KAPİTALİZMİN DÖNÜM NOKTALARI VE SERMAYENİN GENİŞLEMESİNİN İLERİCİLİĞİ

John Weeks

Çeviri: Gaye Yılmaz

  1. GİRİŞ

Her ne kadar, kapitalizmin kendi içinde farklı dönüm noktaları ya da aşamalara ayrıldığı görüşü Marxist gelenekten olan yazarlar tarafından evrensel ölçekte kabul görüyor olsa da bu bölümlenmenin teorik açıklaması açısından yine de belli bir çeşitlilik söz konusudur. Farklı aşamalardaki kapitalizmin karakteristikleri üzerindeki uzlaşma noktaları dikkati çekecek kadar azdır. En önemli uzlaşmazlık ise kapitalizmin ileri aşamasında "ilerici" olup olmadığına dairdir. Bu da, kapitalizmin genişleme dönemi boyunca pre-kapitalist toplumsal ilişkileri yıkma ve toplumsal formasyonları kapitalist formasyonlara dönüştürme eğiliminin devam edip etmediği ile ilgili tartışmadır. Bu "ilerici" eğilim, yer yer sınırlı düzeyde de olsa kapitalizmin üretici güçleri geliştirme eğilimi olarak ifade edilir. İleri kapitalizmin, bu eğilimi kendi içinde koruduğu sürece dünya ölçeğinde ilerici bir güç olduğu; bu eğilim kaybolduğunda ise kapitalizmin gericileştiği iddia edilir.

İleri kapitalizmin ilericiliği konusu emperyalizm teorisinin merkezindeki bir tezdir ve bazıları, kapitalizmin devrimci yıkımı ile ilgili tezin, ancak üretici güçlerin gelişiminin sonuna gelindiğinde doğrulanacağı görüşündedir1 . Kapitalizmin ilericiliği ile ilgili soruların, az gelişmiş ülkelerdeki devrimci strateji üzerine tartışmalarda önemli bir yere sahip olduğu görülmektedir ve bu tartışmaların kendisi de sınıf ittifakları ve "iki aşamalı devrim"in gerekip gerekmediği konuları ile bağlantılıdır. Bu çalışma, bu genel soruları yanıtlamayı amaçlamaktadır. II. Bölümde, kapitalizm dönemlere ayrılacak ve kapitalizmin her bir dönemdeki en önemli karakteristikleri belirlenecektir. III. Bölümde kapitalizmin ilericiliği konusu ele alınacak ve bu konuya dair sonuçların kapitalist rekabet teorisinden türetildiği savunulacaktır. Her ne kadar bu analizin politik strateji üzerinde yansımaları olsa da, bu konu burada ele alınmayacaktır.

Kapitalizm dönemlere ayrılmaya çalışıldığında, akla gelen en önemli kaynak her zaman Lenin'in ünlü kitabı Emperyalizm olur. Gerçekten de, Lenin'in Marx'ın teorisine en önemli katkısının, kapitalizmin iki aşaması ya da döneminin -rekabetçi kapitalizm aşaması ve emperyalizm aşaması olmak üzere- ayrıntılı olarak tanımlaması olduğu iddia edilir. Böylesi bir kavramsal ayrımı Marx'ta ilk olarak, Kapital'in birinci cildinde yaptığı "imalat aşaması" ve "modern sanayi aşaması" arasındaki bölümlemede görüyoruz. Lenin'in kapitalizm dönemleştirmesini yaptığı erken çalışmaların, Marx'ın birikim sürecinin içsel dinamiklerine dayandırdığı bölümlemeden türetildiği açıktır2 . Marx, kendi dönemleştirmesinin birinci basamağı olan "imalat aşaması"nda birikimin, mutlak artık değere el koymak suretiyle gerçekleştiğini ve ikinci aşama "modern sanayi"de ise birikim sürecine görece artık değer üretiminin egemen olduğunu belirtir.

Emperyalizm literatürünün büyük bölümünde "dünya çapında bir emperyalist nüfuz etme karakteri" vurgusu vardır. Bu literatür: emperyalist ülkelerdeki burjuva sınıfın, baskı altındaki ülkelerin yönetici sınıfları karşısındaki stratejileri; baskı altındaki ülkelerdeki burjuvazinin bu ülkelerde yükselen ulusal kurtuluş mücadelelerine olası katkıları ve devrimci pratiğin diğer önemli konularını da içerir. İzleyen bölüm, her ne kadar bütünsel anlamda onlarla ilişkili olsa da bu yaşamsal sorulara yanıt vermeyecektir. Daha çok, sermayenin gelişiminin tarihsel eğilimini tanımlamak için çaba sarf edilir. Bu üst düzey soyutlamadaki en önemli konu, sermayenin pre-kapitalist toplumsal formasyonları kapitalist formasyonlara dönüştürme eğilimleridir. Eğer, bu, ana eğilim ise, buna göre kapitalizmin "ilerici" olduğu söylenir. Bu, ileri veya geri ülkelerdeki kapitalistlerin ilerici oldukları anlamına gelmez. Bu soru, analizin daha somut bir düzeyi ile ilgilidir. Sermayenin gelişiminin doğası ile emperyalist burjuvazinin stratejisi ilişki halindeyken, bu ikisi, soyut mantığa mekanik olarak bağlı değildir. Daha ziyade, bu ikisi arasındaki ilişkiler her bir ülkenin somut tarihi aracılığıyla belirlenir.

Fakat, sermayenin bütünüyle soyutlanması, oluşum koşullarının analizinden uzaklaşmaya yol açarken; somutun, bütünlüklü bir şekilde dikkate alınmasına izin veren bir dizi temel kavrayışın da önünü açar. En genel ve en basit sonuç, kapitalizmin temel doğasının kapitalizm olgunlaştıkça değişmediği, fakat daha ziyade, olgunlaşmamış kapitalizmin içindeki bu gizli boyutların egemen hale gelmeye başladığıdır. Bu analiz, özellikle, gelişmiş kapitalizmin, kendisinden önceki aşamada olan kapitalizmden farklı işleyiş yasalarıyla ayrıldığını savunan "tekelci sermaye" düşünce okulunun analizlerini reddeder3 . Bunların en önemli olanı, tekelci sermaye okulunun modern kapitalizmde ortadan kaybolacağını iddia ettiği rekabetçi çelişkidir. "Tekelci sermaye" görüşü tarafından ima edilenler ikna edici görüşler olarak kabul görmezken; yine de emperyalist aşamada gelişmemişliğin nedenleri teorize edilirken zımni temel olarak görülürler.

  1. KAPİTALİZMİN DÖNÜM NOKTALARI
  1. İmalat Aşaması

Kapitalist üretim, üreticilerin üretim araçlarından ayrılmasına dayanır. Bu ayrılma, kapitalist üretimin en önemli boyutu olan, emeğin topraktan zorla kopartılıp alınmasını da kapsar. Bu ayrılma bir kere gerçekleştiğinde (Marks, buna "ilkel birikim" demişti) sermayenin doğması için gerekli koşullar artık mevcuttur. Emeğin topraktan özgürleşmesi, paraya varlık üzerinde genel bir hak iddia etmenin yolunu açmak suretiyle sermayeyi özgürleştirir. Emek, üretim araçlarının mülkiyetini bir kere yitirdiğinde, artık, üretim araçlarıyla ancak girişimci sermayenin aracılığıyla birleşebilir. Bu nokta, aşağıdaki sermayenin döngüsü formülünde gösterilmiştir.
 
M: Para Sermaye
C: Üretken Sermaye, Üretim Araçları (MP); ve Emek Gücü (LP)
P: Üretim Süreci
C': Meta Sermaye
M':Genişlemiş Para Sermaye

Kapitalist dönüm noktaları, tarihsel olarak sermayenin, üretim sürecine egemen olmasıyla birlikte başlar. Üretim üzerindeki bu egemenlikten önce ise, sermaye yine vardı, fakat son derece kısıtlı tüccar sermayesi biçimindeydi. Satmak için satın alan () ama üretim süreci üzerinde denetim uygulamayan tüccar sermayesi, sermayenin temel formuydu. Yeni bir tarihsel dönüm noktasını karakterize etmekle kalmayıp, kapitalist toplumu kendini önceleyen aşamalara oranla dinamik ve ilerici yapan, üretim sürecinin sermaye tarafından denetlenir hale gelmesidir. Marks, üretim üzerindeki bu ilk kontrolü, "emeğin, sermayenin biçimsel boyunduruğu altına girmesi" biçiminde karakterize etmiştir. İmalat aşamasında, üretim süreci içinde emeğin işbölümü, zanaatkar üretim içinde gelişmiş olan teknolojiye ve toplumsal ilişkilere yansır. Sermaye kaynaklı dinamizm, ücretli emeğin yeni toplumsal ilişkilerinin bir sonucudur.

