HİZMET EMEĞİ VE MARXİST DEĞER TEORİSİ *

Gaye YILMAZ

Giriş

Bu çalışmanın amacı çeşitli hizmet emeği kategorileri ile Marxist değer teorisi arasındaki ilişkiyi analiz etmektir. Çalışmada ileri sürülen iki temel tezden biri sermaye için üretken olan hizmet emeğinin tıpkı kol emeği gibi sermaye için artı değer ürettiği, diğeri ise üretken ve üretken olmayan emek kategorilerinin harcanan emeğin niteliği ya da emekçilerin sınıfsal konumları ile hiç bir ilgisi bulunmadığı, zira bu sınıflandırma tamamen kapitalist açısından yapıldığıdır.

Çalışmanın ilk bölümünde, Marx'ın metanın yalnızca elle dokunulabilen bir şey olmadığı, hizmet biçiminde de olabileceğine dair tezleri üzerinden metanın analizi amaçlanmaktadır. Bu çerçevede metaların fiyatı ve değeri arasındaki ilişki ya da metaların değeri ve maliyeti aynı olduğu halde sermaye birikiminin nasıl mümkün olabildiği sorulan hizmet sektörlerindeki sermaye birikimini açıklama amacıyla tartışılmaktadır.

İkinci kısımda çalışma, kapitalist açısından üretken olan ve olmayan emek ayırımının önemini açıklayarak devam etmektedir. Hizmet emeğinin somut biçimleri; ücretsiz ev emeği ve aynı hizmetin ticari firmalar tarafından verilmesi ya da evde yemek pişirme ile aynı işin ticari restoranlarda yapılması gibi durumlarda harcanan iki aynı türden emeğin nasıl farklı bir sınıflandırmaya tabi tutulduğu; öğretmenlerin eğitim hizmetini devlet eğitim kurumlarında ya da özel eğitim şirketlerinde vermesi hallerinde emeğin değişen konumları bu bölüm altında analiz edilmektedir. Aynı bölümde, hizmet emeğinin kol emeğinden ayrılamayacağı üretim biçimlerini örneklemek amacıyla, maddi ürünlerin üretimine doğrudan katılan mühendis ve mimar gibi bazı uzmanlık gerektiren emek tipleri, detaylandırılmaktadır.

Üçüncü bölümde Marx'ın hizmet emeğinin gelişimi ile ilgili analizi tartışılmaktadır. Hizmetlerdeki gelişmelerin değerlendirilmesi, temel hizmetlerin eski (kamusal) ve yeni (ticari) biçimleri ve değer teorisi anlamında bu iki hizmet biçimdeki değişim, emeğin değişen işbölümü bağlamında analiz edilmektedir. Ulaşım, turizm, mühendislik, kültür ve eğitim hizmetleri bu bölümde anlatılan, kapitalist için üretken olan emeğin örnekleri arasındadır.

Dördüncü bölüm hizmet emeğinde verimliliğin arttırılıp arttırılamayacağı konusunda süregelen tartışma ve tezlere ayrılmıştır. Baumol'un "maliyet hastalığı" teorisi, Dolvik'in filarmoni orkestrası örneği ve belli hizmet alanlarında verimliliğin arttırılmasının olası farklı yolları bu bölümde tartışılmaktadır.

Meta, Değerin Biçimleri ve Emek Süreci

Bu çalışmanın ana konusu giriş bölümünde de açıklandığı gibi hizmet emeği ile değer üretimi arasındaki ilişkidir. Bu nedenle öncelikle metanın Marxist açıdan analizi ve kendine özgü özellikleri ile başlamamız gerekmektedir. Metanın biri doğal diğeri ise değer formundaki iki biçimi ve metanın bu iki biçim arasındaki değişimi aşağıda yer alan incelemelerin ana eksenini oluşturmaktadır.

Marxjn analizlerinde meta, elle tutulur olup olmadığından ya da bir obje biçiminde olup olmadığından bağımsız olarak değişime konu olan her çeşit insan ürünüdür. En yalın haliyle alındığında ise meta, "öncelikle bizim dışımızda, sahip olduğu özelliklerle insan ihtiyacını o veya bu şekilde gideren bir şey, bir objedir. "(Marx, 1975a.45). Her metada bulunması zorunlu özelliklerden biri şeylere kullanım değeri kazandıran yararlı olma özelliğidir. Ancak yine de bu önemli özellik söz konusu şeyi bir meta olarak tanımlayabilmemiz için henüz yeterli değildir. Çünkü. bir meta aynı zamanda bir değer taşıyıcısı da olmak zorundadır. Bu anlamda aynı anda hem Fiziki ya da doğal biçim hem de değer biçimine sahip olan şeyler metadır. Buna göre, örneğin, evde yemek pişirme, temizlik vb. ile belli amaçlarla bir yerden bir yere seyahat etme gibi eylemlerin hepsinde bir yararlılık yani bir kullanım değeri bulunmaktadır. Ama bu üretimlerin sonuçlan meta olarak isimlendirilemez. bu üretimlerin sonucunda bir sermaye birikimi gerçekleştirilmesi de olanaksızdır.

Öte yandan kullanım değerleri, yalnızca kullanım ya da tüketim sonucunda gerçekleştirilmiş olur. Ayrıca kullanım değerleri kapitalist bir toplumda hem yaratılmış "tüm değerlerin kaynağını oluşturur hem de değişim değerinin taşıyıcısı olarak işlev görürler (Marx, 1975a, 46). Bu çalışmanın ilerleyen bölümlerinde de görüleceği gibi metalar, kullanım değeri biçimindeyken her şeyden öte farklı nitelikleri temsil ederler. Oysa, değişim değeri olarak metalar, tamamen farklı niceliklerden ibarettir ve bir zerre bile kullanım değeri ihtiva etmezler. Başka bir deyişle metaların değişim değerini belirleyen faktör, onların kullanışlılığı ya da kalitesi değil, bu şeylerin nicelikleri yani miktarlarıdır (Marx, 1975a,48).

Farklı metaların birbirleriyle değişimi sırasında, şeylerin değer anlamında büyüklüğünün karşılaştırılabilmesi ancak ve ancak bu büyüklükler aynı ölçü birimiyle açıklanabildiği takdirde mümkündür. Bu anlamda, iki farklı şeyde öyle bir özellik bulunmalıdır ki bu özellik iki ayrı şeyde de var olmak zorundadır. Yani, bu iki ayrı şey, kendilerinde barındırdıkları bir üçüncü şey'e eşit olmalı ve bu üçüncünün kendisi de bu iki şeyden ne biri ne de öteki olmamalıdır. İşte bu üçüncü ortak özellik örneğin geometrik, biyolojik ya da bir eşyanın doğal herhangi bir özelliği olamaz. Çünkü saydığımız bu doğal, biyolojik vb. özellikler metaların kullanımı üzerinde etkilidirler ve her biri, kendisi bir kullanım değerini ifade eder. Oysa yukarıda da söz ettiğimiz gibi metalar, değişim sırasında kullanım değerlerinden tümüyle soyutlanırlar. Öyleyse, söz konusu iki üründe var olan geometrik, biyolojik ya da doğal vb ortak özelliklerden hiç biri "iki farklı şeyde var olan, ama bu iki şeyden ne biri, ne de diğeri olmayan bir üçüncü ortak özellik" tanımına uymamaktadır. Bu nedenle metaların kullanım değerleri soyutlandığında geriye tek bir ortak özellikleri kalır ki o da emek gücünün ürünü olmalarıdır. Böyle bir soyutlama sonunda emek gücünün ürünü, maddi özellikleri ile onu bir kullanım değeri yapan unsurlarından da soyutlanmış olur. Aynı soyutlama yapılırken, yani emek gücü ürünü, onu kullanışlı hale getiren özelliklerinden soyutlanırken o emek sürecine dahil olan çeşitli niteliklerdeki emeğin kullanışlı karakteri ile somut biçimleri de soyutlanmış olur. Geriye kalan, tüm ürünlerin içinde var olan, fakat tek ve aynı tipten bir emeğe indirgenmiş olan insan emek gücüdür. Marx bu emeği "soyut insan emeği" olarak isimlendirir (Marx, 1975a,48).

