhtemelen çok daha akut hale geleceğinin işaretleri. Eğer bu güçler kontrol altına alınmayacak olursa küreselleşmeyi yavaşlatabilir hatta tamamen rayından bile çıkarabilir'. Banka ayrıca çevresel yıkım, toplumsal tepkiler ya da korumacılık duygularında yeni bir artma olarak ortaya çıkabilecek olası sonuçların ciddi potansiyeller taşıdığının altını çizmekte ve eklemektedir: 'çünkü nitelikli emeğe yöneliş niteliksiz, düz işçilere olan talepten çok daha hızlı artmaya devam edecek, bu da günümüzde -bütün ülkelerde olmasa bile çoğu ülkede görüldüğü gibi-  doğal ücretin genişleme eğilimlerini güçlendirecektir6 .  

Bunun dünyanın içinden geçtiği en eşitsiz durum olmasının doğal olup olmadığı kuşkusuz tartışılabilir. Harvey'in ileri sürdüğü en temel argümanlardan biri, örneğin, neoliberalizmin 'sınıf savaşının' gözle görünen bir politik projesi olduğudur.7  Öyle ki bu savaşın yoksul ülkelerin halkları ile zengin ülkelerin halkları arasında -uluslar arası Gini katsayısı ile ölçülen- muazzam eşitsizliklere yol açtığı artık herkes tarafından kabul edilmektedir, hatta Hindistan ve Çin bile eşitsiz gelişim yüzünden ciddi gerilimler yaşamaktadır.

Harvey'e göre, krizin köklerinin sermayenin aşırı üretim kapasitesinde aranması gerekmektedir. Aşırı üretim ise, ardında ağzına kadar dolu meta piyasaları ile işsiz emekçiler bırakmaktadır: 'Küresel kapitalizm 1970'lerden beri sürekli ve kronik bir biçim alan aşırı-birikim sorunu yaşamaktadır8 . Robert Brenner bu sorunun kanıtını şöyle formüle etmektedir: 'maliyetler, imalat sanayi dışında kalan sektörlerde görece daha hızlı büyümekte fakat kar oranı düşüşü birinciye oranla imalat sanayinde daha hızlı olmaktadır. Bunun nedeni imalat sanayindeki fiyat artışlarının imalat sanayi dışındaki sektörlerdekinden çok daha yavaş seyretmesidir'9 . Simon Clarke, Ernest Mandel, Harry Shutt ve Robert Biel gibi diğer ekonomi politikçiler ise farklı yollar izleyerek, sermaye birikiminin 1970'ler ve 1990'lar arasında ne kadar yavaşladığının anlaşılmasında en iyi yöntemin aşırı birikimin izini sürmek olduğunu ileri sürmektedirler10 .

Harvey'in uzamsal-maddi 'ayarlamalar' (belirlemeler değil)11 ile 'mülksüzleştirme yoluyla birikim' sistemi kavramları, bize, aşırı birikim krizine verilen tepkileri anlamamız açısından teorik araçlar sunmaktadır. Bu iki kavram, kapitalizmin neden otomatik olarak ödemeler sistemi bozulmalarına ve bir önceki aşırı birikim konjonktürü Büyük Buhran sırasında tanık olunan kitlesel çekirdek kapitalist işsizlik sorunlarına çare bulamadığını açıklamaya yardım etmektedir.  Öyle ki bugünkü mülksüzleştirme sistemleri, yeniden üretim alanına daha sarih bir şekilde içerilmiştir. Farklı cinsiyetler arasındaki eşitsiz güç ilişkileri İsabella Baker ve Stephen Gill'in deyimiyle 'yaşamın yeniden özelleştirilmesi'ne yansımaktadır12 . Ve bunlar, ekonomi politiğin ölçüm yapması ve birikimle ilişkilendirmesi açısından son derece zor alanlardır.

Bunu yapmanın bir yolu ölçmektir. Bir diğer yol ise, halihazırda Üçüncü Dünya'nın içinin tamamen boşaltılması olarak kabul edilen, doğal kaynakların kullanıma sokulması üzerinden yoğunlaşan ilkel birikim sorununun yansıtılmasıdır. Bir ülkenin, tahmini 'maddi zenginliği'nde meydana gelen ayrıntılandırılmış bir bozulmanın yalnızca petrol bağlantılı tükenme ve rant çıkışını değil, yanı sıra, kereste üretimine uygun orman varlıklarını, doğal orman alanlarını, koruma altındaki bölgeleri, tarım alanlarını ve otlaklar ile meralar gibi diğer yer altı ve yer üstü zenginliklerini de kapsadığı, bugün artık Dünya Bankası'nın bile katıldığı bir tespittir. Yenilenemeyen kaynakların artan bir tehlike içinde bulunduğu günümüz koşullarında suyun da bu listeye dahil edilmemesi için hiçbir neden yoktur.  Normalde GSYİH muhasebesi ile ölçülen 'üretilmiş sermaye' maddi zenginliklere ilave edilmektedir. Banka metodolojisine göre ekonomileri çok yüksek düzeyde birincil ürün bağımlı olan Afrika ülkelerinde geçim koşulları son derece ağırdır. En kötü durumda olan Gabon'da petrol şirketlerinin ülkenin maddi zenginliklerini tüketmesi sonucunda halk, 2000 yılında kişi başına 2.241 $ kaybetmiştir.  Aynı yıl Kongo Cumhuriyetinde bu -727$; Nijerya'da - 210$, Kamerun'da - 152$, Moritanya'da -147$ ve Fildişi'nde -100$ olmuştur. Her ne kadar yalnızca birkaç ülkede maddi zenginlikler hesabında bir fazla görüldüyse de Afrika ülkelerinin ezici çoğunluğunda zenginlikler sonuna kadar tüketilmiştir13 .

Bunun da ötesinde, Leonce Ndikumana ve James Boyce tarafından yapılan çalışmada, 1970-2004 döneminde 40 Alt Sahra Afrika ülkesinden sermaye kaçışının asgari 420 milyar $ olduğu tahmin edilmektedir. Yine 2004 yılı itibarıyla aynı ülkelerin dış borçları 227 milyar $ olup; borcun büyük bölümü su da dahil olmak üzere altyapı bağlantılı yatırımların finansmanında kullanılmış; buna karşın bu yatırımların 'geri dönüşleri' beklentileri karşılayamamıştır. Yazarlara göre sermaye çıkışının reel etkisini hesaplamak için yaklaşık olarak belirlenen bir faiz oranı kullanıldığında varlık birikimi 607 milyara yükselmektedir.

'Alt Sahra Afrika'sının net alacaklı olarak pozisyonunun ironisine eklenen bir diğer gerçeklik ise 'sermaye kaçışı' şeklinde ülke dışına akan paranın büyük bir bölümünün dış borçlanma üzerinden yine aynı coğrafyadaki ülkelere giriş yapmasıdır. Kreditörler ve özel bankalardan Afrika hükümetlerine aktarılan kredi dilimlerinin bir kısmı rüşvet, sözleşme bedeli vs şeklinde özel ceplere, yabancı bankaların hesaplarına, politik destekçilerle şişirilmiş fiyatlar üzerinden yapılan sözleşmelere ve sınırı belli olmayan dolandırıcılık işlerine akmaktadır. Kongo'nun Mobutu'su ya da Nijerya'nın Sani Abacha'sı gibi bazı Afrika yöneticileri bu tarz kötüye kullanmalar konusunda büyük şöhret yapmışlardır. Bu olgu sadece birkaç kötü sicile sahip rejimle de sınırlı değildir. İstatistiki analizler kıtanın aşağı kısmında borcun körüklediği sermaye çıkışlarının hızla büyüdüğünü ortaya koymaktadır. 1970-2004 döneminde Afrika'ya verilen dış kredilerin her 1 $'ının  60 cent'i aynı yıl sermaye çıkışı olarak görünmektedir. Borçlanma akışları ile sermaye çıkışları arasındaki ilişki yıl bazında ve daha yakından incelendiğinde bölgeye muazzam para girişlerinin olduğu ve bu paraların mali bir "döner kapı" aracılığıyla bölgeyi terk ettiği görülmektedir14 .' Böylesi muazzam para çıkışlarının peşinden, özellikle sosyal sigorta sistemlerinin sıkı para politikalarına bağlı olarak dağıtılması ve yapısal uyum programlarının devreye sokulmasıyla birlikte başta Afrika  olmak üzere tüm dünyada kadın, çocuk, yaşlı ve engelli insanların yaşam koşulları çok daha ağırlaşmıştır15 . Dzodzi Tsikata ve Joanna Kerr tarafından yapılan bir literatür taraması ana akım iktisat politikacılarının Afrika toplumunda çalışan nüfusun büyük bölümünü barındıran sektörlerde kadının ödenmeyen ev içi veya tarımda ya da kayıt dışı ekonomideki emeğinin katkılarını hesaba katmayı başaramadığını göstermektedir. Bu sapmaların, kadının boyunduruk altındaki konumunu mutlaklaştırarak ekonomik faaliyete ilişkin algıyı ve ekonomi politikalarını etkilediği belirtilmektedir16 . Bütün bunlar yaşanırken Dünya Bankası ve IMF ekonomistlerinin devlet kurumlarının 'ortak mallar'ı nasıl geliştirebileceğini belirlemeyi amaçlayan hiçbir çabası bulunmamaktadır. Göz önüne alınması gereken bir sonraki husus ise hangi yerel elitlerin kamu politikaları ve "kompradorluk" olarak bilinen ve yereldeki elitlerin dünya sistemine hizmet etmesi anlamına gelen bir yolsuzluk çeşidi aracılığıyla bu işbirliğine dahil edildiğidir. Johannesburg örneği bize dünyadaki ticaret eğilimlerine ve sınıfsal direnişlere denk düşen teknikleri ve bedelleri keşfetme olanağını sunmaktadır.