Sermayenin gelişiminin ilk aşamasında genişleyen birikimin kaynakları, sermayenin yoğunlaşması ve mutlak artı değerin yükselişidir. Üretim sürecinin, zanaatkar üretimin doğasının etkisi altında olması dolayısıyla verimliliği arttırma olanakları son derece kısıtlıydı. Makineler büyük ölçüde zanaatkar atölyelerinin ürünüydü, pahalıydı ve arzı sınırlıydı. Kısmen bu teknolojik kısıtlama yüzünden, bireysel kapitalistler üretim sürecini dönüştürmeye çalışmak yerine daha ziyade işyerlerinde daha fazla işçi bulundurmaya yoğunlaştılar. Bu koşullarda artı değer, öncelikle, çalışma günü genişletilerek ve iş yoğunluğu arttırılarak yükseltiliyordu. Marks bu sürece mutlak artı değerin üretimi adını verdi.

Sermayenin, mutlak artı değerin üretimine dayanıyor olması, teknolojik baskılardan da öte, kapitalist toplumsal ilişkilerin ilkel durumu tarafından dayatıldı. İmalat döneminde kapitalizmin ilerici eğilimleri, öncelikle üretici güçlerin gelişimiyle değil, tarih olarak yanıltıcı (anachronistic) toplumsal ilişkilerin yıkılmasıyla kendisini ortaya koydu. Özellikle önemli olan, gelişmemiş ve tüccar sermayenin ihtiyaçlarına göre şekillenmiş kredi sistemiydi. Bir bütün olarak sermaye için birikim oranı, kar şeklinde gerçekleştirilen artı değer toplamına bağlıdır ve üst limiti de bu toplam tarafından belirlenir. İmalat aşamasında, bireysel üretim süreçlerinde üretilen artı değere dayalı genişlemeleriyle bireysel sermayeler de benzer bir sınırlılık eğilimi gösteriyordu. Bu, kredi sisteminin gelişiminin geri kalmasına yansıdı. Uygulamada, kapitalizmin kurumsal çerçevesi, bankacılık veya mali sermayenin fonksiyonu olan "artı değerin sermayeler arasında yeniden dağılımına" izin vermeyecek kadar ilkeldi4 . Kendi karlarıyla sınırlı olan bireysel sermayeler, üretim araçlarını devrimci bir şekilde dönüştürmek için gerekli büyük yatırımlara girişemediler.

Birikim sürecindeki bu kısıtlar imalat aşamasına kendi özel karakterini verdi. Rekabet, görece çok sayıda üretici tarafından sanayinin farklı sektörleri içinde sınırlandı. Öncelikle, daha etkin sermayeler, geri kalmış kredi sistemi ile genişletebildikleri ve zayıf rakipleri ortadan kaldırabildikleri birikim oranıyla sınırlanmak zorunda kaldılar. İkinci olarak aynı kredi zorlaması, sanayinin belli bir sektöründeki sermayenin diğer sektörleri ve işkollarını işgal etmesini zorlaştırdı. Marks'ın deyişiyle, bu, sermayenin merkezileşmesi (mevcut sermayenin az sayıda sermaye arasında yeniden dağılımı) için dar bir hareket alanının eşlik ettiği sermayenin yoğunlaşma (bireysel sermayelerin büyümesi) dönemiydi. Bu, imalat döneminde sermayenin fonksiyon boyutunun (sermayenin üretici boyutu), sahiplik boyutu (sermayenin dağıtıcı boyutu) üzerinde egemen olduğu anlamına gelmektedir.

Kapitalist toplumun erken ve ilkel aşamasını burjuva iktisatçılar "rekabetin altın çağı" olarak isimlendirdi ve bu süreci göklere çıkardılar. Bu görüş hem romantik hem de tarih dışıydı. Görüntüde serbest rekabet bastırılmış olduğu için embriyonik ve ilkel formundaydı. Tam rekabet adı verilen burjuva teorisi, erken kapitalizmin kısa ömürlü ve özet bir hareketi üzerinden yapılan tamamen tarih dışı bir soyutlamadır. Kapitalizmin bu ilkel dönemini, meta üreten topluma dayalı teorik bir çerçeveden ele almak, birikim içersindeki ana eğilimler bu aşamada gizli kaldığı için gerçekliği baş aşağı etmektir5 .

Bu noktada, "gizli kalmak" kavramı analizde önemli bir role sahip olduğu için kavramın ne anlama geldiğini ayrıntılı olarak açıklamakta yarar var. Açık olan şudur ki kapitalizm zaman içinde değişir ve yine aşikârdır ki sistemin yirminci yüzyıldaki görünümü ile 19. yüzyıl sonundaki görünümü oldukça farklıdır. Bu fark, iki ayrı yoldan yorumlanabilir. Söz konusu iki yoldan biri, kapitalist toplumun, teknolojik değişiklikler gibi kendisiyle ilişkili fakat kapitalist toplumsal ilişkilerin kendisinden ayrılabilen güçlerden etkilendiğini ve kapitalizmin kendisini bu yeni ortama adapte ettiğini veya toplumsal ilişkilerin bu ortam tarafından dönüştürüldüğünü ileri sürmektir. Buradaki yaklaşım oldukça farklıdır. İddia edilen, sermayenin, onun çelişkili unsurlarının içinde barındırdığı kendi başlangıç formunda olduğu ve bu çelişkilerin ilerici çözümünün, sermayenin yeniden üretiminin onu izleyen somut ortaya çıkışlara yol açtığıdır. Daha açık olarak belirtmek gerekirse, sermayenin merkezileşmesinin hızlı süreci ile 19. yüzyılın sonunda ortaya çıkan mali ve sanayi sermayelerin birleşmesi kapitalizmin doğasındaki bir değişme değil; yüz yıl önce sermayenin yeniden üretiminde görülen çelişkilerin gerçekleşmesiydi. Burada, bir meşe palamudu karşılaştırması riskini yüklenebiliriz: Büyük bir meşe ağacının büyümesi, çevreye yanıt anlamında bir değişim ya da uyum değil; fakat, meşe palamudunun kendi içinde gizli bir süreçtir (her ne kadar çevrenin, meşe palamudunun büyümesi üzerinde niceliksel bir etkisinin olduğu açık ise de).

Sermayenin gelişiminin erken aşaması şimdi şu şekilde düşünülmesi gerekir; bu imalat aşamasında kapitalizm, kendi nüfuz alanı içersinde açık bir şekilde ilericidir. Kapitalizmin ilericiliği, sermayenin üretim süreci üzerindeki denetimi ele geçirmesinin (sermaye döngüsündeki hareketi) ve birikim üzerinden sürekli daha fazla sayıda insanı ücretli emek sürecine dahil etmesinin sonucudur. İmalat aşamasında ilericilik, kendisini farklı soyutlama düzeylerinde ortaya koyar. Her şeyden önce kapitalist üretimin büyümesi, modern toplumun iki büyük sınıfı arasındaki mücadelenin temelindeki proletaryanın büyümesidir. İkinci olarak, kapitalist toplumsal ilişkilerin, üretici güçlerin gelişimi üzerinde -insanın doğa üzerindeki hâkimiyetinde yeni bir dönüm noktasına gelindiğini ilan eden- özgürleştirici bir etkisi vardır. Üçüncü olarak, emek ve sermaye arasındaki eşit değişim ortaya çıkan emek sömürüsündeki ideolojik bağlamı dönüştürür ki Marks buna "gerekli illüzyon" adını vermiştir. Kapitalizmin ideolojisi, değişim sırasında sermaye ve emeğin biçimsel eşitliğine dayanır ve siyasi alanda bu, burjuvazinin bireysel özgürlükler kavramında ifade bulur. Bu özgürlükler, kapitalizmin erken aşamasında sermayeyi, feodal bağlardan özgürleştirme işlevi görmüştür. Sermayenin bu özgürleşmesinin gerekli olan bir boyutu, emeğin üretim araçlarından ayrılmasıydı -ki bu, işçilerin, sermayenin onlara erişimini sağlamak için ekstra ekonomik baskılardan özgürleştirilmesi süreciydi-.