Eğer şimdi, bu ürünlerden geriye ne kaldığını düşünecek olursak, bu. nasıl harcandığına bakılmaksızın, aynı tipteki homojen insan emeğidir. "Tüm bu şeyler şimdi bize emek gücünün, içerisinde insan emeği bulunan emek ürünü içinde maddeleştiğini anlatır. Bu toplumsal öz'ün kristallerine bakıldığında hepsinde ortak olan şey Değer'dir" (Marx, 1975,48). Bir ürünün meta haline gelebilmesi için, bu ürünün, kullanım değeri olarak hizmet edeceği kişiye değişim yoluyla aktarılması gerekir (Marx, 1975a,51).

Eşyalar ve şeyler, kendilerini, onlara ihtiyaç duyan kişiler için yararlı olma özellikleriyle ortaya koyarlar. Yararlılığı, ürününün kullanım değerinde temsil edilen ya da kendisini, ürününü bir kullanım değeri haline getirmek suretiyle ortaya koyan emeği, Marx, yararlı emek olarak adlandırır (Marx, 1975a,51). Emek gücü bir üründe nesnelleşmedikçe, sadece potansiyel olarak işçinin çalışma kapasitesi olarak vardır. Emek gücünün fiilen var olabilmesi için sermaye tarafından işe koşulması, harekete geçirilmesi gerekir; çünkü bir nesnesi olmayan faaliyet, yalnızca düşsel bir faaliyet olarak kalır. Emek gücü, sermaye tarafından bir kez harekete geçirilince emek gücünün kullanım değeri işçinin özgül, üretken faaliyeti halini alır; işçinin belirli bir amaca yönelik ve dolayısıyla belirli bir biçimde dışlaşan yaşamının, hayatiyetinin ta kendisi olur (Marks. 1979,339-340). Buradan hareketle, emek ile sermaye arasındaki ilişkide işçinin alıcıya, yani kapitaliste sunduğu kullanım değeri, ancak, kendi bedeninin bir yeteneği, bir kapasitesi olarak var olabilir; bu kullanım değerinin işçiden ayrı, kendi başına bir varlığı yoktur. İşte bu özelliktir ki, emek gücünü her biri kendi başına bir kullanım değerini barındıran diğer metalardan ayırt eder (Marx, 1979,359). Öte yandan, kullanım halindeki değerlerin tüm değişik biçimlerine pek çok çeşit yararlı emek türü dahil olmuştur. Bu çeşitli türdeki emek biçimleri sürece giriş sırası, türü, kategorisi ve ait olduğu emeğin toplumsal işbölümü tipine göre sınıflandırılır. Her bir metanın kullanım değeri, yararlı emeği, örneğin, belli ve kesin bir amaç için gerçekleştirilen üretken bir faaliyeti ihtiva eder (Marx, 1975a, 52). İnsan emek gücünün herhangi bir biçimde harcanması, her biri insan beyni, sinirleri ve kaslarının ve ya da toplamda insan emeğinin üretken bir biçimde harcanması anlamına gelen niteliksel olarak farklı türde üretken faaliyetleri gerektirir(Marx, 1975a,54).

Diğer yandan metaların piyasadaki değişimi sırasında, meta değerlerinin büyüklükleri arasında bizim göremediğimiz fakat süreklilik arz eden bir karşılaştırma, mukayese etme süreci yaşanır. Örneğin bir kişi otomobil aldığında bu kişi tarafından otomobil alma amacıyla ödenen para, otomobilin satıcısı tarafından diyelim bir motosiklet ile bir de lap-top alımı için kullanılır. Gerçekte bu sürece, üç farklı şeyin, bir otomobil, bir motosiklet bir de lap-top'un taşıdıktan farklı değerleri eşitleyebilmek için gözle görülmeyen bir mukayese dâhil olmuştur, öyleyse, bu üç şeyin her birinde, bir otomobilin değerini bir motosiklet ile bir lap-top un değerlerinin toplamına eşitleyecek üçüncü bir ortak özellik bulunmak zorundadır. Eğer, para bu özgün değişimin dışına alınacak olursa aslında değişilenin sadece ve sadece emek gücü tarafından yaratılan kullanım değerleri olduğu fark edilir. "İşte bu nedenle kullanım değerine referans yapıldığında, değişimin, her iki tarafın da kazandığı bir işlem olduğu söylenebilir'' (Marx. 1975a, 168). Kullanım değeriyle ilgili olarak metada cisimleşmiş emek yalnızca niteliksel olarak dikkate alınır, değer'den bahsedildiğinde ise emek, yalnızca niceliksel olarak dikkate alınır ve öncelikle saf ve basit insan emeğine indirgenmek zorundadır (Marx. 1975a,55). Böylece, şey'lerin ihtiva ettiği kullanım değerleri ayrı tutulduğunda, farklı şey'lerde ortak olan tek özelliğin, bundan sonraki bölümlerde ele alacağımız gibi, emek ürünü oldukları gerçeği açık hale gelir.

Bir meta başka bir meta ile değişim ilişkisine girdiği sırada yani değişim değeri biçimini aldığında ilk kez kendini bir meta olarak ortaya koyar. Marx'in analizlerine göre "Bir meta, kendi değerinin genel ifadesini ancak aynı karşılıktaki kendi değerlerini eş anlı olarak ifade eden tüm diğer metalarla bir aradayken bulabilir; ve her yeni meta bu kurala uymak zorundadır. Böylece, metaların değerler olarak var olmasının tümüyle toplumsal bir olay olduğu gözle görülür hale gelir, bu toplumsal var oluş kendi ifadesini onların toplumsal ilişkilerinin bütününde bulur ve sonuç olarak ta değerlerinin aldığı biçim, toplumsal olarak tanınan biçim olmak zorundadır." (Marx, 1975a,71). Dolayısıyla, metanın değerini belirleyen tek ortak özellik o metanın üretimi için gerekli emek zamanıdır. Bu değer, kendisini, aynı emek zamanında üretilebilen bir başka metanın miktarıyla ifade eder. Bu nedenle, bir meta, para olarak dolaşıma girdiğinde onun değeri önceden verili durumdadır (Marx, 1975a, 102,dipnot). Ve yine bundan ötürü metaların dolaşımı ya da piyasa zenginliğin kaynağı olamaz. Dolayısıyla, kapitalistin metalarını üretim süreci sonundaki "maliyete" belli bir kar ekleyerek sattığı biçimindeki yaygın kanının tersine, metalar, gerçek değerlerini ancak diğer metalarla buluştuklarında yani dolaşıma girdiklerinde bulabilirler. Ancak böylesi bir tespitin, karın kaynağını açıklayamayacağı, ürünler piyasada gerçek değerleri üzerinden değişildiğinde kar olgusunun söz konusu olamayacağı ileri sürülebilir. Burada algılamamızı güçleştiren şey, metanın kapitaliste maliyetini gerçek bir veri, gerçek maliyetmiş gibi ele alıyor oluşumuzdur. Oysa Marx'ın analizlerine göre bu ikisi, yani metanın kapitaliste maliyeti ile gerçek maliyeti tamamen farklı büyüklüklerdir. Metaın kapitalist maliyeti sermaye harcanması üzerinden hesaplanırken, gerçek maliyeti harcanan emek üzerinden ölçülür ((Marx, 1975c,44- 45). Buradan, metaın değişim değerinin, gerçek maliyetine eşit olduğu anlaşılmalıdır. Başka bir deyişle metalar, piyasada gerçek maliyetleri üzerinden değişilirler. Metaın fiyatı ile değerinin aynı şey olmadığını hatırda tutarak, yalnızca algılamayı kolaylaştırmak için örneklememiz gerekirse, bir çift ayakkabının kapitalist anlamda üretim maliyetinin 50 birim para olduğunu varsayalım. Bu maliyeti oluşturan unsurlar bu bir çift ayakkabı için harcanmış deri, kösele, yapıştırıcı, boya, cila. makine için kullanılan elektrik ve işçiye ödenen ücretten ibaret olsun. Aynı ayakkabının piyasada 75 birim paraya satılması halinde, kapitalist, malın maliyetinin 50 olduğu varsayımından hareketle 25 birim para kadar kar elde ettiğini ileri sürecektir. Oysa, üretim sürecine dâhil olan emek gücü dışındaki unsurlar, nihai ürüne ancak kendi değerlerine eşit miktarda bir değer katabildikleri için ortaya çıkan bu artık değer, emek gücünün bu unsurları bir araya getirmek suretiyle yarattığı toplam değerin bir parçasıdır. Başka bir deyişle, bu 25 birim para tutarındaki artık, emek gücü ile yaratılan toplam artık değerden işçiye ödenmeyen kısımdan başka bir şey değildir. Kapitalist, gerçekte belli bir miktar emek gücüne ve emek zamanına mal olan, yani bir maliyeti olan el koyduğu bu kısma "kâr" demekte ve onu maliyet unsurları arasında hesaba katmamaktadır. Bu nedenle, metaların değişim değerleri, onların gerçek maliyetlerine eşittir.