  1. Uluslar arası ölçekte görev edinilen su politikası

Makro dinamikler Üçüncü Dünya yönetişimi anlamında nasıl işliyor ve karşılığında, özellikle Afrika'daki kentsel su sistemlerinin yeniden yapılanmasıyla nasıl ilişkili hale geliyor? Tek bir şehir, Johannesburg, bütün süreci gözler önüne seriyor. Öncelikle, bunun tüm Afrika düzeyindeki sömürünün de sorumlusu olan kötü kamu politikalarını göz önüne alalım. Verili koşullarda pek çok Afrika'lı elitin asalak, tüketici, üretken olmayan faaliyetlere olan görünür eğilimini düşünelim. Bretton Woods kurumlarının 'Afrika'lı elitlerin raydan çıktığı; zira reform baskılarına tahammül edemedikleri'ne dair bitmek tükenmek bilmeyen serzenişleri zerre kadar bile gerçekliği anlatmıyor. IMF, 2000'li yılların başlarında yapısal uyum programlarını uygulamaya devam eden ve raydan çıkmış Afrika ülkeleriyle ilgili iki ayrı liste yapmaya başladı. 1980'lerin başlarında resmi IMF programlarını uygulayan 23 tane Afrika ülkesi bulunmaktaydı. Bu sayı 1980'lerin sonuna gelindiğinde 29'a yükselmişti. Ancak 1990'ların başları itibarıyla bunların sadece 20'si programı sapmaksızın uyguluyor; 11'i ise 'yoldan çıkmış' kategorisinde tanımlanıyordu. IMF'ye göre 1990'ların sonlarına gelindiğinde bu denge bile bozulmuş, 16 ülke programları hiçbir sapma göstermeden uygularken, 14'ü 'yoldan çıkmış'tı17 .     

Ancak bu tarz bir ülkesel bozulma, geçmişe baktığınızda kolaydır. Eğer, muhtemelen Afrika'nın en IMF-karşıtı planlı ekonomisi olan Zimbabwe'ye gidersek, resim daha karmaşık hale gelecektir. Gerçekten de Zimbabwe'nin 1991-1995 ekonomik-yapısal uyum programı ESAP, Dünya Bankası tarafından 'raydan çıkmış' ülkeler kategorisine alınmadı; hatta tam da tersine Banka'nın Proje Nihai Raporu'nda mümkün olan en yüksek dereceye layık görüldü: 'son derece tatmin edici' bulundu.18 Bunun nedeni, 1990'ların başlarında yaşanan ticaret ve finansın ileri ve tatmin edici düzeyde liberalizasyonu ile toptan sanayisizleşme ve imalat sanayinin GSYİH içindeki payının 1992'deki en yüksek nokta olan %32'den 1998'de %17'ye gerilemiş olmasıydı. Suyun özelleştirmesi de dahil olmak üzere uygulanan kötü kamu politikaları çoğunlukla Washington kredilerinden ya da borçların bir bölümünün silinmesi karşılığında ileri sürülen şartlardan kaynaklanmaktadır. IMF'nin Afrika üzerindeki gücünü en açık gösteren durum ise kıtanın hemen her yerinde devlet harcamalarının toplam milli gelir içindeki payının azalmasıdır. Afrika, açık/GSYİH oranında 1990'ların başındaki %6 düzeyinden 2000'lerin başında %4'e gerilemiş; ironiktir ki aynı dönemde en hızlı büyüyen Afrika ekonomilerinin açıkları da yüzde bir oranında artmıştır. Benzer şekilde para politikaları sıkılaştırılmış ve merkez bankaları enflasyonu körüklememek adına para basmaktan caydırılmıştır. Hiç şüphe yoktur ki tüm bunlar neoliberal menünün vazgeçilmezleridir. Öyle ki Alt Sahra Afrikası ülkelerinde enflasyon 2004 yılı öncesindeki iki haneli sayılardan yakın zamanda ortalama yüzde 9'a kadar gerilemiştir. Fakat yoksulluğun artışı, eşitsizliklerin daha da derinleşmesi sistematik ve ısrarlı bir şekilde sürdürülen yapısal uyum programlarının mantıki sonucudur. Bir Christian Aid raporunda 1990'lı yıllarda Afrika'nın en fazla liberalleşen, en azık hale gelen ekonomilerinin yüzde 10'unda yoksulluk oranının yüzde 23 arttığı belirtilmektedir. Ekonomilerini en hızlı liberalleştiren diğer ülkelerde yoksulluk yüzde 5 artıştır. Tersine, ticari liberalizasyonda yarının altında kalanların sıralamasında ise yoksulluk oranında bit iyileşme gözlenmektedir.19

Büyük Afrika kentlerinde suyun ticarileştirilmesi tipik olarak devlet kontrolünden kaynaklanan klasik sorunlara yanıt biçiminde sunulmaktadır. Bu sorunların başında ise sıkça gündeme getirilen: faaliyetlerin etkin olmaması, aşırı idari merkeziyetçi yapı, rekabetin söz konusu olmayışı, hesapsız tüketim, faturalama zafiyetleri ve politik müdahaleler gelmektedir. Arzu edilen biçimler çeşitlilik arz etmekte; fakat, seçenekler arasında özel dış kaynak kullanımı, hizmet yönetimi ya da kısmi/tam mülkiyet devri bulunmaktadır. Su alanında, özelleştirmeye uzanan yolda en azından yedi kurumsal adım vardır: kısa vadeli hizmet sözleşmeleri, kısa/orta vadeli yönetim sözleşmeleri, orta/uzun vadeli kiralama (affermages) sözleşmeleri, uzun vadeli ayrıcalık sözleşmeleri, uzun vadeli Yap (Sahiplen)- İşlet- Devret sözleşmeleri, tam ve sürekli finansman ve belli bazı oluşumlarda da mevcut ilave bir topluluk kategorisi. Fransız ve İngiliz şirketlerinden ayrı olarak bu stratejileri en hararetle savunanlar birkaç devasa yardım ajansı -özellikle US Aid ve DFID-İngiliz Uluslar arası Kalkınma Dairesi- ile Dünya Bankası'dır. DFID'in Afrika'da en kilit özelleştirme danışmanı olarak Adam Smith Enstitüsü'nü kullanması büyük tartışmalara yol açmış, Dar es Salaam'da hükümet, danışman kurumun perakende piyasalardaki dramatik fiyat artışlarının sonucu olarak belediye gelirlerini arttırma vaadinin gerçekleşmemesi yüzünden Biwater şirketini Mayıs 2005'te kovmuştur.

Liberalizasyon sistemleri nasıl güçlendirildi? Walter Rodney, Frantz Fanon ya da Amilcar Cabral ve benzerleri tarafından geliştirilen Afrika'daki kompradorluğun en sert eleştirilerine göre bağımsızlık sonrasında işbaşına geçen liderlik kadroları Kuzey hedeflerine odaklanmanın en büyük sorumlusudur. Sınıf oluşumunun erken aşamasında devlet bazlı yeni yönetici elitler ulusal kalkınmacı projelere ne kadar ihtiyaç duyulduğunu anlatan beyanatlar vermeye zorlandı. Ancak, gerek bu elit kesim gerekse onların bağlı olduğu kurumlar -örneğin Afrika Birliği Örgütü, G77, Bağlantısızlar Hareketi veya Güney Merkezi- Kuzey-Güney düzenine etkin bir şekilde meydan okumayı başaramadı.