Dünya çapında da, imalat aşamasındaki kapitalizm, birikimin, mutlak artı değerin üretimi ile sınırlandırıldığı aynı gerilikle kısıtlanmış durumdaydı. Kredi sisteminin gelişmemiş karakteri yüzünden, hem para hem de üretken sermayenin ihracının koşulları kolay değildi. "Para sermayenin ihracı" terimi ile, mali kurumların, genellikle devlet veya özel sektör tahvilleri biçiminde, gelişmiş ya da gelişmemiş olsun diğer ülkelere ödünç para vermesinin dizayn edilmesi kast edilmektedir. "Üretken sermayenin ihracı" terimiyle ise, yabancı sermayenin, diğer ülkelerde doğrudan faaliyet gösterme yetkisi altında üretken işletmeler kurması kast edilmektedir.

19. yüzyılda, pre-kapitalist toplumsal ilişkilerin mevcudiyeti, Afrika, Asya, Latin Amerika ve Doğu Avrupa gibi kıtalara böylesi bir ihracat için küçük bir alan bırakmıştır. Pre-kapitalist toplumlar, her ne kadar kapitalist değişim süreci içine çekilebilecek olsalar da, başat olarak meta üreten toplumlar değillerdir. Emek gücü metalaşmadığı, ya da sadece çok sınırlı düzeyde metalaştığı sürece, sermaye, kendisi için yegane sömürü sistemi olan temelden yoksun kalmış olur. Bu nedenle üretken sermayenin ilk kez ihracı pre-kapitalist ekonominin dışında kalan ve denizaşırı kapitalist piyasalar için üretilen madencilik ve tarım alanlarını hedeflemiştir.

İmalat aşamasında meta sermaye ihracının baskınlığını hesaba katma açısından özel bir teoriye ve bir eksik tüketim tezine kesinlikle ihtiyaç yoktur. Kapitalist üretim ulusal sınırları tanımaz ve meta sermayenin ihracı, meta üretiminin bizzat kendisinin sonucudur. Meta sermayenin ihracı, belli bir yere kadar, pre-kapitalist formasyonların gerektirdiği hammadde ihtiyacı tarafından harekete geçirilmiştir. Fakat teorik soru, meta sermayenin neden imalat aşamasında ihraç edildiği değil; para sermaye ve üretken sermayenin neden ihraç edilmediği sorusudur. Bu sorunun yanıtı bir yandan kapitalist toplumun, diğer yandan ise pre-kapitalist oluşumların doğasında aranmalıdır.

  1. Modern Sanayi Aşaması

İmalat aşamasındaki birikim süreci, işçi sınıfı gücünün gelişiminin temelinde yatan daha büyük üretim birimlerindeki işçi sınıfına yoğunlaşır. Bu güç, çalışma koşulları ve emek sürecinin kontrolü üzerindeki mücadelede kendisini ortaya koyar. Bu mücadelenin en kesin boyutu, çalışma gününün sınırlandırılması, ya da daha kesin bir şekilde çalışma süresinin uzunluğunu hangi tarafın -emeğin mi yoksa sermayenin mi- belirleyeceği konusudur. İşçi sınıfının, sermayenin işgününü uzatılabileceği sınırların belirlenmesindeki zaferi modern sanayi aşamasına öncülük etmiştir6 .

İşgününün, artık tek yanlı olarak sermaye tarafından belirlenmediği koşullarda, mutlak artı değer üretiminin artışı da kendi sınırlarına ulaştı. Artı değer artışının bu biçimi ortadan kalkmazken; sermayeler arasındaki rekabetçi mücadelenin asli unsuru haline gelmek üzere duraksadı ve Marx'ın "görece artı değer" adını verdiği sürecin yolunu açtı. Bu, verili bir işgününde gerekli emek zamanının, "artık emek zamanına" oranla azaltılmasını şart koşar. Bu sonuca ulaşmak için öncelikle izlenmesi gereken yöntem, teknolojik gelişmelerin üretim sürecine uygulanmasıdır. Görece artı değerin, birikim açısından başat temel olarak ortaya çıkışı, işyeri düzeyinde emek yoğunlaşması için uygulanan baskıcı yöntemlere son vermedi; örneğin, modern sanayi aşamasında kapitalizm sömürgen karakterini yumuşatmadı. İş, belli ölçüler sınırında görece daha az baskıcı bir hale geldiği zamanlarda, bu, işçi sınıfının çalışma süreleri, koşullar, emek yoğunluğu üzerinde gerçekleştirdiği bir dizi mücadeleden kaynaklandı ve halen de kaynaklanmakta; ama, verimlilik artışının kendisindeki bir artıştan ileri gelmedi ve gelmemekte.

Kredi sisteminin gelişmesi, ilave olarak, gerekli olan daha büyük oranlarda makine kullanımını ve üretimin ölçeğinin genişlemesi için gereken para sermayeye erişimi mümkün kıldı. Büyük miktarlardaki para sermayeyi düzenleme ihtiyacı, kapitalist sistemin doğası açısından son derece önemli sonuçlarıyla birlikte mali sermayenin gelişmesinin önünü açtı. Bu gelişme, Marks'ın deyişiyle, sahiplik olarak sermayenin, fonksiyon olarak sermayeye üstünlüğü; ya da Lenin'in vurgusuyla mali sermayenin sanayi sermayesine egemen olduğu anlamına geliyordu. Lenin'in mali sermaye üzerine özel vurgusu ile rekabetin, emperyalizm aşamasında azaldığını ima ettiğine dair üzerinde ortaklaşılmış bir yorumlama yapılmaktadır. Son yıllarda ise Lenin'in rekabetin azaldığına dair tezinin yorumlanmasına giderek artan sayıda teorik okul tarafından itirazlar getirilmektedir7 .

Gerçek, daha ziyade, kredi sistemi ile mali sermayedeki gelişmenin rekabetçi mücadeleyi yoğunlaştırıyor olmasıdır. İmalat aşamasında rekabet, burjuva iktisatçıların "ürün piyasaları" dediği, mevcut sermayeler arası fiyat rekabeti ile sınırlanma eğilimi göstermiştir. Modern sanayi ile birlikte kapitalist rekabet daha üst düzeye sıçramış ve kendisini sanayinin işkolları, sonunda da ülkeler arasındaki sermaye akışı içinde ortaya koymuştur. Kapitalizmin pek çok boyutu gibi rekabetin yoğunlaşma eğilimi de çapraşık ve anlaşılması güç bir eğilimdir. Sermayenin hareketi, zaman içinde, sermayelerin tekelleştiği piyasalarla sonuçlanır. Bu eğilim, kapitalizm geliştikçe artar, fakat bu, sermayenin rekabetçi çelişkisinin bir tezahürüdür, rekabetin ortadan kalktığının değil8 .

Tüm üretim toplumsalken, modern sanayi aşamasında üretim niteliksel olarak ileri bir düzeyde toplumsallaşmış hale gelir. Kapitalist üretim atomlaşmış, üretim pek çok sermayenin üretiminin toplamından izole edilmiş izlenimi verir. İmalat aşamasında sömürü, büyük ölçüde bireysel sermayelerin işçileri üzerindeki egemenlikleri üzerinden gerçekleştirildiği için bu izlenim gerçekle bir dereceye kadar uyuşur. Modern sanayi aşamasında sömürü toplumsallaşır; ilişki, bir bütün olarak sermaye ve işçi sınıfı arasındadır. Sömürü oranının yükselmesi üretimin verimliliği genelde yükseltebileceği ve böylece gerekli emek zamanını (emek gücünün değeri) kısaltacağı orana bağlıdır. Kapitalist gelişmenin böylesi üst bir aşamasında bireysel kapitalist, emek sömürüsünü tüm diğer kapitalistler oranında arttırır9 . Marx buna "Toplumsal sermayenin" gelişmesi demiştir.

Modern Sanayi çağı, önce para sermaye ve sonra da üretken sermaye ihracını kolaylaştırır. Burada da, kapitalist üretim tarzına içkin gelişmelerden kaynaklanan para ve üretken sermaye ihracı eğilimini açıklamak için özel bir teoriye gerek yoktur. Mali sermaye, gerekli olgunluk düzeyine bir kez ulaştığında, pre-kapitalist formasyonlar da dahil olmak üzere üretken alanlar aramaya başlar. Bu yorum, kapitalizmi, sermayenin aldığı ihracat formu anlamında dönemleştirmek yanlış olmazken; analitik olarak böyle yapmanın eksik sonuçlara yol açabileceği anlamına gelir. Sermaye ihracı temelinde dönemleştirme, yanlışa düşmeye iki şekilde yol açar:

  1. Kapitalizmin dönüm noktalarının sürekliliğinden ziyade aralarındaki farklılıkları vurgular; ve
  2. Modern sanayi aşamasının biri para sermaye ihracının birincil olduğu, diğeri ise üretken sermayenin birincil olduğu iki döneme bölünmesini önerir. İkinciyi aşağıda geliştireceğiz.