Metaların ortak bir ölçü birimiyle ölçülebilmesini mümkün kılan şey para değildir. Üstelik tam da bunun tersi olmaktadır. Bütün metalar değer anlamında insan emeğini gerçekleştirdikleri ve bu yüzden aynı ölçü birimiyle ölçülebilir oldukları içindir ki değerleri tek ve aynı özel meta ile ölçülebilmekte ve bu özel meta da, meta değerlerinin ortak ölçüsüne ya da kısaca paraya dönüştürülebilmektedir. Değerin bir ölçüsü olarak para, metada içkin olan değer ölçüsüne, yani emek zamanına zorunlu olarak verilmiş olgusal bir biçimdir (Marx, 1975a,97). Ancak, paranın kendisinin değerin iki biçiminden sadece bir tanesi olduğu unutulmamalıdır. Başka bir deyişle, para, meta biçimini almadığı sürece hiç bir şekilde sermayeye dönüşmez (Marx, 1975b,165).

Bu bağlamda sermaye, değerin kendisinin değerlenmeye konu olduğu bir çeşit değer hareketidir. Dolayısıyla nasıl ki para, değerin iki biçiminden sadece bir tanesiyse; sermaye de, yalnızca, kendi ihtiva ettiği değeri arttırma gücünden yoksun olan para ya da meta değildir.

Metaın en basit dolaşımı; metaın satılarak paraya dönüştürülmesi ve ardından da satıştan elde edilen para ile tekrar bir metanın satın alınmasından oluşan iki aşamalı bir süreçtir (M->P->M). Başka bir deyişle, satışın başlangıcı ve sonundaki dürtü tekrar satın almak ya da satın almak için salmaktır. Bu döngüdeki para ile, farklı bir dolaşım biçiminde, paranın bu kez, satmak için salın almak amacıyla kullanıldığı dolaşım biçimindeki parayı birbirinden ayıran tek şey, dolaşım biçimlerindeki bu temel farklılıktır. Marx tarafından P->M->P olarak formüle edilen bu ikinci dolaşım biçiminde para, sermaye olma özelliklerini taşımaktadır. Bu formül "sermayenin tam döngüsü"nü anlatmaktadır (Marx. 1975a, 151).

Sermayenin tam döngüsünün tamamlanabilmesi için üç aşamaya ihtiyaç vardır. Bir para miktarının üretim araçlarına ve emek gücüne çevrilmesi, sermaye olarak işlev görecek bir değer miktarı tarafından atılan ilk adımdır. Bu ilk adımda, kapitalist, emek ve meta piyasalarında bir alıcı olarak ortaya çıkar ve hammadde, makine, ekipman ve emek gücünü satın alarak önce parayı metalara dönüştürür (Marx, 1975b,26 ve 31). Paranın piyasada emek gücüne dönüştürülmesi genellikle kapitalist üretim modelinin kendisine özgü, ayırt edici bir karakteristiği olarak kabul edilir. "Ne var ki, bu kabulün gerisinde ücret biçimindeki paranın emek satın alması ve bunun da para sisteminin özgün bir özelliği olması gerçekliği yatar" (Marx, 1975b, 45). Bu ilk aşamada bile kapitalist hiç bir şeyi şansa bırakmaz çünkü en azından sonraki aşamalarda neler yapması gerektiğini bilir. Kapitalist neler satın aldığının da bilincindedir: Bu örnekte onun, söz gelişi bir restoran sahibi olduğunu ve bu ilk aşamanın sonucunda da elinde et, sebze, meyve vb. bulunduğunu varsayalım. Tüm bunlar, sanayi kapitalistinin piyasadan satın aldığı ham maddeyle aynıdır. Bu hammaddelere ilaveten kapitalistin elinde bir restoran binası, yemeklerin pişirilmesi ve servisi için gerekli fırın, ocak, tabak, bardak, kap ve benzeri mutfak gereçleri de vardır. Bu ikinci grup malzemeyi de sanayi kapitalistinin elindeki fabrika binası, makine ve ekipmanla eşleştirebiliriz. Son olarak, kapitalist, piyasadan kendi emek gücünü yeniden üretmek için ihtiyaç duyduğu değerden (emek gücünün değişim değeri) daha büyük değer üretme gücüne sahip hizmet emekçilerinin, yani aşçılar, temizlikçiler ve bulaşıkçıların emek güçlerini de satın almıştır. İkinci aşamaya gelindiğinde kapitalistin, gıda biçimindeki bir metanın üreticisi olarak davranmaya başladığı ve tüm bu üretim araçları ile emek gücünü üretim sürecine sevk ettiği görülür. İşte bu aşamada, restoran sahibi kapitalist, tıpkı sanayici kapitalist gibi metalarının üretiminin yapıldığı birim emek zamanını kısaltma yani emek gücünün verimliliğini arttırma, üretimde israfı en alt düzeye çekme ya da tümden ortadan kaldırma, emek araçları ve hammaddenin emek gücü tarafından en rasyonel biçimde kullanılmasını sağlama gibi kaygılarla hareket eder. Son aşamaya gelindiğinde kapitalist piyasaya bu kez alıcı olarak değil de bir satıcı olarak döner. Meta biçimindeki sermaye, meta olma fonksiyonunu yerine getirmek zorundadır. Metalar özel olarak piyasada pazarlanmak, yani satılarak paraya dönüştürülmek üzere üretildiği için Meta ->Para (M-»P) sürecinden geçerler. Bu döngü kesintiye uğradığı takdirde sermaye birikimi olanaklı olamaz (Marx, 1975a,31).

Değer

Daha önce de bahsedildiği gibi metaların değişimi sırasında değişim değeri, kendisini kullanım değerinden tamamen bağımsız bir şey gibi ortaya koyar. Fakat, kullanım değerinden soyutlandıklarında geriye metaların "değeri" kalır. "Bu nedenle, metaların değişimi sırasında kendini değişim değeri olarak ortaya koyan ortak öz gerçekle onların değeridir." (Marx, 1975a, 48). Bu manada, değişim değeri, meta değerlerinin kendilerini ifade edebildikleri ya da ortaya koyabildikleri yegâne biçimdir. Bir kullanım değeri, yalnızca, soyut biçimdeki insan emeğini içerdiği durumda bir değere sahiptir. Ercan, emek ürünlerinin, genel olarak, insan emeği - soyut emek kategorisi- olarak cisimleştikçe değer halini aldığına işaret etmektedir. Tekil, somut emeklerin ürettiği metalar, soyut emek kategorisinin yardımıyla toplumsal nitelik kazanırlar; değer, bu dolayımı kurar (Ercan,2005,109). Bu değerin büyüklüğünün nasıl ölçüleceği sorusunun yanıtı, değer yaratan özün, yani, ürünün ihtiva ettiği harcanmış emek gücünün miktarıdır. Emek zamanı ve emek miktarının süresi emeğin niceliğini ölçmede kullanılan yegâne ölçüttür (Marx, 1975a, 46).