1980'lerdeki ikinci aşama elitler sınıfının oluşumu başarıya ulaşmak için, Afrika başkentlerindeki ittifak halindeki düşünce fabrikalarının yanı sıra merkez bankaları, maliye bakanlıkları içersinde de 'ülke içinde büyütülmüş bir teknokratik neo-liberalizm'in filizlenmesine izin verdiler. Jimi Adesina'nın aşağıdaki açıklamasında da görüleceği üzere:

'Cabral'ın uyarısı, Afrika'daki küçük burjuva sınıfın halkla birlikte hareket etmesi içindi, öyle ki küçük burjuvalar sınıfça intihar etme sözü vermek zorundalardı. Diğer bir deyişle, sadece ulus inşası, toplumsal erişimin genişletilmesinde değil yanı sıra kaynakların birikimi ve kontrolü sırasında da serpilip burjuva sınıfı haline gelme potansiyelini gerçekleştirebilmesi ve halkın özlemlerini paylaşması, için bu sınıftan kendi doğal içgüdülerine sırtını dönmesi bekleniyordu. Bu anlamda bu sınıf 'burjuva olma özlemiyle yanıp tutuşan küçük burjuva sınıftı' . Bu değişim devlet ve sivil toplum düzeylerinde, gönüllü ve zorunlu biçimlerde yaşanmaktadır. Sosyolojik etkisi, (a) devlet içersindeki güç dengelerinin neo-liberal yoldaşlığa doğru yönelmesi ve (b) politik tartışmaların belirleyici çerçevesi olarak neoliberal ilkelerin belirlenmesi şeklinde oldu.20

Yakın zamanda yayınlanan Afrobarometer araştırmaları ve Dünya Değerler Araştırması'na göre halk düzeyinde, neoliberalizme karşı popüler tepkiler düzenli olarak izlenmektedir: Ankete katılanların yüzde 75'i Afrika hükümetlerinin yoksulluk içindeki halk için çok az çaba gösterdiği kanısındadır21 . Afrika'daki kötü yönetimin uluslar arası sermayenin de içine dahil olduğu en ünlü olayı, Leshoto Su Projesi'nde yapılan sözleşmeler ve satın almalardır. Leshoto Su projesi Johannesburg kentine su dağıtımının yapıldığı, Afrika'nın en büyük barajlar sisteminin de içinde olduğu bir projedir. Leshoto su sisteminde, apartayd döneminin finansörü olarak Dünya Bankası ile başlamış, proje ilk olarak rüşvet alma suçundan hüküm giymiş bir yönetici olan Mashupa Sole tarafından savunulmuştur.  Bu zat, Kanada'lı Acres International şirketi bürokratlara rüşvet vermekten suçlu bulununcaya kadar yıllarca tutuklanma korkusuyla titremiştir. Sürecin lehine çevrilmesi ise ABD Dış İşleri Bakanlığı'nın müdahale etmesi ve Dünya Banka'sına, görevden alma kararının 2003'te olduğuna dair baskı yapması sonucunda olmuştur.

Washington Konsensus'unu destekleyen kurum ve ajanların yereldeki elitleri ve hatta Afrika'nın ekonomik kalkınması veya politik yönetişiminde yapıcı bir rol oynayabilecek olan BM-Birleşmiş Milletler'i de kapsayıp kapsamadığı sorusunu sormak bu nedenle akla uygundur. Bu soru, her ikisi de 'haklar' temelindeki söylemleriyle bilinen fakat tamamen yukarıdan aşağıya piyasa yönelimli kamu politikaları empoze eden Dünya Sağlık Örgütü'nün Makroekonomi ve Sağlık Komisyonu ile BM-Kalkınma Programının İnsani Gelişme Raporu'nda da görüldüğü gibi özellikle kentsel su sektörü açısından önemlidir. İşte bu yöntemler üzerinden yoksullar giderek yaygınlık kazanan metalaştırma süreçleri ve daraltılan devlet destekleri gibi ikili bir tehdit altında bulunmaktadırlar.

WHO-Dünya Sağlık Örgütü içersindeki düşünce tarzı özellikle aşağıda alıntılanan tez açısından önemlidir, o kadar ki post Washington reformcusu olduğu iddia edilen Jeffrey Sachs yukarıda bahsi geçen Komisyona başkanlık etmiş ve 'Yoksulların sağlık sonuçlarını iyileştirmek'  adı verilen bir çalışma grubunun oluşturulmasına izin vermiştir. Bu çalışma grubunun başına ise Prabhat Jha ile Anne Mills getirilmiştir.

'Bu sadece su ve atık su hizmetlerinin geliştirilmesi ve özellikle maliyet açısından tercih edilecek bir sağlık önlemi olarak değil, toplam maliyetler açısından da yüksek olan bir önlemdir. 1993 tarihli Dünya Kalkınma Raporu, kişi başına yıllık suya erişim maliyetlerinin 15 $ 'dan 200 $'a kadar varan geniş bir maliyet marjı aralığında olduğunu tahmin etmektedir. 1981 ve 1990 yılları arasında su ve atık su hizmetlerini genişletme amacıyla 134 milyar $ civarında yatırım yapılmış, bu fonun yaklaşık olarak yüzde 34'ü bağışlarla karşılanmıştır. Her ne kadar bazı bölgeler suya erişimde önemli iyileşmelere ulaşmış olsa da, birkaç tane bölge belirlenen hedeflerin hiçbirisine ulaşamamıştır. Örneğin Afrika kırsal su arzında ilave 40 milyon kişilik bir artış sağlanırken, temiz ve güvenli suya erişimdeki iyileşme oranında yüzde 22'den %32'ye, yani sadece yüzde 10'luk bir düzelme sağlanabilmiştir. Pek çok yerde hükümetler yerine bizzat yoksulların kendisi yaşamlarını iyileştirmek için su ve atık su ihtiyaçlarını karşılamak üzere ödeme yapmaktadır. Hindistan'ın kırsal bölgelerinde yapılan hane halkı araştırmalarına göre temel hizmetlerin karşılanması için hane halkı tarafından yapılan harcamalar hükümet tarafından aynı hizmetlerin görülmesi için yapılan harcamaların dört katına ulaşmaktadır. Hükümetlerin rolleri, altyapının sahipliği ve işletilmesinden özel sektör tarafından sağlanan hizmetleri izleme ve düzenlemeye doğru bir değişim içersindedir22 .'

Doğrudan neoliberal analizler, çaresizlikten kaynaklanan 'kendi sorununu kendi halletmek' tarzı çözümleri sistemleştirmekte ve devlet düzenlemeleriyle yapılacak resmi özelleştirmeleri desteklemektedir. WHO-Dünya Sağlık Örgütü'nün 'devlet elindeki su sistemlerinin başarısızlığının kaçınılmaz olacağı'na dair varsayımının en açık reddi23 , örneğin, yeni uygulamaya konan su sisteminin başarısız olmasının nedeninin yapısal uyum programı olmasıdır. Bunun gerisinde ise, mali krizin neredeyse bütün Afrika ülkelerini çok ağır bir şekilde etkilemesi dolayısıyla bakım ve işletim alanında yapılan devlet desteklemelerinin kısılmak zorunda kalınması bulunmaktadır. Bu kadar açık bir sorunun dikkate alınmamış olması meselenin kökenini oluşturmuş; ardından 'maliyet etkinliğinin hak temelli en önemli çok taraflı kurumlardan biri açısından yeterli olmadığı' gerekçesiyle daha sonraki su yatırımları da reddedilmiştir.