Son olarak, kapitalizmi sermaye ihracı biçimlerine göre dönemleştirmek, dolaşım alanına ait bir kriteri baştan kabul etmektir. Dolaşıma ilişkin temel tezler, ilk bakışta analizin günahı değildir. Bununla beraber pek çok Marxist teoriysen, dolaşım olgusunun üretim alanının türevi olduğu konusunda fikir birliğine varacaktır10 .

  1. SERMAYE İHRACI VE ETKİLERİ
  1. Meta Sermayenin İhracı

Daha önce de belirtildiği gibi, kapitalizm doğuşundan itibaren meta sermaye () ihracına bağlıdır. Bu gerçekliğin tespit edilmesi kapitalizmin ilericiliğinin reddi ve eksik tüketim teorisine dayanan erken dönem kapitalizm eleştirilerinin yolunu açmıştır. Bu pozisyonu alan ilk yazarlar, ücretli emek ilişkilerinin köylülüğün ve zanaatkar sınıfların yıkılmasına ve metaların değişildiği "ev pazarları" (home market) nın azalmasına bağlı olarak geliştiğini ileri süren Sismondi ve Proudhon'dur. Bu düşünce okulunun analitik açığı, Lenin'in de son derece ikna edici bir şekilde belirttiği gibi metaların dolaşımını sermayenin dolaşımı olarak görememektir11 .

Kapitalist üretim ilişkilerinin egemen olduğu yerde meta üretiminin genişlemesi toplumu, bağımsız küçük burjuva üreticilerin iflası -bu iflas, fiyat rekabetinin sivilleşmiş formu üzerinden yaşanıyormuş izlenimini verir- ile dönüştürür. Çevrede ise, kapitalist olmayan formasyonlara burjuva devlet tarafından doğrudan güç uygulanır (Marx'ın ilkel birikim olarak adlandırdığı süreç)12 . Meta sermayenin ihraç edilmesinin gelişmemiş yerlerdeki pre-kapitalist üretimi, özellikle de zanaatkâr üretimini yıkıcı bir etkisi olduğuna sıkça işaret edilmektedir. Bazı yazarlar bunun kapitalist dönüşümden kaynaklandığını ya da böyle bir dönüşümün koşullarını yarattığını belirtmektedirler13 . Bu tip vargıların geçerliliği ne olursa olsun, erken kapitalist gelişmede gücün ve ilkel birikimin şiddet aşamasında burjuva devletin merkezi bir yeri olduğunu belirtmeliyiz. Tarihsel kanıtlar değişimin tek başına kapitalist ilişkileri var etmede yetersiz olduğunu; bunu ancak değişim ve rekabetin yarattığı yıkım dışında burjuva toplumsal ilişkilerini ortaya çıkaracak aktif adımlar atıldığında yapabileceğini göstermektedir14 .

Meta sermayenin istila ettiği pre-kapitalist ülke ve bölgelerin büyük bir kısmında burjuvazi yoktu. Bunun da ötesinde meta sermayenin ihracı sanayi burjuvazisi tarafından değil, tüccar sermaye tarafından kontrol ediliyordu. Kapitalist merkezdeki tüccarlar gelişmemiş yerlerde genellikle pre-kapitalist yönetici sınıflarla ticaret yapıyordu, bunun sonucu olarak ta gelişmemiş yerlerdeki meta üretimi kendi pre-kapitalist karakterini sürdürdü. Ticaret genişlediği için sık sık pre-kapitalist ilişkiler açısından zayıflama değil, tersine bir güçlenme eğilimi ortaya çıktı. Pre-kapitalist yönetici sınıflar, sadece sömürünün mevcut biçimlerini yoğunlaştırarak giderek daha fazla artık ürünü ele geçirdiler15 .

İmalat aşamasında dünya ticaretindeki hızlı büyüme, kapitalist ülkelerdeki ücretli emek ilişkilerinin ilerici bir şekilde gelişmesine yansıdı; fakat gelişmemiş dünyada pre-kapitalist sömürücü sınıfların düzenini pekiştirdi. Böylece, bu ülkelerde burjuvazinin ortaya çıkışı yabancı tüccar sermaye ile yereldeki, Devleti kontrolü altında tutan pre-kapitalist sömürücü sınıfların ittifakı sonucunda yavaşladı16 . Dünyanın küçük bir bölümünde kapitalizmin dinamik büyümesi, geri kalan bölgelerde onun karşıtını ortaya çıkardı.

  1. Rekabetçi Çelişki

Kapitalizmin, modern sanayi aşamasına geçişi ile birlikte, uluslar arası ekonomik ilişkiler yeni bir karakter üstlendi. Meta üretiminin kapitalist formasyonlar içersinde toplumsallaşma eğilimi, kavramdaki karşılığını tam olarak bulduğu bir düzeye ulaştı ve uluslar arası sermaye emperyalist karakterini üstlendi17 . Modern sanayi aşamasında yalnızca para ve üretken sermayenin ihracı mümkün hale gelmekle kalmaz, meta sermayenin ihraç karakteri de dönüşür. Ticaret döneminde tarih yanılsamasıyla hayatta kalan (anachronistic survivor) tüccar sermaye, bizzat sanayi sermayenin kendisinden vücut bulmuş olan finans sermayenin çıkarlarına boyun eğer. Bu noktada sermaye bütün formlarında uluslar arasılaşmaya başlar ve pre-kapitalist formasyonların kapitalist dönüşümü içkin (immanent) bir eğilim haline gelir.

Bu eğilimin çelişkili doğasını düşünmeden önce, para ve üretken sermayelerin ihracının (ve devam eden meta sermaye ihracının) sadece kapitalist ülkeler ve pre-kapitalist formasyonları kapsadığı biçiminde algılanmaması gerektiğinin altı çizilmelidir. Durumu bir başka yönden ele alacak olursak, emperyalizm, yalnızca gelişmiş ve gelişmemiş dünyalar arasındaki bir ilişkiden ibaret değildir18 . Kapitalizmin uluslar arası ilişkilerinin modern sanayi aşamasındaki birincil boyutu ileri kapitalist ülkelere sermaye ihracıdır ve bu da bu ülkelerin yönetici sınıfları arasında rekabet çelişkileri ile sonuçlanır19 . İleri kapitalist ülkeler ile geri kalmış ülkeler arasındaki ilişki modern sanayi çağında, bu nedenle, sermayenin uluslararasılaşmasının bir bileşenidir, onun tanımlayıcı boyutu değil.

Emperyalizm teorisinin birbiriyle ilişkili üç boyutu vardır:

  1. Kapitalistler arası rekabet
  2. Sermaye ihracının geri kalmış bölgelerdeki toplumsal formasyonlar üzerindeki etkisi, ve
  3. Ulusal sorun. Zaman zaman üretim tarzlarının eklemlenmesi diye anılan ve kapitalizmin modern aşamada ilericiliği konusunu da kapsayan ikinci boyuttur. Kesin olarak sorulması gereken soru ise şudur: sermayenin uluslar arasılaşmasının pre-kapitalist ilişkileri yıkma ve kapitalist üretim ilişkilerini ortaya çıkarma eğilimi var mıdır?

İkinci Dünya Savaşı'nın sonundan beri solcu yazarlar tarafından bu soruya verilen yanıtlar arasında en geniş kabul gören "bağımlılık teorisi" adıyla bilinen yanıttır. Bu okulun yazarlarının kendi analitik öncülleri farklılık arz eder, fakat genel olarak sermaye ihracının geri kalmış ülkelerdeki kapitalist gelişmeyi bloke ettiği ve etmeye devam ettiği konusunda mutabıktırlar. Ancak, aynı zamanda geri kalmış ülkelerin çoğunun başat bir şekilde kapitalist olduğunu da ileri sürerler20 . Bu açık şekilde birbiriyle uyumsuz olan iki tez, birikimin mümkün fakat birikim olanaklarının olağanüstü sınırlı olduğu görüşünden beslenen "bağımlılık" ya da "çarpık kapitalist gelişme" kavramlarına dayanır.