Metaların değerinin, onların üretimi sırasında harcanmış emek zamanına göre belirleniyor olması dolayısıyla, üretim için daha uzun zamana ihtiyaç duyan işçilerin, yani, daha tembel veya düşük nitelikli işçilerin, daha değerli metalar üretebileceği gibi bir yanılgıya düşülebilir. Marx, insan emeğinin homojen karakterinin önemine dikkat çekerek bu olası kafa karışıklığını gidermektedir. Değerin özünü oluşturan emek, aynı tipe indirgenmiş emek, yani homojen hale getirilmiş insan emeğidir. Soyut emek, somut emek faaliyetlerinden soyutlanmış bu homojen nitelikteki insan emeğidir. Soyut emek toplumun, bu toplum tarafından üretilmiş tüm metaların değerlerinin toplamında cisimleşmiş toplam emek gücünün, aslında sayılamayacak kadar çok farklı birimden müteşekkil olduğu halde, türdeş insan emeği gibi kabul edilmesidir. İnsan emek gücünün her bir birimi bir diğeri ile aynıdır, öylesine aynıdır ki toplumun ortalama emek gücünü temsil etme özelliğine sahiptir. Bu karakteristik, üretimin her aşamasında, fiiliyatta da kendisini gösterir ve bu nedenle, bir metanın üretimi için gerekli emek zamanı ortalama emek zamanı ya da toplumsal olarak gerekli emek zamanı ile sınırlıdır. Toplumsal olarak gerekli emek zamanı, bir ürünün normal üretim koşulları altında, ortalama düzeyde yetkinliğe sahip emek gücü ve ortalama iş yoğunluğu ile üretilmesi için gerekli zamandır. Böylece, herhangi bir metanın değerinin büyüklüğünün toplumsal olarak gerekli emek miktarına veya o üretim için gerekli toplumsal emek zamanına göre belirlendiğini söylemek mümkündür. Değer anlamında bütün metalar, yalnızca donmuş emek zamanlarından ibarettir (Marx, 1975a,49). Gerçekten de günümüzde işletmelerin rekabet edebilirliğine gönderme yapılarak dillendirilen kaygılar, aslında, emek gücünün ortalama yetkinliğin altında kalması ve bu nedenle de ürünün, ortalama iş yoğunluğu ile üretilmesi için gereken emek zamanının emsallerinden daha uzun olmasına ilişkindir. Gelişen teknolojiler, işgücü eğitim düzeylerinin yükselmesi vb. üretim için gerekli emek zamanım kısaltan faktörlerdir. Dolayısıyla, soyut emek kavramının tanımından da anlaşılacağı gibi, belli bir ürünün üretiminde emek zamanının kısalması tek tek her bir kapitalisti -aynı gelişmişlik düzeyinde olmasalar da- metalarının değerlerinin düşmesi riskiyle karşı karşıya bırakır. Bu bağlamda, örneğin, 10m. pamuklu kumaşın üretimi için gerekli emek zamanım 10 dakikaya indirmiş kapitalistlerin bulunduğu bir toplumda, aynı kumaşı ancak 15 dakika veya daha uzun sürelerde ürettirebilen kapitalistler, ya teknoloji ve üretim organizasyonunu değiştirerek emek gücünün verimliliğini yükseltmeye ya da piyasadan silinmeye mahkumdur.

Bu nedenle, bir metanın değeri, ancak, üretimi için gerekli emek zamanı sabit kaldığı sürece sabit olacaktır. Ancak, bu formülasyonda üretim için gerekli emek zamanının, yukarıdaki örnekten de anlaşılacağı gibi, emek gücü verimliliğindeki değişmelere paralel olarak değişme göstereceğinin altının çizilmesi gerekir. Buna göre, bir metanın değeri miktarsal olarak, o metada cisimleşen emek verimliliği ile ters yönde değişir. Yani, emek verimliliği arttıkça, üretim için gerekli emek zamanı kısalır ve metada cisimleşen emek zamanı miktarsal olarak düşeceği için metanın değeri de buna bağlı olarak düşer (Marx, 1975a,- 49).

Kapitaliste, emek gücünün verimliliğini arttırma zorunluluğu biçiminde yansıyan "gerekli, ortalama emek zamanı" için dünya ekonomisi ölçeğinde bir örnek vermek gerekirse, Yalın Üretim (Lean Production) olarak ta bilinen Japonya çıkışlı üretim organizasyonunun Amerika Birleşik Devletleri'ne ihraç koşullarını hatırlamakta yarar vardır. Her ne kadar yalın üretim organizasyonu ilk kez Japonlar tarafından uygulanmış olsa da, yeni üretim yöntemini uygulayan bireysel kapitalisti, malını, toplumsal değerin altında satmaya zorlayarak egemenliği altına alan "değerin, emek zamanı ile belirlenmesi yasası", -her zaman olduğu gibi- rekabetin zorlayıcı yasası olarak, rakiplerini bu yeni yöntemi benimsemeye zorlamıştır (Marx, 1975a,302). Kuşkusuz, yeni üretim organizasyonuna uyum yöntemleri, kültür, sınıflar arası güç ilişkileri, yereldeki hukuk sistemlerinin farklılığı ve geleneksel çalışma ilişkilerine bağlı olarak bir ülkeden diğerine farklılıklar göstermektedir. İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki sermaye yetersizliğine çözüm olarak ilk kez Toyota tarafından denenen Yalın Üretimi; kalite çemberleri, takım çalışması, işte rotasyon ve üretim sisteminin uzantılarını tanımlayan toplam kalite yönetimi tekniklerinden oluşan bir bütün olarak tanımlamak mümkündür (Fairris, 1997,463). Bu üretim organizasyonunun temel hedefi, birim emek zamanında üretilen çıktı miktarını arttırmak ve artan emek verimliliği üzerinden sermaye birikim sürecini hızlandırmaktır.

Emek süresi tarafından belirlenen değer, metaın sadece ortalama değeridir. Metanın piyasa fiyatı ise bu ortalama değerden farklı; daima ondan yüksek ya da düşüktür. Bu ikisi arasındaki eşitlenme, arz ve taleple belirlenen piyasa değerinin dalgalanmaları sayesinde gerçekleşir. Arz ve talebin nasıl ve hangi süreçlerde belirlendiğine bakıldığında, temel belirleyenin üretim maliyeti olduğu görülür. Fiyat, değere eşit olmadığı içindir ki değeri belirleyen -emek süresi- aynı anda fiyat ile ifade edilen bir öğe olamaz. Bu anlamda, fiyatla değer arasındaki fark, değerlerin fiyat cinsinden ölçülebilmesi için değer ölçeği -emek süresinden farklı bir ölçeğin kullanılmasını zorunlu hale getirir ki bu da para'dır (Marx, 1979, 198-203).

Emek sürecinde, insanın eylemi, üzerinde çalışılan maddede, emek araçlarının yardımıyla daha sürecin başında planlanmış bir değişikliği gerçekleştirir. "Süreç, üründe görünmez hale gelir, ürün artık bir kullanım değeridir. Emek, kendisini nesnesi ile bütünleştirilmiştir: emek cisimlenmiş, nesne ise dönüşmüştür." (Marx, 1975a, 190). Daha önce de değinildiği gibi, kullanım değerlerinin basit değişiminde işlemin her iki tarafı da, yani alan da satan da kazanır, çünkü her iki tarafın da tek amacı belirli bir ihtiyacın karşılanmasıdır. Gerçekte, değişimin kendisi, özellikle de karakteristikleri açısından birbirine eşit iki değerin takas edilmesi için yapılan bir anlaşma, mutabakattır. Tıpkı, bir otomobil karşılığında bir motosiklet ile bir lap-top'un değiştirilmesi örneğinde olduğu gibi. Bu nedenle, eşitliğin olduğu yerde kazancın söz konusu olamayacağı açıktır, ya da bir başka deyişle değişimin kendisi zenginleşmenin aracı olamaz. Fakat iş değişim değerine gelince durum, metanın alıcısı ve satıcısı arasındaki ilişkiden ötürü değil, fakat emek gücünün alıcısı ve satıcısı arasındaki ilişki açısından farklılaşır. Bir meta piyasada değişildiğinde satıcısına bir kar bırakırken, alıcı da bu metada cisimleşmiş kullanım değeri ile ihtiyacını giderir. Tam bu noktada yeni bir soru ortaya çıkar: "Her meta piyasada kendi değeri karşılığında değişiliyorsa, artı değer üretimi nasıl gerçekleşiyor?" (Fine, B.: 2001; 44). Marx'ın bu soruya verdiği yanıt son derece basittir: "Meta formundaki emek gücü, yani işçinin emek gücünü sarf etme kapasitesi, kapitalist tarafından, harcanan emek gücü miktarı ile hiç bir ilişkisi olmayan bir değer karşılığında satın alınır." (Fine. 2001,44).