Öte yandan, hakların yükselişi söylemi de tıpkı UNDP'in su konusunda kısa süre önce yayınladığı Kevin Watkins tarafından yazılan kitapta belirtildiği gibi BM koridorlarında yeni tercihlere konu olmaktadır. Güney Afrika'nın BM'in su politikaları için idealize ettiği ülke tipine uygun olduğu düşünüldüğü için BM'in bulgularına giren sarih sapmaları incelemeye mecbur ediliyoruz. Tüm bunlardan sonra, UNDP başkanı Kemal Dervis ve G.Afrika Maliye Bakanı Trevor Manuel tarafından ortaklaşa kaleme alınan makalenin başlığı: 'Su bir insan hakkıdır' şeklinde belirlenmiştir24 .  Bu iki bürokrat, Washington politikalarının temsilcileri ve en iyi uygulayıcıları olarak ün yapmışlardır. Dervis, 1977-2001 yılları arasında, ekonomi bakanı olmak üzere Türkiye'ye dönene kadar geçen sürede Dünya Bankası'na hizmet etmiştir. 2005 yılında BM'in en yüksek görevini Mark Malloch Brown'dan devralmış ve UNDP başkanı olmuştur. Manuel ise 2000 yılında IMF ve Dünya Bankası'nın guvernörler kuruluna başkanlık etmiş, ardından 2001-2005 döneminde önemli yapılardan biri olan Kalkınma Komitesi'ne başkanlık etmiştir. 1996'da G.Afrika maliye bakanı olarak -hiçbir istişareye gerek görmeden- neoliberal politikaları uygulamaya koymuştur. Söz konusu bu politikaların önemli bir bölümünün Dünya Bankası patentli olduğu, DB ekonomistleri tarafından geliştirilmiş olan bu ekonomik modelin öngörülerinin son derece yıkıcı piyasa yanılgılarına dayandığı bilinmektedir. Dünya Bankası ayrıca G.Afrika Su Bakanı Kader Asmal'a da 1995 yılında akıl hocalığı yapmış ve 1994 RDP-Yeniden Yapılanma ve Kalkınma Programı'nda taahhüt edilmiş olan bedava su hizmeti sağlama sözünü yerine getirmemesini; bunun yerine 'su bedelini ödemeyenlerin suyunun kesileceği yönünde inandırıcı tehditlerde bulunmasını' önermiştir. Su İşleri Genel Müdürü Mike Muller'in verdiği bilgiye göre 2003 yılı itibarıyla toplam 275 bin ailenin suları su parasını ödeyemedikleri gerekçesiyle kesilmiştir. 1999 yılında Banka, 1995'teki tavsiyesini Johannesburg'daki su fiyatlandırma politikasının radikal biçimde revize edilmesi açısından 'araçsal' olarak nitelendirmiştir25 .

UNDP stratejisinde, haklar diskurunun piyasa gerçeklikleriyle rahatsız edici bir biçimde yan yana getirilişini yansıtan bir dizi sorun vardır. Birincisi, UNDP tarafından tavsiye edilen kişi başına günlük su kullanımı hedefi 20 litre, tuvalet rezervuarının bir buçuk kez çekilmesine eşit bir su miktarına tekabül ettiği için bu sınırın 50 litreye yükseltilmesi, üstelik bunun bile 'asgari' olarak telakki edilmesi gerekmektedir. İkinci problem suya erişim hakkının karakterize ediliş biçimiyle alakalıdır. Derviş ve Manuel'e göre 'Güney Afrika'da hali hazırda yürürlükte olan ve su arzıyla bağlantılı olarak haklar temelli bir yaklaşımın benimsenmesi sayesinde ortaya çıkmış olan temel politik çerçeve, ödeme gücü olmayanların, suya parasız olarak erişebilmesini olanaklı kılmaktadır…'

Derviş ve Manuel, burada, kişi ve grupların yoksul olduklarını kanıtlamasına dayalı bir felsefeye gönderme yapmaktadır. Oysa G.Afrika'nın 1996 tarihli anayasasında benimsenmiş olan felsefede ve 2000 tarihli politik programında su bütün yurttaşlar için bir hak olarak tanımlanmıştır. Haklar stratejisine doğru bu kayma, başarısızlığı zaten kanıtlanmış olan ırkçı rejimin su politikaları ile açıklanabilir:

  • Devlet 1994 yılından beri belediye suyunun fiyatını radikal ölçülerde arttırmış; bu durum bilhassa düşük gelir grubundan olan siyahları etkilemiştir. Örneğin Johannesburg'da fiyatlar enflasyonun çok daha üzerindeki oranlarda yükselmiş, bunun temel nedeni ise Leshoto'daki mega baraj projelerinin son derece pahalı inşaat maliyetleri olmuştur.
  • Başta eski Bantustan bölgesindeki kırsal alanların desteklenmesinde kullanılan ulusal su bütçesinde yapılan büyük kesintiler olmak üzere Ulusal hükümet tarafından belediyelere sağlanan işletme sübvansiyonları 1990'lar boyunca reel olarak yüzde 85 oranında azaltılmıştır.
  • Irkçı rejimi takip eden süreçte uygulamaya konan neo liberal makro-ekonomik politikalar sayesinde işsizliğin ikiye katlanması ve çok daha küçülen belediye su desteklemeleri bir araya gelince yoksulların su bedellerini ödeyememe oranı hızla yükselmiş ve her yıl 1.5 milyon kişinin suyu, ödeme yapılmadığı gerekçesiyle kesilmeye başlamıştır.
  • Ödemelerin yapılamaması yaygın bir durum olmaya başlayınca, devlet bir yandan kent alanlarına havalandırmalı genel tuvalet (Ventilated Improved Pitlatrines/VIPs) koydurmaya diğer yandan da Soweto gibi düşük gelirli siyahların yaşadığı mahallelere ön ödemeli su sayaçları taktırmaya başlamıştır; ve
  • Kırsalda yaşayan ve Devlet tarafından sağlanan musluk suyuna bağlı ailelerin çoğu musluklarından suyun akabilmesi için 'maliyet fiyatı'na endekslenmiş su faturalarını ödeme kuralına tabi hale getirilmişlerdir.
  1. Johannesburg'da su 'hakkı'

Hükümetin 'haklar söylemine' nasıl yöneldiğini göstermek için en çarpıcı örnek olan Johannesburg Su'yu olayını incelemekte yarar vardır. İngiltere hükümetinin 1998 yılında ön ödemeli (kontörlü) su sayaçlarını yasaklamasından kısa bir süre sonra Johannesburg belediyesi düşük gelir grubundan olan mahallelere kontörlü sayaçlar taktırmaya başlamış, üstelik bunu, yoksulluk yüzünden su parasını ödeyememe sonucunda suyun kesilmesinin -özellikle G.Afrika'daki AIDS krizi ve 2000-2002'de baş gösteren ülke tarihindeki en büyük kolera salgını koşulları göz önüne alındığında-  ne kadar ciddi bir toplumsal sağlık riskine yol açacağını bilerek yapmıştır. Johannesburg suyunu 2001-2006 döneminde işletmeyi üstlenen Fransız su şirketi Suez'in yöneticileri açısından muhtemelen en karmaşık mesele, Aralık 2000'de yapılan belediye seçimlerinde ANC'nin26 halka taahhüt ettiği 'bedava evsel kullanım suyu' nu nasıl uygulayacağı sorusu olmuştur. Bu taahhüt, özünde, ANC'nin yerel hükümetinin yoksullara yardım etmek için belli bir miktar suyun, elektriğin ve temel belediye hizmetlerinin istisnasız bütün yurttaşlara parasız olarak sunulması yönünde verdiği bir sözdür. Belirlenen asgari miktarların üzerinde tüketim yapanların kullandıkları ekstra miktarlar için ödeme yapması esastır.

ANC tarafından taahhüt edilen bu hizmet, gelirin yeniden dağılımı açısından mükemmel bir potansiyel taşımaktadır. Öncelikle ve en genel rastlanan uygulamasıyla, belediye memuru tarafından seçilen belediye suyu fiyatı eğer dış-bükey (konveks) biçiminde olursa böyle bir uygulama ikinci bloğun yüksek fiyatı birinci bloğun elde edeceği faydaları yok edeceği için taahhüdü yalanlamış olacaktır. İkinci olarak UNDP 'G.Afrika'da olduğu gibi, belli gruplara temel ihtiyacı karşılamaya yetecek su miktarlarının parasız ya da katlanabilinecek düzeylerde fiyatlar karşılığında sağlanması'nı kabul etmek zorunda kalmıştır. Fakat 'temel ihtiyacın karşılanmasına yetecek' kavramı üzerinde çok yoğun bir tartışmayı gerektirecek kadar muğlaktır. Zira Johannesburg 2007 yılından başlayarak kişi başına 10 kilolitre suyu parasız olarak sağlamaya mecburdur. Aslında devlet düzenlemelerine göre 6 kilolitre olan bu miktarın 10'a yükselmesi su aktivistleri ve onlara destek veren hukukçuların mücadelesi sayesinde olmuştur. Üçüncüsü, G.Afrika Hazinesi, Su ve Orman Bakanlığı, G.Afrika Kalkınma Bankası ve Belediyeler ve Yerel Yönetimler Bakanlığı ısrarlı bir şekilde kar amaçlı faaliyet gösteren ticari kurumlarla ortaklık yapma arayışı içindedir. Kaldı ki ülkedeki bazı STK'lar da bu politikaları desteklemek için maliyeti yansıtan su fiyatlama sistemlerine açık destek sağlamaktadır. Bu bağlamda, UNDP'in Kentsel Yönetim Programı, Dünya Bankası, IMF ve DTÖ yıllardan beri bütün Afrika ülkelerinde suyun ticarileştirilmesi için önemli çabalar sarf etmektedir27 .   