Bağımlılık teorisyenleri, bağımlı kapitalist gelişme kavramını desteklemek için oldukça eklektik bir tezler dizini kullanırken; teorideki kilit unsur da dünya ekonomisinin sermayeler arası rekabet tarafından değil, tekeller tarafından karakterize edildiğidir21 . Bu gerçekten de tutarlı bir tezdir. Eğer modern kapitalizm rekabetçi çelişkisini kaybederse sonrasında dünya Kautsky'nin deyimiyle "tek bir karşılıklı güven dünyası"na evrilir; ardında da kapitalizmin başka bir yerde daha fazla gelişmesine izin verilmez. Eğer rekabet ortadan kaldırılırsa, sonrasında üretici güçleri devrimcileştirme baskıları yok olur ve dünya ekonomisi dönemsel krizlerden ziyade durgunlaşma eğilimine girer, tıpkı 1960'larda Baran ve Sweezy'nin özel olarak Kuzey Amerika ekonomisi için iddia ettikleri gibi22 . Birinin Modern çağda kapitalizmin ilericiliği ile ilgili bir görüşü, başka birinin rekabetle ilgili sonucundan türüyor.

Bu çalışma başlamadan önce, kapitalizm geliştiği için rekabetin yoğunlaştığı ileri sürülüyordu. Bu analizi takiben dünya ekonomisinin tekelci sermaye görüşü ile tanımlanması, rekabetin kendini ortaya koyduğu biçimle rekabetin temelini oluşturan neden arasında bir kafa karışıklığı doğuruyor. Rekabet zorunlu olarak pek çok kapitalistin çatışma içinde olduğu bir form olarak kendini ortaya koyarken, rekabetin nedeni bir bütün olarak sermayeye içkindir. Tekelci sermaye okulu, burjuva teorisiyle uyum içersinde, rekabeti yalnızca en somut biçiminde, bireysel sermayelerin karşılıklı etkileşimi olarak ele alıyor. Oysa Marx, rekabet konusunu hiç bir zaman bu düzeyde ele almamıştır23 . O, rekabetin, toplumsal bir ilişki olarak sermayenin içsel doğasının bir parçası olduğunu ve bir bütün olarak sermayenin içsel dinamiklerinden türemiş olan pek çok sermaye arasındaki iç etkileşimin bir ortaya konuş biçimi olduğunu savunur. Mesele, bireysel sermayelerin birbirleriyle rekabet içinde olup olmadıkları değildir; bu ampirik bir konudur ve yalnızca rekabetin biçimi ile ilgilidir. Asıl soru, kapitalist toplumun rekabetçi bir çelişkiyi kendi içinde taşıyıp taşımadığıdır.

Feodal toplum, doğası gereği rekabeti bastırır, boğar. Emek, toprakla bütünleştiği zaman üretilmiş ürünlerin büyük bir çoğunluğu metalar biçiminde dolaşıma giremez. Kapitalizm kendini var etmeye başladığı için, ilkel birikim süreci emeği mülksüzleştirir, onu, sermaye tarafından sömürülecek şekilde özgürleştirir, ve bireylerin somut emeğini yabancılaşmış emeğe dönüştürür. Rekabetçi çelişki, emek gücünün bir meta olması ve onun meta statüsünün emek ürünlerinin de meta olarak dolaşıma girmesini gerektiriyor olması gerçekliğinden ortaya çıkar. Bu rekabet kendisini pek çok farklı düzeyde ortaya koyar:

  1. Esas olarak sermaye ile emek arasında ve sömürünün koşulları üzerinde;
  2. Kapitalistler arasında ve emek gücü üzerinde;
  3. Sermayenin, kar oranını eşitlemek için sanayinin farklı iş kolları arasındaki hareketlerinde; ve
  4. Bir iş kolundaki sermayelerin kısa dönemdeki çatışmalarında.
İmalat aşamasında, sermayelerin hareket olanakları görece daraldığı için bunlardan sonuncusu (4) en önemli olanıdır. Ancak, kapitalizm geliştiği için sermayeler arası rekabetçi mücadeleyi tanımlayan sermaye hareketinin (merkezileşme) kast edildiği düzey üçüncü (3.) düzeydir. Sermayenin bu hareketi, sadece emek gücü mülksüzleştirilmekte olduğu (burada bir bütün olarak sermaye ile bir bütün olarak işçi sınıfı arasındaki mücadele kast edilmektedir) için mümkün hale gelebilen emek gücü üzerindeki sermayeler arası rekabeti de içerir24 . Modern sanayi aşamasında sermayenin serbest dolaşımı, bugün tüketici elektroniği endüstrisinde ve kapitalistlerin kendi aralarında istikrarsız bir işbirliği düzeyine ulaştıkları kontrollü mücadele dönemlerinde görüldüğü gibi şiddetli rekabetçi çatışma dönemleriyle sonlanır. İkinci dünya savaşını izleyen 20 yıllık süreçte uluslar arası rekabet, -şimdilerde etkisini hızla kaybetmekte olan ABD hegemonyası yüzünden- görece bir durgunluk içindeydi. Tekelci sermaye okulu ile bağımlılık teorisinin yıldızının, ABD hegemonyasının etkili olduğu bu dönemde parlaması tesadüf değildir. Ancak, kontrollü rekabet dönemi, sermayenin dünya çapında merkezileşmesinin damgasını vurduğu rekabetçi bir dönem patlak vermeden önce sakindi.

  1. Para Sermayenin İhracı

Eğer kapitalizmin rekabet ile karakterize edildiği düşünülürse, sermayenin genişlemesi mantıki bir silsile izler ve uluslar arası sermaye hareketini sermaye hareketlerinin somut durumu açısından açıklamaya gerek kalmaz. Kapitalizmin imalat aşamasındaki dinamizmi meta sermayenin ihracından kaynaklanır. Gelişmemiş bölgeler söz konusu olduğunda bu, kapitalist gelişmenin, ticaret sermayesi ile yereldeki pre-kapitalist yönetici sınıflar arasındaki ittifak üzerinden bloke edilmesiyle sonuçlanır. Modern sanayinin ekseninin değişmesi, ticaret sermayesinin aracı rolünü silip süpürmüş ve para sermaye ile üretken sermayenin ihraç edilmesinin olanaklarını yaratmıştır.

Para ve üretken sermayelerin ihracının sonuçlarını anlamak için önce para sermayenin hareketini soyut olarak düşünmemiz gerekir. Bankalar parayı, faizi ile birlikte kendilerine geri ödenebilecek koşullarda kredi olarak verirler. Paranın, ödünç alan tarafından sermaye biçiminde kullanılıp; kullanılmaması banker açısından bunun kendi içinde genişleyen değer, para sermaye olduğu gerçeğini değiştirmez. Örneğin gelişmiş bir ülkede, bir banka bir işçiye evini boyatması ya da sağlık bakım faturasını ödemesi v.b. için kredi verebilir. Bu işlem üretken bir emekle sonlanmayabilir, hatta bir kullanım değeri bile üretilmiyor olabilir, yine de para, krediyi veren açısından sermayedir. Aynısı, bankaların, askeri harcamaları ya da işsizlik sigortasını finanse etmeleri için kapitalist devletlere ödünç para verdiği durumlar için de geçerlidir. Bu nedenle, her ne kadar burjuva ekonomilerde ödünç para verme işlemleri büyük bir çoğunlukla kapitalistlerin kendi aralarında gerçekleşiyor olsa da, sermaye hareketinin -tamamen kapitalist üretim ilişkilerinin egemen olduğu toplumlarda bile- kapitalist faaliyetleri destekleme şartı yoktur. Böyle ele alındığında, mali sermaye, biçimsel olarak ticaret sermayesi ile simetriktir. Her ikisi de, kendi içinde genişleyen değerin görünüş biçimidir (sırasıyla, ve ) ve en azından biçimsel olarak ikisinin de kendi değerlerini genişletmek için kapitalist üretime ihtiyacı yoktur.

Ancak, ticaret sermayesi ile mali sermaye arasında büyük bir fark vardır. Ticaret sermayesi sanayi sermayesini öncelemiş olduğu için yalnızca biçimsel değil fakat aynı zamanda reel bir temelde de burjuva üretim tarzından bağımsızdır. Gerçekten de, ticaret sermayesi, sanayi sermayesinin ürünlerini giderek artan oranda alıp- sattığı için önemi azalmıştır. Diğer yandan mali sermaye, sanayi sermayesinin bir sonucu olarak gelişmiş olup; burjuva üretiminden bağımsızlığı yalnızca biçimseldir. Bu sermaye, her yerde sanayi sermayesinin bir partneri olarak (belki kıdemli partner) kendini var eder.