Marx'ın en çarpıcı tezlerinden biri de ücret sistemi mantığındaki akıl dişilik ile ilgilidir. Bu akıl dişilik, emek gücünün kendisinin, değer yaratma kapasitesine sahip bir unsur olarak ne belirli bir değere sahip olabileceği, ne de herhangi belirli miktarda bir emek gücünün fiyatlandırılamayacağı, yani belli bir parasal miktarın emek gücünün karşılığı olamayacağı gerçekliğinde yatar (Marx. 1975b,- 30). Bu ifadeyi biraz daha basit hale getirebiliriz: Bir şeyin kendi değeri varsa, o şey artı değer üretemez; eğer artı değer üretiyorsa, o zaman da kendisinin bir değeri olamaz. Bu nedenle, makine, ekipman, ham madde bir başka ifadeyle emek gücü dışındaki tüm üretim araçları artı değer üretemez, çünkü bu üretim araçlarının her biri belli değerlerin cisimleştiği metalardır, yani kendi değerleri vardır. Emek gücü dışındaki üretim araçları ürüne, ancak üretim süreci başında ihtiva ettikleri değer toplamından süreç içinde kaybettikleri kadar değer ekleyebilirler. Ürün biçimindeki kullanım değeri emek süreci sonunda ortaya çıkarken, ham madde ve benzeri diğer kullanım değerleri yani daha önceki emek süreçlerinin ürünleri yeni sürece üretim aracı olarak girer. Bu nedenle aynı kullanım değeri hem bir önceki sürecin sonucu hem de bir sonraki sürecin üretim aracıdır (Marx, 1975a, 190-91).

Emek Gücünün Değeri ve Emek Ürünün Değeri

Metaların piyasadaki değişimi sırasında alıcı, metanın kullanım değerinden yararlanırken, satıcı aynı değişim işlemi üzerinden sermaye biriktirme sürecini sürdürme olanağını bulur. Aslında alıcı ve satıcı arasında sadece eşit değerler değiş tokuş edilmiştir. İşte bu nedenle burada, özellikle de bu ilişkinin geri planında yatan akıl dişiliği görebilmek için metaın piyasadaki alıcısı ve satıcısı arasındaki değil, emek gücünün alıcısı ve satıcı arasındaki ilişkinin analiz edilmesi gerekmektedir. Emek gücü kullanımı üzerinden sermayenin değerlenmesi ile ilgili olarak Marx analizleri sonucunda, emek gücünün değer büyüklüğü ya da fiyatının emek gücünün çalışması ile yaratılan değer büyüklüğü ile aynı olamayacağını, artı değerin de bu iki büyüklük arasındaki farklılıktan ortaya çıktığı tespitini yapmaktadır ((Marx, 1975a,204). Yine de bu, kapitalistin bakış açısına göre ücret mantığının kendisinde bir adaletsizlik olduğu anlamına gelmez. Çünkü, piyasada dolaşımda olan tüm diğer metalar gibi emek gücünün de kendi değeri karşılığında değişildiği varsayılır. Ancak, emek gücünün harcanması sırasında iki ayrı değer büyüklüğü söz konusudur: Emek gücünün yeniden üretimi için gerekli değer ve emek gücünün çalışmasıyla yaratılan değer.

İşçinin, ücret karşılığında kapitaliste sattığı, bizzat kendi emek gücüdür. Yani işçi kendi emek gücünü ücret karşılığında elden çıkarır. Elde ettiği fiyat, yani ücret de sadece elden çıkardığının değeridir. Değer üretici faaliyeti verip, karşılığında, bu faaliyetin sonucu ne olursa olsun bu sonuçtan tamamen bağımsız, önceden belirlenmiş bir değer elde eder. Bu değer, satılan metaın içerdiği nesnelleşmiş emek miktarına göre belirlenmiştir. Aslında, işçinin aldığı, tam sattığının eşdeğeridir, çünkü elde ettiği fiyatla (ücret) elindeki değişim değeri aynen eskisi kadar kalmış olmaktadır ve bu sayede çalışma kapasitesi ertesi günü de aynen eskisi gibi olacaktır (Marx, 1979,419). Meta piyasalarında ve kapitalist muhasebe sisteminde bir şeyin değeri bu şeyi yerine koyma maliyeti ile ölçülür.

Her ne kadar bu mantık doğruymuş gibi görünse de bir meta olmayan ve üstelik fiyatlandırılması da mümkün olmayan emek gücü açısından durum farklıdır. Böyle olmasına rağmen piyasada emeğe de meta muamelesi yapılır, böylece onun değeri de emek gücünün yerine konma maliyetine göre belirlenir. Bir insanın temel ihtiyaçlarının birim fiyatları toplamı üzerinden hesaplanan bu bedel, yani ücret ile kapitalist sistemde emek gücünün üretim süreci sırasında yarattığı değer arasında hiç bir ilişki yoktur. Kapitalist aslında bir değeri olmayan ve fiyatlanması da mümkün olmayan emeğin fiyatını ödediğini varsayar. Tüm üretim araçları ürüne bir değer ekler, ancak bu değer, bu faktörlerin üretim süreci sırasında kendilerinden kaybettikleri değer miktarına eşittir, daha fazlasına değil. Marx a göre "Çalışma halindeki insan emek gücü ya da insan emeği değer yaratır fakat kendisi bir değer değildir, insan emeği, ancak bir üründe cisimleştiğinde değere dönüşür." (Marx, 1975a, 61).

Sermaye Açısından Üretken Olan ve Üretken Olmayan Emek Arasındaki Ayırım

Kapitalist bir ekonomide birikim süreci tüm bireysel kapitalistler için vazgeçilmezdir. Bu süreç, artı değerin kesintisiz bir biçimde üretimi ile yine kesintisiz bir biçimde sermayeye dönüştürülmesini zorunlu kılan, değerin kendi kendini genişletmesi sürecidir. Bu işleyişte ana hedef bir yandan önceden üretilmiş değeri devam ettirmek bir yandan da artı değerin bir bölümünü üretken yeniden yatırıma dönüştürmektir. Bu hedefe ulaşmak için sermaye, kendisi için artı değer üretebilecek ve sermaye birikimi yaratabilecek belli bir emek kategorisi ile kesintisiz olarak değişilmek zorundadır. Bu nedenle, kapitalizmin akışı içerisinde üretken emek kategorisini belirlemenin, birikim sürecini anlamak açısından özel bir önemi vardır. Mandel, kapitalist sistemde üretken emeğin yerinin tam olarak tanımlanmasının sadece teorik açıdan değil, toplumsal muhasebe, örneğin, milli gelirin değer anlamında hesaplanması açısından da önemli olduğunu belirtmektedir (Mandel'den akataran Savran ve Tonak, 1999,117).

Sermaye İçin Üretken Emek

Marx'a göre, sadece sermaye üreten emek üretken emektir ve emek, ancak kendi karşıtını ürettiği ölçüde üretkendir(Marx. 1975a. 156 ve Marx, 1979,392). "Kapitalist üretim süreci aynı zamanda kapitalistin emek gücünü tükettiği bir süreçtir. Bu yüzden emekçinin ürünü aralıksız olarak sadece metalara değil, aynı zamanda sermayeye, emek gücü emmiş olan değere, emek gücünü satın alan geçim araçlarına, üreticilere kumanda eden üretim araçlarına dönüştürülür. Metalar veya para, emek gücüyle doğrudan değişilmek suretiyle sermayeye dönüşür ve hu değişim sadece elde mevcut emekten daha fazlasını yerine koyabilmek için yapılır (Marx, 1975a,577).