Gerçekten de 'su hakları rejimi'ne doğru yönelişe rağmen Johannesburg su politikasında ticarileşmenin arttığı karşılığında sosyal boyutun azaldığı pratiklerin en belirgin kanıtı Dünya Bankası bürokratlarının 2002 yılında yayınladıkları rapordur. Bu raporda Dünya Bankasının son yıllarda Johannesburg kentinde yerel 'ekonomik kalkınmayı iyileştirmek' ve 'su hizmetlerini geliştirmek' için ne tür çalışmalar yaptığı aktarılmaktadır. Örneğin, Johannesburg'un 2030 yılı için hazırladığı Vizyon Stratejisi Belgesi 1999-2002 yılları arasında kentte gerçekleştirilen 'ortaklık'lar üzerinden yerel ekonomik kalkınmanın nasıl güçlendirildiğini ortaya koyan ve bir dizi Dünya Bankası raporundan alıntılanmış olan ampirik verilerden derlenmiştir. Bu belge kenti 'dünya ölçeğinde bir sermaye kenti olma'ya davet etmektedir. Dünya Bankası 'mali açıdan yerelleşmiş bir Johannesburg' hedefinin altını çizmekte ve 'özel sektör yatırımları için uygun ortam hazırlanarak istihdam yaratılmasına vurgu yapmaktadır28 . Eşitsiz kalkınmanın eşlik ettiği 'kentli girişimcilik ruhu' ile birlikte bu yaklaşım yoksulların temel ihtiyaçlarının karşılanması düşüncesine galip gelmekte ve temel gereksinimler sermaye sınıfından gelecek çapraz-desteklemelere terk edilmektedir. Aksi durumda ise Johannesburg kentinin, diğer küresel yatırım bölgeleri karşısında rekabet gücünden yoksun kalacağı belirtilmektedir.

Johannesburg için diğer yaşamsal sorun ise sınır aşırı su transferleridir. Kent suyunun çok önemli bir bölümü Leshoto'dan gelmektedir. UNDP HDR, 'işbirliğinin potansiyel faydaları'na işaret etmekte ve Leshoto Su Projesinin Leshoto için önemli bir gelir kaynağı, G.Afrika için ise gelişmiş bir su kaynağı olduğunu belirtmektedir. Buna karşın, UDP tarafından sözü edilmeyen şey, G.Afrika Ulusal Savunma Gücü tarafından 1998 yılında Katse Baraj bölgesine düzenlenen, iki düzine Bashoto askerinin uyurken katledildiği saldırıdır. Katse Barajı, muazzam bir ekolojik yıkıma yol açmış, on binlerce insan yerinden edilmiş, su fiyatları gerek yolsuzluklar gerekse mega-baraj projesini hızlandırmak için uygulanan ırkçı rejim döneminden kalma yasak ve ambargolar yüzünden astronomik düzeylere yükselmiştir.

Diğer yandan UNDP Raporunun bir paragrafında G.Afrika yaklaşımının altını çizdiği sorunların bazıları kabul edilmek zorunda kalınmıştır: 'Reformların yürürlüğe girmesiyle birlikte tasarım ve uygulamaya dair politik bir tartışma başlamıştır. Bazıları temel ihtiyaçları karşılamak için belirlenen 25 litrelik eşik değerin çok düşük olduğunu ileri sürmektedir. Su arzı bazı bölgelerde düzensiz olduğu için hane halkı ihtiyaç duyduğu suyu uzaktan taşımak zorunda kalmaktadır. Bunun da ötesinde, hükümetin fiyatlandırma politikası su parasının ödenmediği yerlerde suyun kesilmesine yol açmakta ve su bedelini karşılayamama sorunu halk arasında kaygılara neden olmaktadır. Kanalizasyon ve atık su meselesinde kaydedilen ilerleme temiz suya nazaran daha geri düzeydedir. Hala G.Afrika halkının üçte biri, yaklaşık 16 milyon insan temel kanalizasyon hizmetlerinden yoksundur. En alt düzeyde bile olsa kabul edilebilir seviyede kanalizasyon hizmeti sağlama konusunda bir fikir birliğinin olmayışı, talep kaynaklı problemlere yabancılık başarısızlığı mutlak hale getiren faktörler arasındadır'.

Bunlar, ırkçı rejim sonrasında tasarlanan ve uygulanan su politikası yanlışlarının aleyhte sonuçlarının en başat göstergeleridir. Aynı sonuçlar, G.Afrika'da giderek artan toplumsal huzursuzlukları ve protestoların da anlaşılmasına yardım etmektedir. G.Afrika Polis teşkilatının kayıtlarına göre son 24 aylık süreçte Johannesburg Su Savaşları dünyaca ün kazanmıştır. Bu protestoların düzenleyicileri arasında Soweto Elektrik Krizi Komitesi ile bedeli ödenmediği için kesilen su bağlantıları karşısında su borularını yasadışı yollarla evlere bağlayan, ya da kontörlü su sayaçlarını kıran, veya evsel kanalizasyon atıklarını kovalarla seçilmiş bürokratların evlerinin önüne boşaltan halk yığınlarının örgütlendiği Özelleştirme Karşıtı Platform da bulunmaktadır.

UNDP Raporu, ayrıca, Johannesburg'un Paris orijinli Suez ile yapmış olduğu tartışma götürür sözleşmeyi de eleştirmektedir: 'Çünkü, işletme otoritesinin yerel hükümetten kamu hizmet kuruluşuna ve kamu hizmet kuruluşundan üçüncü şirketlere transferi hem hizmete hem de saygınlığa gölge düşürebilmektedir, zira Johannesburg Metro sistemi aynı zamanda hem kamu hizmetinde hisseleri olan hem de düzenleyici konumda olan kuruluşdur. Gerçekten de, yasa koyucuların baskı altında olması G.Afrika'da her yerde sıkça karşılaşılan bir durumdur. Ulusal hükümetin -2003'deki Su Bakanı Ronnie Kasrils tarafından yapma sözü verdiği- uslanmaz belediyelerin teşhirini bile başaramaması artık efsane haline gelmiştir. Johannesburg Su Şirketinin ciddi tek takipçisi çeşitli siyahi kentlerde örgütlü olan Özelleştirme Karşıtı Platform'dur. Bu Platform insan hakları mücadelesini istikrarlı bir biçimde sürdürmekte ve ilerici hukukçular tarafından desteklenmektedir. Fakat, Johannesburg Su Şirketine karşı Temyiz Mahkemesinde 2007 yılında açılan anayasal dava bile, Kent Konseyini 2008 Mart'ında yoksulları daha da zor duruma düşürecek dört yeni politikayı hayata geçireceğini duyurmaktan alıkoymamıştır:

  • Kent yoksullarının sadece küçük bir yüzdesini temsil eden 'en muhtaç durumda olan aboneler' konusundaki başarısızlığın -Yeniden Yapılanma ve Kalkınma Programı'ndaki görevlendirmenin, Anayasanın ve ANC'nin 2000 Aralık seçimlerinde temel hizmetlerin parasız sunulacağına dair verdiği sözün aksine- reddedilmesi. Bu, aynı zamanda, gerek İç İşleri Bakanlığı'nın sürüncemede bırakması gerekse yabancı orijinli olmaları dolayısıyla yoksulluğunu belgeleyen dokümanlardan mahrum olan Johannesburg halkı da dahil olmak üzere yoksulların çok büyük bir bölümünün parasız suya erişemeyeceği anlamına gelmektedir.
  • Yoksulların, sefil durumlarını belgelemek zorunda bırakarak aşağılanması. Zira yoksullar bu belgeyi alabilmek için çoğu zaman yanlış, tarafgir, durumlarının dışarıya ilan edilmesini de içeren garip bir devlet denetim mekanizmasından geçmek zorunda kalmaktadır. Bu arada yoksulların tüketim davranışlarını mercek altına almak için farklı devlet dairelerinin kayıtlarını birbiriyle ilişkilendiren insanlık dışı planlar da uygulanmaktadır.
  • ANC'nin 2000'deki belediye seçimlerinde yapmayı vaad ettiği şeylerden biri olduğu halde herkesin erişebileceği evrensel parasız hizmetlere son verilmesi. Bu süreç, tüketicileri farklı sınıflara bölmekte ve parasız su temini konusundaki politik desteği kaçınılmaz biçimde zayıflatmaktadır.
  • Düşük gelir gruplarının suya erişebilmek için kontörlü su sayaçlarına bel bağlamak zorunda bırakılması ve düşük gelir gruplarından olan siyahi bölgelerin çoğuna alternatif olarak geleneksel su sayaçlarının takılmaması.