Artık, modern sanayi aşamasında sermaye ihracının nasıl işlediğini özetlemek olanaklıdır. 19.yüzyılın ikinci yarısının başında, para sermayenin geri kalmış ülkelere büyük ölçekli ihracının önemli bir çoğunluğu kapitalist üretimi amaçlamıyordu. Tersine, bu para sermaye ihracının büyük bölümü pre-kapitalist devletleri temsil eden hükümetlere gidiyordu. Bu nedenle sermaye ihracı, tıpkı meta sermayenin ihracının da yapmış olduğu gibi, pre-kapitalist yönetici sınıfları güçlendirme eğilimi gösterdi. Lenin, emperyalizmin tepkisel doğasına ilişkin olarak yaptığı yorumda, mali sermayenin pre-kapitalist sınıflarla kurduğu bu ilişkiyi oldukça zeki bir şekilde değerlendirmiştir. Ancak, yine de para sermayenin ihracındaki büyüme, 19.yy ortasında gerçekleşen meta sermaye ihracı büyümesinden, niteliksel açıdan, daha önemlidir, zira bu sayede üretken sermaye ihracı 20.yy ortasında para sermaye ihracı üzerinde bir üstünlük kurabilmiştir. Üretken sermayenin geri kalmış ülkelere ihracı büyük oranlara ulaşır ulaşmaz geri kalmış dünyanın kapitalist dönüşümü gerekli bir sonuç haline gelmiştir ve hala da gelmektedir. Başka bir deyişle, kapitalizmin, üretken sermaye ihracı dönemindeki ana eğilimi pre-kapitalist formasyonları ilerici bir şekilde ortadan kaldırmak ve sanayi proletaryasını ekonomik ve politik bir güç olarak ortaya çıkarmaktır.

Sermayenin, 1860'lardan 1.Dünya Savaşına kadar geçen dönemdeki genişlemesiyle karakterize edilen, sermaye ihracının bu biçimini Lenin, Emperyalizm'de detaylı olarak analiz etmiştir. 19.yy'da para sermayenin hareketi, esas olarak ileri kapitalist ülkelerin kendi aralarında cereyan etmiş ve borç alanlara sermaye olarak hizmet etmiştir. Örneğin, yüzyılın ikinci yarısında büyük miktarlarda para sermaye İngiltere'den Kuzey Amerika'ya akmış; demiryolları ile imalat sanayi işletmelerini finanse etme amacıyla kullanılmıştır. Diğer yandan, geri kalmış bölgelere ihraç edilen para sermayenin büyük kısmı ya, pre-kapitalist devletleri temsil eden hükümetlere, ya da deniz aşırı ticaret yapan tüccarların çıkarlarına hizmet etmiştir25 .

Para sermaye ihracının geri kalmış bölgeler üzerindeki etkileri, bir yandan mali sermayenin biçimsel olarak sanayi sermayesinden bağımsız olduğu, diğer yandan da  tarihsel olarak onun tarafından vücuda getirildiği gerçekliklerini yansıtmak suretiyle oldukça çelişkili bir görünüm arz etmiştir. Mali sermaye, pre-kapitalist devletlere kredi aktarmak suretiyle, yerel burjuvazinin ortaya çıkışına karşı verdikleri mücadelede pre-kapitalist sınıfların düzenini güçlendirmiştir. Latin Amerika'daki toprak sahibi oligarşi ile mali sermaye arasındaki güç kazanan ittifakların ömrü olağanüstü uzun sürmüş olup; bölgenin daha geri kalmış ülkelerinde bugün bile varlığını sürdürmektedir26 .

Para sermayenin ihracı, siyasi alanda pre-kapitalist düzeni güçlendirirken, ekonomik alanda da kapitalist nüfuz etme ve pre-kapitalist toplumsal ilişkilerin dönüşmesi açısından ana payanda işlevi görmüştür. Mali sermayenin Lenin tarafından altı çizilen boyutu da budur27 . Geri kalmış bölgelere ihraç edilen para sermaye, -her ne kadar bu, daha önceki süreçte gerçekleşen meta sermaye ihracının, işgücünün mülksüzleşmesine hangi düzeyde yol açtığına bağlıysa da-, kapitalist işletmelerin finansmanında potansiyel bir kaynak işlevi görmüştür. Peru'nun iç bölgeleri gibi çok fazla geri kalmış yerlerde demir yollarının inşası zorunlu emek (forced Labor) kullanılarak dışarıdan finanse edilmiştir. Bu süreçte madencilik ve tarımda kapitalist işletmeler göçmen yerleşim bölgeleriyle sınırlıydı, zira pre-kapitalist Latin Amerika'nın sunabildiği meta pazarları inanılmaz ölçüde kısıtlanmış durumdaydı. Bunun da ötesinde, madencilik ve tarımda başvurulan göçmen yerleşkeleri de pre-kapitalist ilişkileri güçlendirmekteydi. Peru'daki şeker kamışı çiftlikleri başlangıçta tamamen köle emeğiyle (Çin'li göçmenler) çalıştırılıyordu; daha sonraları ise dağlık arazilerden getirilen köylüler, çalışma cezası ile cezalandırılmak suretiyle zorunlu emeğe dönüştürüldü. Madencilik faaliyetinin, sömürge dönemlerine kadar uzanan bir zorunlu emek kullanımı tarihi vardı ve 19.yy sonlarında ortaya çıkan madencilik şirketleri, toplumsal ilişkileri bakımından yalnızca görüntüde kapitalistlerdi28 .

Bu nedenle, para sermayenin ihracının etkisi "pre-kapitalist devletleri güçlendirirken, pre-kapitalist üretimin zeminini ortadan kaldıran1 basit bir mesele değildi. Para sermaye ihracı içindeki giz, üretken sermayenin ilerici dürtüsüydü. Fakat, para sermaye ihracının geciktirici etkisi, ücretli emeğin gelişimini bloke etmekti, üretken sermayenin devrimcileşmekte olan gücünün para sermaye ihracıyla ilişkilenmesi için belli bir zaman gerekiyordu. Lenin'in, para sermaye ihracının geri kalmış bölgelerdeki toplumsal ilişkileri zorunlu olarak devrimcileştireceğini görmüş olması, onun, kapitalizmin dinamiklerini ne denli derinden kavradığının bir göstergesidir. Fakat bu öngörü, olayların kendi akışı içinde ortaya çıkmıştı ve Lenin'in pozisyonunu destekleyen bazı kişiler, pre-kapitalist toplumların dönüşüm hızı konusunda aşırı iyimserdiler29 .

Eğer pre-kapitalist formasyonlar üzerinde ve ücretli emek ilişkilerinin yol açtığı süreçlerde genişlemesi durmuş olsaydı hiçbir Marxist kapitalizmi ilerici olarak tanımlamayacaktı. Böylesi bir hüküm, kapitalist sömürü sisteminin onaylandığı anlamına gelmez, fakat, işçi sınıfının kapitalizmi ve tüm sömürü biçimlerini ortadan kaldıracak güç olduğu sonucunu yansıtır. Kapitalist emek ilişkilerinin genişlemesini ilericilik olarak değerlendirmek, ütopik sosyalizmi bilimsel sosyalizmden ayıran bir kavrayıştır30 . Bu nedenle, üretken sermayenin geri kalmış bölgelerde genişlemesi, proletaryanın gelişmesi anlamına geldiği için zorunlu olarak ilericidir.

Bu, üretken sermaye ihracının da ilerici olmak zorunda olduğu anlamına gelmez. Üretken sermaye ihracı, geri kalmış ülkelerde kapitalist ilişkileri genişletme etkisine sahip değilse, yavaşlatıcı, frenletici bir güçtür. Bunun gerekli fakat tek başına yeterli olmayan bir koşulu, üretken sermaye ihracının işçi sınıfının büyümesiyle sonuçlanmadığı durumlardır. İşçi sınıfının büyümesi, kapitalizm işçi sınıfını pre-kapitalist ilişkilerden çekip, koparacağı ve meta piyasalarını genişleteceği için kaçınılmaz olarak kapitalizmin gelişmesi anlamına gelir. Hiç kuşku yok ki kapitalizm, ücretli emeği büyütmeden de pre-kapitalist ilişkileri ortadan kaldırabilir. Bu, kapitalizm zanaatkar ve köylü üretimini ortadan kaldırdığı, fakat yerinden edilen işçileri, işsizlerin oluşturduğu yedek işgücü ordusuna fırlatıp, attığı durumlarda söz konusu olur. Mesela bu, köylülerin ve zanaatkar sınıfın, kapitalist emek istihdamındaki büyümeye oranla çok daha hızlı bir şekilde çökertildiği ve mülksüzleştirildiği Avrupa'daki imalat aşamasında olabilir. Benzer bir gerileme bugün geri kalmış ülkelerin çoğunda yaşanmaktadır. Ancak, kapitalizmin gelişmesi konusunda bir yargıya varmak için gerekli kriter, kapitalizmin zorunlu bir biçimde zayıflatacağı köylü ve zanaatkarlar koşulu değil, (işsiz veya çalışır durumda olsun) proletaryanın büyümesidir.