Marx'in analizlerinde niteliksel olarak farklı üretken faaliyetler olan dikiş dikme ve kumaş dokuma eylemlerinin her ikisi de insan beyni, sinirleri ve kaslarının kullanımını zorunlu kılar ve bu anlamda bu faaliyetler insan emeğini temsil eder. Ama yine de bu iki tür emek, insan emek gücünün farklı türlerde harcanış biçimleridir (Marx. 1975a,54). Sonuç olarak, "üretken emek bu nedenle öyle bir emektir ki emek için sadece daha önceden belirlenmiş emek gücü değerini üretir; fakat değer yaratan bir güç olarak sermayenin de değerini arttır; başka bir deyişle emekçiyi, sermaye biçiminde yarattığı değerlerle karşı karşıya getirir. (Marx, 1975a. 397).

Kapitalist üretim biçiminin en temel özelliklerinden biri, farklı türdeki emek çeşitlerini kafa emeği, kol emeği biçiminde birbirinden ayrı tutarak, her bir çeşidi dönemsel olarak diğerine üstün kılmaktır. Bu ayrışmanın toplumun değişik katmanlarına nüfuz etmiş biçimine emeğin iş bölümü adı verilir. Öte yandan bu ayrışma, ürünün bu insanların ortak ürünü olduğu ya da onların ortak ürünlerinin maddi zenginlik olarak cisimleştiği gerçeğini değiştirmez. Tüm bu insanlar, ister mühendis isterse ustabaşı ya da düz işçi olsun sadece maddi zenginliğin üretimine doğrudan katılmakla kalmaz, kendi emeklerini sermaye formunu almış para ile değişir ve sonuçta kendi ücretlerine ilaveten kapitalist için de doğrudan bir artı değer üretimini gerçekleştirirler (Marx, 1975a, 41 1-12).

Bu noktada Braverman, her ne kadar üretken emek artı değer üretimine doğrudan katılıyor olsa da üretken olmayan emeğin de artı değerin gerçekleştirilmesindeki vazgeçilmez rolü nedeniyle dolaylı da olsa üretken kabul c- dilmesi gerektiği düşüncesindedir (Braverman'den aktaran Burell, 1990,291). Burell ise Marx'ın emek analizleri açısından bunun hiç bir anlamı olmadığını, zira Marx'ın her iki emek faaliyetini de, yani üretken olan ve olmayan emek türlerinin her ikisini de "emek" olarak nitelendirdiğine dikkat çeker (Burell. 1990,291).

Üretken olan ve olmayan emeği kategorize etmek için Marx tarafından dikkate alınan kriterler tamamen kapitalist üretim açısındandır. Öncelikle bu işçiler artı değer üretimi gerçekleştirir ve ikinci olarak da kendi emek güçlerini ücret karşılığında değişirler. Bu analiz, üretken olmayan emeğin ne olduğunu kavramanın da yolunu açmaktadır.

Sermaye İçin Üretken Olmayan Emek

Marx'a göre, üretken olmayan emek artı değer üretmeyen ve sermaye ile değil, doğrudan gelir, yani ücret veya kar karşılığında değişilen emektir (Marx, 1975a, 157). Bu tespitten yola çıkarak karın tamamının sermaye olarak tanımlanamayacağı, sermayenin, para veya metaın bir kullanım biçimi olduğunun hatırlanmasında yarar vardır. Gerçekten de karın bir bölümü kapitalistin zorunlu giderlerini karşılama amacıyla harcama biçiminde kullanılır ve bu kısım sermaye olarak adlandırılamaz. Mesela, kapitalist, elde ettiği karın bir kısmı ile içinde yaşayacağı bir taşınmaz alabilir. Böylesi bir durumda sermayenin bir bölümünün taşınmaz yatırıma harcandığı izlenimini edinmek mümkündür. Fakat, kar, ancak canlı emek emme amacıyla kullanıldığında sermayeye dönüşür. Aradaki farkı görebilmek açısından diyelim ki, ücretli bir işçi, başka bir işçiyi ev temizliği için istihdam ederse, temizlik işçisinin ücreti başka bir ücretle ödenir. Eğer aynı temizlik işçisi bir şirket tarafından istihdam ediliyorsa, bu işçinin ücreti, kendi nam ve hesabına çalışırkenki koşulların hiç bir şekilde değişmemesi durumunda bile temizlik firmasının sermayesinden ödenir, yani işçi, bu çalışması sırasında, firma için bir artı değer yaratmasının yanı sıra kendi ücretinin karşılığını da üretir. Birinci olayda, temizlik işçisi bir kullanım değeri yaratmakta, yaratılan bu değer onu işe alan diğer işçi tarafından tüketilmektedir. Bu ilişki, işi veren konumundaki işçi lehine bir sermaye birikimi ile sonuçlanmaz. Tersine, gelirden harcama, yani tüketim biçiminde sonuçlanır. Bu nedenle söz konusu hizmet işçisi aynı işi yapıyor olsa da kapitalist açısından üretken olmayan emek kategorisindedir. İkinci olayda aynı temizlik işçisi aynı evde çalışmakta, birebir aynı işi yapmakta fakat ücreti, yaratılan kullanım değerinin tüketicisi tarafından değil, temizlik firması tarafından ödenmektedir. Bu örnekte temizlik işçisi emek gücünü temizlik firmasına satmakta ve karşılığında kendi emek gücünü yeniden üretmesine yetecek bir ücret almaktadır. Temizlik firması ile evi temizlenen ücretli arasındaki ilişkide aslında eşit değerler karşılıklı olarak değiş tokuş edilmiştir. Fakat, temizlik işçisi ile firma arasındaki ilişkide birbirine eşit olmayan iki şeyin değişimi yapılmıştır: Emek gücünün yerine konma değeri ve emek gücü tarafından yaratılan değer. Başka bir deyişle, temizlik işçisinin ücreti, yine kendisi tarafından yaratılan artı değerin bir bölümü ile ödenmiştir. Artı değer yaratmayan emek kapitalist açısından üretken olmayan emek olarak tanımlanır.

Finansal Hizmetlerde İstihdam Edilen Emek

Her ne kadar finansal hizmetler sermaye birikimi açısından kaçınılmaz olsa da, bu sektörde istihdam edilen emek üretken olmayan emek için verilebilecek örneklerden biri olabilir. Finans hizmetlerindeki patlama, yirminci yüzyıl sonlarına özgü olan ve "paradan para kazanmak" olarak kabul edilen günümüz sürecinin yanlış yorumlanmasına da yol açmaktadır. Ayrıca, emeklilik ve hedge fonlardaki eşi benzeri görülmemiş büyüme, finans piyasalarındaki uluslararası entegrasyon ve refah devleti modelindeki aşamalı gerileme gibi gelişmeler de, sigorta hizmetlerinde muazzam bir büyümeyi beraberinde getirmiştir. Üretken olan ve olmayan emek kategorilerinin belirlenmesinde uygulanan kriterlerin bu tip hizmet kategorilerine uygulanması, bu alanlarda da sağlıklı bir sınıflandırma yapmayı olanaklı hale getirebilir. Gerçekten de borsalarda işlem gören her bir finansal ürün, geri planda üretimi halen devam eden metalara bağlıdır. Bu meta bir sanayi ürünü olabileceği gibi, sağlık, eğitim, spor veya kültür hizmeti üreten hizmet emekçilerinin ürünleri de olabilir.