Bu stratejilerin etkilerini görünmez kılmak için Johannesburg Konseyi eş anlı olarak yeniden dağıtımcı, yoksuldan yana ve çevreci bir söylem benimsemiştir. Ancak, yukarıda işaret edilen faktörler su fiyat tarifelerinin marjinal ve ilerici bir biçimde revize edilmesine izin vermemektedir. Kısa süre önce ilan edilen 2008/2009 fiyatları kent nüfusunun büyük bölümünü oluşturan tüketiciler için enflasyonun üzerinde fiyat artışlarını içermektedir, dolayısıyla Johannesburg halkının çoğu su ihtiyacını giderebilmek için büyük fedakarlıklar yapmak zorundadır. Dahası, Johannesburg nüfusunun büyük bölümüne yüksek fiyat tarifelerinin uygulanması, Konsey'in iddia ettiği gibi bir 'çevre kültürü'nün oluşmasına da katkı yapmayacaktır. Durban kentinde Reg Bailey tarafından yapılan yüksek lisans tez çalışması, suyun fiyat elastikiyetinin kentin en yüksek gelirli üçte birlik kesimi için -0.10 olduğunu ortaya koymaktadır. Dolayısıyla fiyat artışının su tüketimini azaltacağı beklentisi hiçbir bilimsel gerçekliğe dayanmamaktadır. 1997-2004 döneminde su fiyatlarının reel anlamda -enflasyondan arındırılmış olarak- iki kat artması, su kullanımında yüzde 10'dan daha az bir azalmayla sonuçlanmıştır. Johannesburg'un yüksek gelirli kesimine önerilen fiyat artışları yüzde 100'lük bir zam değildir. Durban'da olduğu gibi sadece yüzde 3'lük bir fiyat artışıdır. Dolayısıyla yüksek gelir gruplarından olan su tüketicilerinden çevrecilik beklenemez.

 

(Kaynak: City statistics, www.johannesburg.org)

Tam da tersine, fiyat artışları en fazla, bütçeleri fiyat artışlarını karşılamaya yetmeyecek kadar sınırlı olan düşük gelir grupları tarafından hissedilecektir, özellikle de gıda fiyatlarında yüzde 100, elektrik fiyatlarında yüzde 60, petrol fiyatlarında yüzde 50 artışların öngörüldüğü 2008 yılında. Bu öngörümüzü doğrulayan örneklerden biri de Durban'daki gelişmelerdir. Kentte düşük gelir gruplarından gelen talebin fiyata gösterdiği duyarlık (fiyat elastikiyeti) -0.55 olarak belirlenmiştir. Bu da, 1997-2004 döneminde su fiyatları ikiye katladığında, söz konusu bu grubun su tüketimini hane halkı başına ayda 22 kilo litreden 15 kilo litreye indirmek zorunda kaldığını ortaya koymaktadır.

Johannesburg'da sonuç, yoksulların artan oranda temiz suya erişimden mahrum edilecek olmasıdır. Üstelik bu mahrumiyet, kentte elit beyazların yaşadığı, yeşil bahçelerin her gün sulandığı, yüzme havuzlarının sürekli dolu olduğu, yani kentin belli bazı bölgelerinde su tüketiminin arttığı koşullarda söz konusu olacaktır. Bu gelişmenin bir diğer yansıması ise hızla artan klima ihtiyacını karşılamak için çok sayıda kömürle çalışan elektrik jenaratörüne yönelik talepte görülmektedir. Bu talep, Leshoto Su Projesi'ne ilaveten yeni milyar dolarlar düzeyinde sermaye birikimine tekabül etmekte ve Johannesburg'a su sağlayan mega baraj sisteminde yeni bir dizi yolsuzluklar anlamına gelmektedir. Karşılığında ise Johannesburg'un gereksinim duyduğu hammaddelerin fiyatlarında artış, yeni barajların inşa maliyetlerinde büyük yükselişler, Basotho yerlilerinin topraklarından yeniden ve yeniden koparılışı ve tüm bu artan farklı türdeki maliyetlerin ödeme gücünden yoksun halkların sırtına yüklenişi görülecektir.

Bu sürecin alternatifi ise, Suyun Özelleştirilmesine Karşı oluşan ulusal koalisyonun çizdiği yol haritasını ve Aralık 2007'de Soweto halkının başlattığı hukuk mücadelesini izlemektir. Bu iki stratejik yönelim, düşük gelir grubundan olan halkların suya erişimini kısıtlamaya çalışan ayrımcı teknolojiler ile ön ödemeli (kontörlü) sayaçları önleyebilecektir. Bu stratejiler, etkinlikten uzak yoksulluk politikalarını sonlandıracak ve hane başına değil kişi başına düşen parasız sudan çok fazla sayıda insanın yararlanabilmesine olanak sağlayacaktır. Bunun bedeli ise, adil bir fiyatlama sistemi üzerinden karşılanacak, örneğin, zenginler ve sermaye grupları tükettikleri su için çok daha yüksek fiyatlar ödemek zorunda bırakılacaktır. Ancak bu yapılırsa, tüm toplum gerçek anlamda bir 'çevre koruma' bilincine ulaşmış olacak, çapraz devlet desteklemeleri için gerekli fonlar büyüyecek ve bu fonlar herkesin kullanımına sunulmuş olacaktır. Böylesi bir çapraz devlet destekleme sistemi Johannesburg gibi bir kentte işe yarayabilir, fakat başka yerlerde de yapılabilir mi?

  1. Sonuç: İlerici bir alternatife Doğru

Johannesburg süreci bize, suyun, ama özellikle de suyun fiyatının son derece politik bir mesele olabileceğini göstermektedir. Metalaşmanın kendisinin sorgulanması, diğer pek çok toplumsal ve çevresel ürünün metalaşmasının sorgulanmasını da olanaklı hale getirmektedir. Üretimin özel sektöre ve hatta STK formundaki tedarikçilere devredilmesi, suyun bir ortak mal olarak -yani çevre, kamu sağlığı, cinsiyetler arası eşitlik ve bunların iktisadi çarpan özelliklerinin- yok olmasına yol açmaktadır. Yoksul tüketicilerin etkin talebinin ortadan kalkması ve devlet desteklemelerini mümkün kılacak 'gölge fiyatlandırma'nın sağlıklı bir şekilde yapılmasının güçleşmesi tüm bu dışsallıkların piyasa üzerinden içselleştirilmelerini daha da imkansız hale getirmektedir. Devlet düzenlemeleri normalde  orta gelirli ülkeler için bile yetersizdir. Gerçekten de hem düşük gelir grubundan olan halklar açısından son derece tehlikeli hem de yönetimler açısından en cazip pratik olan suyun metalaşması olgusu fiyatlandırma sistemleri içersinde çapraz desteklemeleri azaltan, zaman zaman en elit olanların ödüllendirilmesi (cherry-picking) şeklinde isimlendirilen ve yerel perakende piyasalarda öncelikli müşterilerin tercih edilmesi, çoğunluğun ise yok sayılmasına yol açan bir uygulamadır.

İşletme ve bakım maliyetlerinin yüzde 100'ünü kapsayacak bir fiyatlama ya da 'suyun kısa vadeli marjinal maliyeti' olarak isimlendirilen (şekil 1'de A ile gösterilmiştir) uygulama bu tartışmada kritik bir öneme sahiptir.  Marjinal maliyet eğrisi, kullanıcıların tüketimi arttıkça düşme eğilimi göstermektedir. Zira, bir sonraki su birimini sağlamanın fiyatı, küçük tüketicilere oranla büyük tüketiciler için daha ucuzdur., Büyük hacimli tüketicilerin bulunduğu ölçek ekonomileri, bunların birim başına bakım maliyetlerinin düşük oluşu, pek çok küçük tüketiciye hizmet vermek yerine tek bir büyük tüketiciye hizmet vermenin faturalamasıyla ilintili idari maliyetlerin düşük olması ve büyük tüketicilerin talep etmediği zamanlarda da -örneğin gece yarısı- su satın alma gücüne sahip olması ve ihtiyaç dışında satın aldıkları suları depolama ve su kıtlığı dönemleri için saklama olanaklarının bulunması bunun nedenleri arasında sayılabilir. Buradaki önerme, suyun fiyatlandırılmasının arz eğrisi boyunca her noktadaki hizmet maliyeti ile doğrudan örtüşmesi gerektiğidir. Böyle bir sistem, B eğrisi üzerinde piyasanın gerektiği bir işlemesini sağlayacak ve suyun çıkarım ve dağıtımının tamamen özelleştirilmesi için dürtü yaratacak bir kar marjını da içerecektir.