Zaman zaman "mülkiyetin ulussuzlaştırılması" olarak adlandırılan yereldeki kapitalist sınıfın yabancı sermaye tarafından yok edilmesi olgusu, kapitalizmin ilericiliği ile neredeyse hiç ilişkili olmayan bir konudur. Sınıf mücadelesinin yeni çağında ortaya çıkan durum, emeği denetim altına alan sermayenin mülkiyeti kime ait olursa olsun proletaryanın büyümekte olduğudur. Buradan hareketle konu, üretken sermayenin hangi koşullar altında geri kalmış ülkelere ihraç edildiği ve neden bu ülkelerde birikmediği konusudur?

Bağımlılık teorisyenleri, bunu, yabancı sermayenin emperyalizm aşamasında tekelci olmasına bağlamaktadırlar. Yabancı tekellerin geri kalmış ülkelere girdiği, yerel sermayeyi yok ettiği ve arkadan da kendi piyasalarını korudukları varsayılır. Rekabetin olmadığı durumda birikim için herhangi bir baskı ve dürtü yoktur ve kapitalizmin daha ileri düzeyde gelişmesi durdurulmuş olur.31 Bu tez, ampirik bulgularla çelişmektedir. Geri kalmış dünyanın tamamında, özellikle de Latin Amerika'da proletarya 10 yıl öncekinden daha geniştir. Ayrıca, uluslar arası sermayenin tekelci olduğuna dair görüş, eğer tekel aşaması rekabetin olmadığı aşama şeklinde anlaşılıyorsa, teorik açıdan ispatlanması mümkün değildir. Tekel tezi ile tekelin ulusal sermayenin gelişmesini durdurduğuna dair iddianın, Sismondi'nin 150 yıl önce yaptığı kapitalizm eleştirisi ile pek çok benzerliği bulunmaktadır. Tıpkı Sismondi'nin köylülüğün yıkılışını vurguladığı; sermaye ile ücretli emeğin genişlemesini toplumun yoksullaştırılması ve zayıflatılması olarak gördüğü gibi, bağımlılık teorisyenleri de ulusal sermayenin yıkıldığının altını çiziyor ve sermayenin genel genişlemesini inkar ediyor.

İkinci Dünya Savaşının ardından, özellikle Latin Amerika'da kapitalist formasyonların dağılması, büyük ölçekli üretken sermaye ihracının ortaya çıkma koşullarını yeterince geliştirdi. Bu gelişmeyle birlikte, ileri kapitalist ülkelerin kendi içinde büyük oranda tüketilmiş olan kapitalist ilişkilerin devrimcileştirici dürtüsü geri kalmış dünyada başat eğilim haline geldi. Lenin'in, kapitalizmin dünya ölçeğinde hızla gelişeceği yönündeki uzun erimli kehaneti son 30 yıldan bu yana gerçekleşmektedir.

  1. SONUÇ

Bu çalışmada dönemleştirilen teori birikim sürecinin içsel dinamiklerine dayandırılmaktadır. Kapitalizmin tarihinin temel dayanakları mutlak ve görece artı değerin üretimidir. Aynı teorik temeli kullanan diğer yazarlar üçüncü bir aşama önermektedirler. Fine ve Haris bu aşamayı "Tekelci Devlet Kapitalizmi", Mandel ise "Geç Kapitalizm" olarak adlandırmaktadır32 . Bu yazarlar, kapitalist kurumların değişen karakteri için önemli öngörüler sağlarken, bunu yapmakla, ayrı bir gelişme aşaması tanımlaması getirmiş olmamaktadırlar.

Çünkü, sermaye üç biçimde ihraç edilebilir ve buradan, kapitalizmin üç aşamadan geçtiği sonucuna varmak yanıltıcıdır. Sermaye ihracının farklı biçimlerinin, kapitalizmin pre-kapitalist formasyonlara nüfuz ettiği üç yoldan (hatta üç aşamada) gerçekleştiği kesindir fakat bu aşamalar söz konusu bu oluşumların parçalanmasının içindedir ve bir bütün olarak kapitalist sistemin gelişiminin aşamaları olmak zorunda değildir. Son yüz yılda kapitalizm içersinde son derece önemli pek çok değişiklik meydana gelmiştir, ancak yine aynı nedenle bunlar, kapitalizmin yeni bir aşamasının belirtileri değildir.

Çalışmada ortaya konan dönemleştirme teorisi geri kalmış bölgelere sermaye ihracının öncelikle pre-kapitalist düzeni güçlendirdiğini (meta sermaye ihracı); daha sonra bunu çelişkili bir yoldan devam ettirdiğini (para sermaye ihracı); ve sonunda pre-kapitalist toplumsal ilişkileri ortadan kaldırmaya yönelerek yerlerine kapitalist toplumsal ilişkileri inşa ettiğini (üretken sermaye ihracı) göstermektedir. Çalışmada "ilerici" kavramı Marxist anlamıyla kullanılmış, son bölümünde de, -her ne kadar ilerici eğilimin açık bir şekilde kendini ortaya koymasının üzerinden 150 yıllık uzun bir süre geçmiş olsa da- kapitalizmin modern sanayi (emperyalizm) aşamasında ilerici olduğu sonucuna ulaşılmıştır.

Sermaye ihracının, geri kalmış dünyada kapitalizmi geliştirme eğilimi gösterdiği gerçeği, birikimin bu ülkelerde sürekli olacağı ya da bu ülkelerin de sonunda gelişmiş kapitalist ülkeler sıralamasına gireceği biçiminde anlaşılmamalıdır. Kapitalizmin geri kalmış ülkelerdeki gelişimi içindeki hareket tarzı ve özellikle de birikimin geri kalmışlık bağlamındaki sınırları oldukça önemli bir konu olmakla birlikte burada ele alınmamıştır. Fakat çalışma, geri kalmış ülkelerde sermayenin genişlemesini reddeden tekelci bir analize değil; bu ülkelerde sermayenin ilerici gelişiminin kabul edilmesi temeline dayandırılmıştır.

Amerikan Üniversitesi, Washington D.C İktisat Fakültesi

Çeviri: Gaye Yılmaz/Ocak.2007


Dipnotlar:

1 Marx'tan alıntılanan ünlü pasaj bu tezi destekler görünmektedir: "İçerebildiği bütün üretici güçler gelişmeden önce, bir toplumsal oluşum asla yok olmaz; ve, yeni ve daha yüksek üretim ilişkileri, bu ilişkilerin maddi varlık koşulları, eski toplumun bağrında çiçek açmadan, asla gelip yerlerini almazlar. (Marx, Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı (New York, 1976, s.21)

2 V.I. Lenin, "On the So-Called "Market Question", Collected Works, I (Moscow, 1972)

3 P.A. Baran and Paul Sweezy, Monopoly Capital (New York, 1968)

4 Bkz. John Weeks, Capital and Exploitation (Princeton, 1982), Chapter V.

5 Burada, sermayenin merkezileşmesi sürecine, görece artı değerin üretimine ve bunlardan kaynaklanan iki temel eğilime gönderme yapmaktayım: kar oranının düşme eğilimi ve kar oranının düşmesine karşı işleyen eğilimler

6 Bu konuda mükemmel bir çalışma için Bkz: Ben Fine and Laurence Haris, Re-Reading Capital (Londra, 1979), Laurence Haris, Periodization of Capitalism içinde: Tom Bottomore (ed.) A Dictionary of Marxist Thought (Oxford, 1983)

7 Bkz: dipnot 24 ve John Weeks, The Limits To Capitalist Accumulation: The Industrialisation of Peru, 1950-1980 (Boulder, 1984) Chapter 1.