Bu çalışmada Finansal hizmetler, bu alana yatırılmış bulunan sermayelerin farklı kaynaklarına göre üç alt başlıkta incelenecektir:

Faiz Getiren Sermaye Tarafından İstihdam Edilen Emek:

Bu bölümün başlığında belirtilen faizin, kredi biçimindeki paranın nasıl kullanıldığına bağlı olarak, hem üretken hem de spekülatif yatırımlardan doğabileceği unutulmamalıdır. Eğer bu para üretken bir yatırımda kullanılıyorsa, bu üretken yatırımdaki emekçilerin yarattığı artı değerin bir bölümü "faiz" adı altında faiz getiren sermayeyi temsil eden banka ya da aracı kuruma aktarılır. Kredinin tamamı, sanayici tarafından bankaya geri ödenene kadar bu aktarma işlemi devam eder. Artı değerin transfer edilen bu bölümü, sanayi kapitalistinin karını azaltan bir gider, bir harcama konumundadır ve bu nedenle gelir/gider tablosunun gider başlığı altında yer alır. Aynı para miktarı, alacaklı taraf, yani Banka tarafından da kar olarak değil, "gelir" olarak kaydedilir. Bankada bu işlemleri gerçekleştiren emekçilerin ücretleri sanayicinin ödediği faiz ile işlemler üzerinden alınan komisyonlar içinden (»denir. Borçlu sanayici tarafından bankacılık sistemine ödenen gerek faiz gerekse işlem komisyonları, her ikisi de üretken yatırımda istihdam edilen işçilerin yarattığı artı değerin transfer edilen kısmıdır. Ama yine de bankacılık sisteminin bu faiz ve komisyonlar üzerinden elde edilen geliri sermaye biçiminde kullanması mümkün olabilir. Zaten bu yüzdendir ki genellikle bankalar sanayi şirketlerinin, sanayi şirketleri de bankaların en büyük ortakları arasındadır. Banka çalışanlarının ücret düzeylerinin bankanın sermaye birikim sürecini hızlandırıcı ya da yavaşlatıcı etkisi olabilir. Ancak bu etkinin kaynağı, banka emekçilerinin değer yaratıyor olmaları ile değil, bankaya transfer edilen artı değer kısmının azalması ya da artması ile açıklanabilir. Danışmanlar gibi belli bazı özel uzmanlık alanlarında istihdam edilen ve emekleri banka tarafından sürelik bedeller karşılığında ayrıca pazarlanan kişilerin emeği üretken olup; bu kategorinin dışında tutulmuştur. Eğer danışman ve benzeri emekçilerin bu özgün durumu kapsam dışına alınacak olursa faiz getiren sermaye tarafından istihdam edilen emekçilerin kapitalist açısından üretken olduğunu iddia etmek mümkün değildir. Üretimin kesintiye uğramaması için gerekli olan bu emek, kapitalist açısından "gerekli emek" olarak tanımlanır.

Kar Payı Getiren Sermaye Tarafından İstihdam Edilen Emek

Hisse senetleri üzerinde yapılan ticaret, sanayi kapitalistinin nakil ihtiyacından doğar. Hedefine ulaşmak, yani nakit sıkıntısını aşmak için sanayi kapitalisti, yatırılmış sermayenin kendisini riske etmeyecek kadar bir bölümünü paylara bölerek satar ve böylece sermayenin bu bölümü piyasada el değiştirir. Ancak, bu temel faaliyete duyulan ihtiyaç, kapitalisti, fiyat farklarından da yararlanma güdüsünden alıkoymaz. Hatta bazı durumlarda, sanayi kapitalistinin en büyük hissedar olarak, kendi portföy konumu veya nihai hedefine bağlı olarak yaptığı büyük alım ve satımlar üzerinden piyasa fiyatlarını kolayca manipüle ettiği görülür. Bu nedenle, en büyük oyuncular arasındaki spekülatif olan ve olmayan işlemleri ayırmak neredeyse imkansızdır. Bu büyük oyuncuların gücü sahip oldukları ve kontrol edebildikleri sermayenin büyüklüğünde yatar. Aynı tez, sadece menkul kıymet alımı ve satımı yapan banka ve aracı kurumlar için de ileri sürülebilir. Eğer bir soyutlama yapar ve bu şirketlerin hiç bir şekilde spekülasyona karışmadığını varsayarsak, bu şirketlerin söz konusu işlemlerden elde ettikleri gelirin sadece ve sadece portföy sahiplerince ödenen komisyon ve işlem bedellerinden kaynaklandığını görürüz. Bu komisyon ve işlem bedelleri, kaynağını emek gücü değerinin büyüklüğü ile emek ürününün değer büyüklüğü arasındaki akıldışılıktan alan kar ile aynı değildir. Hatta, Sermaye Piyasası Kurulları ile Menkul Kıymet Borsaları tarafından belirlenen bu aracılık komisyonları ile borsalarda hisse alım satımı işlerini yapan finans çalışanları tarafından harcanan emek arasında hiç bir ilişki yoktur. Gerçekten de, bu tarz aracılık faaliyetlerini bir kenara bıraktığımızda ve varlık sahiplerinin ellerinde bulunan değerlerin bir bölümünü kendi aralarında değiş tokuş ettiklerini varsaydığımızda, finansal işleme konu olan varlıkların değerinin bu takas faaliyeti dolayısıyla değişmediğini görürüz. Ancak, daha önceki örneğimizde de belirttiğimiz gibi bazı banka ve aracı kurumlar hisse senetleri alım satımıyla ilgilenmeyen fakat müşterilere sadece teknik danışmanlık hizmeti veren uzmanlar da istihdam edebilirler. Eğer banka veya aracı kurum bu emek türünü müşterilere özel bir bedel karşılığında satacak olursa, bu kişiler söz konusu sermaye için üretken emek olarak tanımlanır. Diğer yandan, bu tip hizmetler bankalar tarafından genellikle her hangi bir bedel talep edilmeksizin verilmektedir. Müşteriler bu danışmanların bilgisinden yararlanabildiği halde, hiç bir işlem yapmadan o kurumdan ayrılabilmektedir. Bu tip durumlarda, müşterinin işlem yapıp yapmadığından bağımsız olarak bir emek harcanmış olur; fakat bu emek ayrıca satılmadığı için artı değer yaratılmamıştır.

Hisse senetleri ve bunların ihtiva etliği değerlere endeksli olarak ihraç edilen türev ürünleri ile çalışan emek- çilerle ilgili olarak, finansal araçların fiyatları esas olarak geri planda bu araçların bağlı bulunduğu üretken yatırımın emekçilerinin faaliyetlerine dayalıdır. Bu anlamda söz konusu üretken emekçilerin verimliliklerindeki artış ve azalışlar finansal araçların değerleri üzerinde doğrudan etkilidir. Bu faaliyet de aynı zamanda bir alış ve satış işlemi olduğu içindir ki, emek gücü ayrıca satılan danışmanlar dışında kalan finans emekçileri sermaye için üretken olmayan emek kategorisindedir. Bu araçlar, mülkiyet hakkına konu olan varlıkların değerlerinin sadece bir bölümünü temsil ederler. Diğer bir deyişle üretim araçları üzerindeki mülkiyetin belirli bir parçası finansal işlem üzerinden el değiştirir. Üretim araçlarının üretken faaliyeti devam ettiği sürece, bunlara bağlı olarak ihraç edilmiş olan finansal araç da piyasada işlem görmeye devam edebilir. Bu tür emeğin nasıl ve neden üretken olmayan emek olarak kategorize edildiği sorusuna gelince, öncelikle ödenen ücretlerin kaynağına inmek gerekir. Tıpkı, faiz getiren işlerde istihdam edilen emekte olduğu gibi kar payı getiren işlerde istihdam edilen emeğin ücreti de sermayeden değil, temettü gelirinden yani kardan ve işlem komisyonlarından ödenir.