Şekil 1: Suyun Fiyatlandırılması - marjinal maliyet (A), kar için (B), ve çapraz-destekleme, can yeleği artı bloke edilmiş fiyat tarifeleri (C)

  Çapraz desteklemenin ilerici ilkesi, tersine, piyasa mantığını ihlal etmektedir. Büyük ölçekli tüketiciler için artan fiyatları temsil eden (C) bloke edilmiş fiyat tarifelerinin uygulamaya konması, samimi olarak yoksuldan yana veya merkezi devlet düzenlemesi altındaki tarifelerin uygulanacağı anlamına geldiği ölçüde maliyet-fiyat ilişkisine zarar verecek ve dolayısıyla tüketicilere ekonomik açıdan 'etkin olmayan' fiyatlandırma sinyalleri gönderilmiş olacaktır. Sonuç olarak, piyasa işleyişinin bu tip müdahalelerle engellenmesi suyun metalaştırıldığı koşullarda düşük hacimli tüketicilere arzı caydıracaktır. Örneğin, Dünya Bankası  G.Afrika'nın sürecin daha sonraki aşamalarında temel ihtiyaçları karşılayacak su miktarlarını parasız olarak sağlamak ve bunun üzerindeki su tüketimlerine uygulanacak fiyatları yükseltmek şeklindeki tavır değişikliğine karşı çıkarken 'bedava su temininin olduğu durumlarda su özelleştirme sözleşmelerinin çok daha zor yapılacağı' uyarısında bulunmak zorunda kalmıştır29 .

Bu tezlerin aksinin ilerici bir biçimde ispatı, A ve C eğrileri arasındaki farkın sadece parasız evrensel temel hizmetlerin sunulmasına ve elit tüketicilerden düşük gelir grubundan olan yoksullara doğru bir çapraz desteklemeye izin vermekle sınırlı kalmıyor olmasıdır. Suyun yüksek gelir gruplarına çok daha yüksek fiyatlarla sunulurken düşük gelir grubundan olanlara bedava sağlanmasının iki önemli faydası daha vardır: yüksek gelir gruplarına yüksek fiyat uygulaması uzun vadedeki arz maliyetlerinin düşük tutulmasına yardım edecek olan 'çevre koruma' eğilimlerini teşvik edecek, ve bedava kamu hizmetleri, gelişmiş bir halk sağlığı, cinsiyetler arası eşitlik, çevresel koruma, ekonomik yan-ürünler ve yerleşim alanlarındaki ırkçılığı sınıfsal olarak ortadan kaldırmak gibi pek çok ortak maldan toplumun payına düşeni almasını sağlayacaktır.

Marjinal maliyet artı karı içeren bir fiyatlandırmayı talep eden özel su sağlayıcılarına yöneltebileceğimiz bir diğer ilerici eleştiri ise su alt yapı yatırımlarının klasik bir doğal tekel olmasıdır. Boru şebekeleri, su işleme merkezleri ve kanalizasyon sistemlerindeki muazzam yatırımlar öylesine büyük finansman ve uzun vadeli taahhüt gerektirmektedirler ki  bunları yapmaya ancak devletlerin gücü yeter. İlerici bir fiyatlama sisteminin özel sektör katılımını reddetmek zorunda olmadığı; güçlü bir devlet düzenlemesiyle bu ikisinin bir arada olabileceği tezlerine karşı ilericiler su sektöründeki yolsuzluk süreçlerinin uzun yıllara dayanan gerçekliğini hatırlamalı ve verili 'bağımsız olmayan devlet düzenlemeleri'ne güvenmemelidirler. 'Afrika devletlerinin su hizmeti sağlayacak güçte olmadığı'na dair tezleri çürütmek için ilerici gruplar devlet su sistemlerindeki en yakın dejenerasyon olgularını teşhir etmelidirler: 1980'ler ve 1990'lardaki pek çok devletin kapasitesini erozyona uğratan, devlet bürokratlarını rüşvete angaje eden, sendikaları zayıflatan ve halkları güçsüzleştiren yapısal uyum programlarını anlatmalıdırlar.

Son olarak, su dağıtımını sadece yoksulluğunu kanıtlayanlar için değil evrensel bir hakka dönüştürme yolundaki ilerici tez hem pratikte hem de derinlemesine politik bir tezdir. Eğer hizmetin sağlanması yoksulluğun kanıtlanmasına bağlanacak olursa, bu, kaçınılmaz olarak devlet baskısını ve yoksulların bürokratlar tarafından fişlenmesini, teşhirini beraberinde getirecektir. Bunun da ötesinde, kime/kimlere bedava suyu alma hakkı verileceği konusu devlet açısından da idari bir kabustur; zira pek çok insan gayrı resmi ve istikrarsız gelir kaynaklarına bağımlı bir yaşam sürmektedir. Daha felsefi bir düşünce benimsenecek olursa, insan haklarına dair geniş diskurun başat önermesi suya erişim ve benzeri sosyo-ekonomik hakların, özellikle de hane halkı ölçeğindeki gelir farklılıkları göz önüne alındığında öznel gelir durumlarına göre belirlenen değil evrensel olarak güvence altına alınmış haklar olduğudur. Bu kısmen, sosyal refah politikalarının savunulmasının evrenselliği gerektirdiğini ortaya koyan uluslar arası deneyimlerden kaynaklanmaktadır. Bu nedenle, yoksulların, işçi sınıfının ve orta sınıftan halkların mücadelesiyle devletlerden sağlanmış olan bu tarz ayrıcalıkların devamı eskiden olduğu gibi bugün de sağlanabilir.

Küresel kapitalist kriz, istikrarsızlık, neo-liberal politikalar, kompradorluk, eşitsiz kentsel gelişme ve mülksüzleştirme üzerinden birikimle özetleyebileceğimiz günümüz süreçlerinde su kaynakları üzerine yapılan ekonomi-politik tartışmalar bu süreçlere tabandan gelen bir güçle karşı durulabileceğini göstermektedir. Gerçekten de günümüzde dünya ölçeğinde tanık olduğumuz en büyük halk ayaklanmaları neo-liberal gündemi izleyen su sektöründe görülmektedir. Kent suyunun metalaştırıldığı ekonomiler -ABD'li Bechtel Şirketinin, yoksulların özelleştirme sonrasında fahiş düzeylere yükselen su fiyatları karşısında çaresiz kalıp kendi çatılarından biriktirdikleri yağmur sularını bile sahiplenmeye kalkışmasıyla başlayan- Bolivya-Cochomamba'dan, Ghana-Accra'ya, pek çok Arjantin kentine, Manila'ya ve Jakarta'ya kadar uzanmaktadır. Su dağıtımının devlet tarafından yapılmasının öncelikli şartının borç geri ödemelerinin reddedilmesi, uluslar arası döviz kuru ticareti üzerine kontrollerin konulması, yurt dışına finansal akışlara sınırlamaların getirilmesi ve böylece devlet bütçelerinin kamusal hizmetleri karşılamaya yeter hale getirilmesi olduğunu söylemeye gerek yoktur. Ekonomi-politik analizlerde birbiriyle çatışan diskurlar üzerinde çalışmak, her şeyin ötesinde, kamusal sorunların toplumsal mücadeleler üzerinden çözümü açısından yaşamsal bir önem taşımaktadır.


KAYNAKÇA

Adesina, J. (2002), 'NEPAD and the Challenge of Africa's Development: Towards the Political Economy of a Discourse,' Unpublished paper, Rhodes University Department of Sociology, Grahamstown.

Bakker, I. and Gill, S. (2003) (eds.) Power, Production and Social Reproduction (Basingstoke, Palgrave Macmillan).

Bank for International Settlements (2006) 75th Annual Report (Basel: Bank for International Settlements).