8 Marks'ın yerinde bir tespitinde belirttiği gibi: "Pratik hayatta yalnızca rekabeti, tekeli ve bunlar arasındaki antagonizmi bulmakla kalmayız, aynı zamanda bir formül değil bir hareket olan bunların sentezini de buluruz. Tekel, rekabeti, rekabet de tekeli üretir…Sentez, tekelin kendi devamlılığını, ancak sürekli rekabet mücadelesine girerek sağlayabilmesidir. Karl Marx ve Friedrick Engels, Collected Works Vol. I (New York, 1976), s.197

9 Ardından, artı değerde görece artış gündeme gelir, Bkz: Marx, Karl Capital Vol.I.(Londra ve Moskova, 1974) Chapter XII; and Weeks, Capital and Exploitation, Chapter III

10 Marx şöyle demektedir: "bölüşümün yapısı tamamen üretimin yapısı tarafından belirlenir, ve, değişimin yoğunluğu, kapsamı ve doğası üretimin yapısı ve gelişmesi tarafından belirlenir" Karl Marx, Grundrisse (New York, 1973) s.95, 139

11 Lenin şöyle demektedir: "Kapitalizmin yabancı bir piyasaya ihtiyaç duyduğunu inkar mı ediyoruz? Elbette hayır. Ama dış piyasa sorununun gerçekleşme sorunu ile hiçbir alakası yoktur ve bunları tek bir başlık altında toplamak mantıklı düşünmedeki romantik yetersizliği ortaya koyar" Lenin, "A Characterization of Economic Romanticism" Collected Works, III, (Moscow, 1972)s.162, ayrıca Bkz: John Weeks, "On the Issue of Capitalist Circulation and the Concepts Appropriate to Its Analysis" Science & Society, Vol. XI.VII, No: 1 (Summer, 1982)

12 "Ekonomik koşullar dışında doğrudan güç şüphesiz hala kullanılmaktadır [19.yy İngiltere'sinde], fakat sadece istisnai olarak…Aksi taktirde kapitalist üretimin daha başlangıç aşamasında olması gerekirdi. Burjuvazi, kendi yükselişinde, devlet gücünü, örneğin: ücretleri düzenlemek, işçileri artı değer üretimi için uygun sınırlarda kalmaya zorlamak; çalışma gününü uzatmak, emekçiyi normal bağımlılık düzeyinde tutmak için ister ve kullanır. Bu, ilkel birikim denen olgunun temel bir unsurudur" Marx, Karl, Capital Vol.I (Londra, 1974) s.689

13 Örneğin, John G. Taylor, Modernleşmeden Üretim Tarzına: Gelişme ve Gelişmeme Sosyolojilerinin bir Eleştirisi(Londra, 1981) Chapter:11

14 Paranın belli özgün fonksiyonları bir fonksiyonun diğerine görece baskınlık derecesine göre ve toplumsal üretim süreçlerindeki çok farklı aşamalara göre biçimlenir. Tecrübelerimizden biliyoruz ki metaların dolaşımı görece ilkel, bu (para) biçimlerin tamamının üretimi için yeterlidir. Onun mevcudiyetinin tarihsel koşulları, para ve metanın yalnızca dolaşımıyla hiçbir anlam ifade etmez.

15 Daha fazla detay için Bkz: John Weeks ve Elizabeth Dore, "International Exchange and Causes of Backwardness", Latin America Perspectives, VI, 2 (Spring, 1979, s.81-84)

16 Bkz. Robert Brenner "The Origins of Capitalist Development: A Critique of Neo Smithian Marxism" New Left Review, 104 (July-August, 1977)

17 Marx'ın yorumları: Toplumsal üretimin gelişmesiyle birlikte üretim araçları önce özel üretim araçlarına; hemen sonra özel üretimin ürünlerine sonunda da yalnızca birleşmiş üreticilerin ellerindeki üretim araçlarına dönüşür. Ancak bu kamulaştırma az sayıda kişinin toplumsal mülkiyeti ele geçirmesi dolayısıyla kapitalist sistem içinde, çelişkili bir biçim alır. Capital, Vol.III, s.440, Lenin de benzer şekilde: "Emperyalist aşamasına ulaştığında kapitalizm, doğrudan, üretimin en kapsamlı toplumsallaşma düzeyinin yolunu açar, bu da kapitalistlerin kendi arzu ve bilinçlerinin aksi yönüne, rekabetten tam toplumsallaşmaya uzanan ulus aşırı bir tür yeni toplumsal düzene doğru çekilmesi anlamına gelir" Collected Works Vol.22. s.205 içinde: Emperyalizm, Kapitalizmin en yüksek aşaması

18 Lenin, emperyalizmi gelişmiş ve gelişmemiş bölgeler arasındaki ilişki olarak tanımladığı için Kautsky'i eleştirdi. Bu tanımla ilgili olarak şöyle yazdı: Bu tanım, tek taraflı olduğu için kullanımı mümkün değildir, örneğin, yalnızca ulusal sorunu keyfi olarak bir başına bırakır… Emperyalizmin karakteristik özelliği, yalnızca tarım yapılan toprakları değil en gelişmiş bölgeleri bile istila etmek için mücadele etmesidir…Emperyalizmin temel bir özelliği çeşitli büyük güçler arasındaki rekabettir. .. Lenin, Collected Works, Vol.22 s.268-269

19 Üretken sermaye ihracının en büyük bölümü ileri kapitalist ülkelere ihraç edilir. Örneğin, 70'lerin sonunda Kuzey Amerika şirketlerinin denizaşırı varlıklarının %75'i ileri kapitalist ülkelerdeydi; 50'lerin sonunda bu oran %60'ın altındaydı. Bkz: John Weeks, The Limits To Capitalist Accumulation, Chapter 2.

20 Bu konuda tipik bir sunum için Bkz: Ernesto Laclau "Imperialism in Latin America" New Left Review, 67 (May, June, 1971)

21 Bkz. John Weeks, Limits to Capitalist Development, Chapter I

22 Baran ve Sweezy, Monopoly Capital

23 Bkz. Ben Fine "Competition" içinde: "A Dictionary of Marxist Thought"

24 Bkz. Weeks, Capital and Exploitation, Chapter VI, bu tezin daha detaylı olarak ele alındığı yer için Bkz.: J.A.Clifton "Competition and the Evolution of Capitalist Mode of Production" Cambridge Journal of Economics 1,2 (1977); and A.Shaikh, Marxian Competition versus Perfect Competition" Cambridge Journal of Economics, 4 (1980

25 Bkz. Lenin, Imperialism, and Rudolf Hilferding, Finance Capital (Londra ve Boston, 1981)

26 Özet bir tartışma için Bkz: John G. Taylor, "Colonialism" A Dictionary of Marxist Thought, s.84-85

27 Imperialism, s.243, "Sermaye ihracı, kapitalizmin, bu ülkelerde gelişmesini hem etkiler hem de büyük oranda hızlandırır"

28 Bkz. Elizabeth Dore, Crisis and Accumulation in the Peruvian Mining Industry, Colombia University Ph.D. Thesis (New York 1981)

29 Örneğin, Hint'li Marxist Roy, ikinci dünya savaşı öncesinde, Hindistan'ın baskın bir şekilde kapitalist olduğuna hükmetti, M.N. Roy, India in Transition (Cenevre, 1922)

30 Bkz. Stedman Jones: Bu yaklaşıma göre şekillendirilen ütopya, sınıf mücadelesinin ve geçişin tamamlanması için proletaryanın devrimci rolünün gerekliliğinin ön-kabulü olmaksızın, bireysellik, rekabet ve özel mülkiyetin ortadan kaldırılması da dahil olmak üzere toplam toplumsal dönüşümün olanaklı olduğunun hayalde canlandırılmasıydı" Gareth Stedman Jones, "Utopian Socialism" A Dictionary of Marxist Thought, s. 505

31 Bu tez, 19.yy da kapitalizmin ütopik eleştirilerine kadar uzanan oldukça eski bir tezdir. (Bkz. Lenin, Collected Works, Vol. I). II. Dünya Savaşı sonrasında Baran tarafından yeniden ele alınmış ve yakın dönemde de Dietz tarafından tekrar gündeme getirilmiştir. Paul Baran, The Political Economy of Growth (New York, 1957); ve James I.. Dietz, "Imperialism ned Underdevelopment: A Theoretical Perspective and a Case Study of Puerto Rico" Review of Political Economics, 11:4 (Winter, 1979) s.23

32 Fine ve Haris, Re-Reading Capital; ve Ernst Mandel "Late Capitalism" (Londra, 1975),