Biel, R. (2000) The New Imperialism (London: Zed Books).

Bond, P. (2006) Talk Left, Walk Right: South Africa's Frustrated Reforms (Pietermaritzburg, University of KwaZulu-Natal Press).

Bond, P. and J.Dugard (2008) 'Water, Human Rights and Social Conflict: South African Experiences', Law, Social Justice and Global Development http://www.go.warwick.ac.uk/elj/lgd/2008_1/bond_dugard.

Brenner, R. (1998) 'The Economics of Global Turbulence', New Left Review, 229, pp. 1 - 264.

Brenner, R. (2004), 'New Boom or New Bubble,' New Left Review 25, pp. 57-103.

Christian Aid (2005) The Economics of Failure: The Real Cost of 'Free' Trade for Poor Countries (London: Christian Aid).

Bond Macrodynamics of Globalisation LGD 2008 Issue 1 http://www.go.warwick.ac.uk/elj/lgd/2008_1/bond Refereed Article 14

Clarke, S. (1988) Keynesianism, Monetarism and the Crisis of the State (Aldershot: Edward Elgar).

Dervis, K. and Manuel, T. (2006) 'Water is a Right', Mail&Guardian, 17 November.

Harvey, D. (1989) The Condition of Postmodernity (Oxford: Basil Blackwell).

Harvey, D. (1999) The Limits to Capital (London: Verso).

Harvey, D. (2003) The New Imperialism (Oxford and New York: Oxford University Press).

Harvey, D. (2005) A Brief History of Neoliberalism, (New York: Oxford University Press).

Harvey, D. (2007) 'Neoliberalism as Creative Destruction', The Annals of the American Academy of Political and Social Science 610, pp. 21-44.

International Monetary Fund (2005) Sub-Saharan Africa Regional Economic Outlook (Washington: IMF)

Luxemburg, R. (1968) The Accumulation of Capital (New York: Monthly Review Press).

Mandel, E. (1989), 'Theories of Crisis: An Explanation of the 1974-82 Cycle,' in Gottdiener, M. and Komninos, N. (eds.) Capitalist Development and Crisis Theory: Accumulation, Regulation and Spatial Restructuring (London: Macmillan).

Ndikumana, L. and Boyce, J. (2008) 'Capital Flight from Sub-Saharan Africa', Tax Justice Focus 4( 1).

Roome, J. (1995) 'Water Pricing and Management:World Bank Presentation to the SAWater Conservation Conference', Unpublished paper, South Africa, 2 October.

Sahle, E. (2006) 'Gender, States and Markets in Africa', Studies in Political Economy, 77, pp. 9-32.

Shutt, H. (1999) The Trouble with Capitalism (London: Zed Books).

Tsikata, D. and Kerr, J. (eds.) (2002) Demanding Dignity: Women Confronting Economic Reforms in Africa (Ottawa: The North-South Institute and Accra &Third World Network-Africa).

World Bank (1995) Project Completion Report: Zimbabwe: Structural Adjustment Program (Washington, DC:World Bank).

World Bank (2002) South Africa: Monitoring Service Delivery in Johannesburg (Washington DC:World Bank).

World Bank (2005) Meeting the Challenge of Africa's Development: A World Bank Group Action Plan (Washington DC: World Bank).

World Bank (2005) Where is the Wealth of Nations? (Washington DC: World Bank).

World Bank (2006) Global Economic Prospects 2007 (Washington DC:World Bank).

World Health Organisation (2002) Improving Health Outcomes of the Poor: Report of Working Group Five of the Commission on Macroeconomics and Health (Geneva: WHO). 


Dipnotlar

1 Luxemburg, R. (1968) The Accumulation of Capital (New York: Monthly Review Press) at pp.452-453.

2 Luxemburg, R. The Accumulation of Capital, p.347.

3 Harvey, D. (2003) The New Imperialism (Oxford and New York: Oxford University Press).

4 Bond, P. and J.Dugard (2008) 'Water, Human Rights and Social Conflict: South African Experiences', Law, Social Justice and Global Development http://www.go.warwick.ac.uk/elj/lgd/2008_1/bond_dugard.

5 5Bank for International Settlements (2006) 75th Annual Report (Basel: Bank for International Settlements) at pp.12-32.

6 World Bank (2006), Global Economic Prospects 2007, Washington, pp.vii, xxi.

7 Harvey, D. (2007) 'Neoliberalism as Creative Destruction', The Annals of the American Academy of Political and Social Science 610, pp. 21-44.

8 Harvey, D. (2005) A Brief History of Neoliberalism, (New York: Oxford University Press)

9 Personal communication, 9 November 2004. See also Brenner, R. (1998) 'The Economics of Global Turbulence', New Left Review, 229, pp.102-111, Figure 8, Table 9; and Brenner, R. (2004), 'New Boomor New Bubble,' New Left Review 25, pp.65-69.

10 Clarke, S. (1988) Keynesianism, Monetarism and the Crisis of the State (Aldershot: Edward Elgar) pp.279-360; Harvey, D. (1989) The Condition of Postmodernity (Oxford: Basil Blackwell) pp.180-197; Mandel, E. (1989), 'Theories of Crisis: An Explanation of the 1974-82 Cycle,' in Gottdiener, M. and Komninos, N. (eds.) Capitalist Development and Crisis Theory: Accumulation, Regulation and Spatial Restructuring (London: Macmillan) pp.30-58; Shutt, H. (1999) The Trouble with Capitalism (London: Zed Books), pp.34-45; and Biel, R. (2000) The New Imperialism (London: Zed Books), pp.131-189.

11 Harvey, D. (1999) The Limits to Capital (London: Verso).

12 Bakker, I. and Gill, S. (2003) (eds.) Power, Production and Social Reproduction (Basingstoke, Palgrave Macmillan).

13 World Bank (2005) Where is the Wealth of Nations? (Washington DC: World Bank) at p.66.

14 Ndikumana, L. and Boyce, J. (2008) 'Capital Flight from Sub-Saharan Africa', Tax Justice Focus 4( 1) at p.5.

15 Sahle, E. (2006) 'Gender, States and Markets in Africa', Studies in Political Economy, 77, pp. 9-32

16 Tsikata, D. and Kerr, J. (eds.) (2002) Demanding Dignity: Women Confronting Economic Reforms in Africa (Ottawa: The North-South Institute and Accra &Third World Network-Africa).

17 International Monetary Fund (2005) Sub-Saharan Africa Regional Economic Outlook (Washington: IMF) at p.25.

18 World Bank (1995) Project Completion Report: Zimbabwe: Structural Adjustment Program (Washington, DC:World Bank) at p.23.

19 Christian Aid (2005) The Economics of Failure: The Real Cost of 'Free' Trade for Poor Countries (London: Christian Aid) at p. 5.

20 Adesina, J. (2002), 'NEPAD and the Challenge of Africa's Development: Towards the Political Economy of a Discourse,' Unpublished paper, Rhodes University Department of Sociology, Grahamstown.

21 World Bank (2005) Meeting the Challenge of Africa's Development: A World Bank Group Action Plan (Washington DC: World Bank) at p.5.

22 World Health Organisation (2002) Improving Health Outcomes of the Poor: Report of Working Group Five of the Commission on Macroeconomics and Health (Geneva: WHO) at p.26.

23 During an Arusha health research meeting in late 2002, I confirmed in a discussion with Mills that she had not considered the lack of operating and maintenance subsidies when making the argument about capital investments

24 Dervis, K. and Manuel, T. (2006) 'Water is a Right', Mail&Guardian, 17 November

25 Bond, P. (2006) Talk Left, Walk Right: South Africa's Frustrated Reforms (Pietermaritzburg, University of KwaZulu-Natal Press).

26 African National Congress: Afrika Ulusal Kongresi

27 Derviş ve Manuel'in makalesinde kendi içinde tutarsız bir buluş dikkati çekmektedir: 'su dağıtımına dair politika üzerine gelişen bu yoğun tartışmalara damgasını vuran, özel ve kamu mülkiyeti arasındaki sonu olmayan, anlamsız çekişmedir'. Derviş ve Manuel kamu ve özel sektör katılımının bir tür kombinasyonundan oluşan bir 'ortaklığı' savunmaktadır.

28 World Bank (2002) South Africa: Monitoring Service Delivery in Johannesburg (Washington DC: World Bank) at pp.1-9.

29 Roome, J. (1995), 'Water Pricing and Management:World Bank Presentation to the SAWater Conservation Conference', unpublished paper, South Africa, 2 October, at p.57.