İkinci olarak, bu finansal enstrümanların fiyatlarında meydana gelebilecek her türlü değişim doğrudan doğruya üretimin devam ettiği fabrikadaki üretim, verimlilik ve kar düzeylerindeki değişikliklere dayalıdır. Finansal enstrümandaki fiyat değişiklikleri, spekülasyon ve manipülasyon amaçlı işlemler soyutlandığında, finans emekçilerinin performanslarındaki değişikliklerden hiç bir şekilde etkilenmez. Bu yüzdendir ki, söz konusu üretim yeri ya da fabrikada toplu sözleşme işçiler lehine sonuçlandığında ya da işçiler greve gittiğinde ilgili hisse senedinin fiyatında düşme eğilimi gözlenir. Aynı anda, finans şirketinin gelirleri, bu hisseden çıkmak isteyen yatırımcıların yoğun satışları dolayısıyla yükselen işlem komisyon bedellerine bağlı olarak, hisse fiyatındaki gerilemenin aksine yükselme trendine girebilir. Böylesi durumlarda, hisse senedi yatırımcıları, işçiler lehine bağıtlanan bir toplu sözleşmenin ya da uzun sürebilecek bir grevin elde etmeyi umdukları kar payını azaltacağını gayet iyi bilir ve bu yüzden hızla bu hisse senedini satıp zararı minimize etmeye çalışırlar. Aynı süreçte, yani hisse senedinin bağlı bulunduğu üretim yerinde grev yaşandığı ya da işçiler lehine bir toplu sözleşme imzalandığı sırada finans çalışanlarının performansı artmış bile olsa, bunun, hisse fiyatındaki düşüşü önlemesi mümkün değildir. Söz konusu finansal enstrümanın değeri, bağlı bulunduğu üretim alanının sahibi olan sanayi kapitalistinin bilinçli olarak transfer ettiği artı değerin bir parçasıdır. Benzer şekilde, gelişmiş kapitalist koşullarda mümkün olan muazzam büyüklükteki finansal kazançlar çoğunlukla servetin bir oyuncudan diğerine geçişinden kaynaklanır. Ekonomik değişiklikler ya da üretim yerindeki verimlilik vb. değişikliklerden bağımsız olarak yaşanan fiyat iniş çıkışlarında ortaya çıkan kazançlar, kaybeden oyuncuların kayıplarına eşittir ve toplam varlıkta herhangi bir değişiklik yaratmazlar. Bu yüzden, olağanüstü, konjonktürel ya da spekülatif iniş ve çıkışların dışında finansal endeksler otomatik olarak, her bir mali aracın bağlı bulunduğu üretim alanlarındaki pozitif veya negatif değişmelerden etkilenerek artar veya azalır.

Spekülatif Sermaye Tarafından İstihdam Edilen Emek

Spekülatif amaçlı bir yatırım yapıldığında her zaman iki seçenek söz konusudur: Kazanç ya da kayıp. Eğer böylesi bir işlemin sonucunda, yatırım yapan taraf kazanç elde etmişse hiç şüphe yoktur ki işlemin diğer tarafı, ister üretken, isterse üretken olmayan sermaye ya da spekülatör olsun aynı işlemden zarar etmiştir. Devreye gerçek dışı spekülasyon girmiş olduğu için değişim, artık eşitlerin değişimi değildir. Alıcı konumunda olan bir spekülatör bir kazanç elde ettiğinde bir finansal ürünü gerçek değerinin altında satın alma fırsatı yakalamıştır. Fakat bu işlem, satıcı konumundaki karşı taraf açısından aynı oranda ve miktarda bir zarara tekabül eder. Her alış-satış işleminde mutlaka en az iki taraf bulunacağı için, satıcı, elindeki finansal ürünü gerçek değerinin altında satmış olan taraf olarak bu örnekte zarar gören tarafı temsil eder. 13ir alış satış işlemi olması dolayısıyla sonuçtaki kazancın toplamı zararın toplamına eşittir. Özetle, taraflardan biri için kazanç olan bir durum, öteki için zararı temsil eder. Bu süreçte özel olarak yaratılmış bir değer yoktur. Diğer yandan spekülasyon, piyasada hızla düzeltilecek olan geçici fiyat dalgalanmaları olduğu için, yaratılmış değerlerle bir ilişkisi ya da bu değerleri azaltıcı veya arttırıcı bir katkısı yoktur. Spekülasyonlar sırasında muazzam ölçeklerde gelir ve varlık oyuncular arasında sahip değiştirir.

Marx'ın aşağıda aktaracağımız kapitalizm ve finans arasındaki iç etkileşime ilişkin tezi 21.yy kapitalizminin en temel özelliklerini yansıtmaktadır: "Kapitalist üretimin çelişkili niteliğine dayanan sermayenin kendi kendisini genişletmesi, ancak belli bir noktaya kadar gerçek serbest bir gelişmeye izin verir ve böylece, aslında, sürekli olarak kredi sistemi ile yıkılması ve koparılması gereken kaçınılmaz engeller ve bağlar yaratır. Dolayısıyla, kredi sistemi, üretken güçlerin maddi gelişmelerini ve bir dünya piyasası kurulmasını hızlandırmaktadır. Aynı zamanda, kredi, bu çelişkinin şiddetli patlamalarını - bunalımları- hızlandırır ve böylece eski üretim biçimini çözüp dağılacak öğeleri oluşturur" (Marx. 1975c. 439). Marx'a göre kredi ve finans sisteminin kapitalist gelişim sürecinde ikili bir rolü vardır. İlk rol, kapitalist üretimin itici gücü olan, başkalarının emeğinin sömürülmesi üzerinden zenginleşmeyi en ileri boyutlara ulaşmış bir kumar ve sahtekârlık sistemi haline gelene kadar geliştirmek ve toplumsal zenginliği sömüren azınlığın sayısını daha da azaltmaktır. İkinci rol ise yeni bir üretim tarzına geçiş biçimini oluşturmaktır (Marx, 1975a, 438-39).

Tüccar Sermayesi Tarafından İstihdam Edilen Sermaye

Üretken olmayan emek için verilebilecek bir diğer örnek de sermayenin, meta ve para biçimindeki iki formun sürekli olarak bir diğerine dönüştürülmesi için gerekli olan, tüccar sermayesi altında çalışan emek türüdür. Özel belli bazı durumlar haricinde bu dolaşım faaliyeti için gerekli emek de artı değer yaratmaz fakat sermayenin yeniden üretim süreci için gerekli olan emektir. Sermayenin bu özel biçimi, genel kar oranının düzenlenmesinde aktif rol oynar. Bu, şu anlama gelmektedir: Tüccar kapitalist, üretim sürecinde yaratılan artı değerden, kendine düşen payı alır (Marx,1975c,296). Kullanım değerlerinin, kullanım değerine katkıda bulunmayan belirli türde bir emekle değişildiği bir piyasa, kapitalist sistemde, değişim sürecinin kendisi açısından gereklidir. Fiyatların etiketler üzerine yazılması, paranın sayılması ya da bankaya götürülmesi vb., gerekli olan bu çalışmalar arasında sayılabilir. Gerçekten de saydığımız tüm bu işler, kullanım değerine katkıda bulunmazlar ama metaların değişimi üzerine inşa edilmiş bir toplumda gerekli olan emektir ve bu tür emek değer yaratmadığı sürece kapitalist açısından üretken olmayan emeği temsil eder. Sanayi kapitalisti, meta sermaye olarak elinde bulunan ürünleri satarak para sermayeye dönüştürmek ve böylece yeni üretim araçları satın alarak birikim sürecini kesintisiz olarak sürdürebilmek için tüccar sermayeye ihtiyaç duyar. Üretim ölçeği büyüdükçe, sanayi kapitalistinin artı değerin gerçekleştirilmesi için gerekli ticari faaliyetleri, buna bağlı olarak emek ve dolaşımın diğer türdeki maliyetleri oransal olarak üretim kadar olmasa bile artar (Marx,1975c,298).

Mohun tarafından, ABD'de 1948-1989 dönemindeki birikim süreci ile ilgili olarak yapılan bir araştırmanın sonuçları, üretim ve dolaşım arasında var olduğu öngörülen doğru orantılı ilişkiyi doğrulamaktadır. Mohun bu çalışmasında, artı değerdeki büyümenin, meta sermayenin para sermayeye daha sonra da üretken sermayeye dönüştürülmesini nasıl ve neden zorunlu hale getirdiğini açıklamaktadır (Mohun, 2000,214). Bu zorunluluk, ticaret alanında istihdam edilen ücretli emeği de kaçınılmaz hale getirmektedir. Her ne kadar bu emek için yapılan harcamalar ücret biçiminde olsa da üretken emeğin satın alınması için kullanılan değişken sermaye ile aynı değildir. Çünkü bu tür emek, sanayi kapitalistinin daha fazla ürün üretmesini, artı değerin daha büyük bölümünü yemden sermaye yatırımına dönüştürmesini olanaklı hale getirse de doğrudan artı değer ve sermaye üretimi gerçekleştirmez (Marx, 1975c,291). Bu tür emek için yapılan harcamalar ya da tüm dolaşım sürecinin maliyeti, metalarını para sermayeye dönüştürme sorunu ile karşı karşıya olan sanayi kapitalisti için aynı zamanda bir giderdir ve sanayi kapitalisti bu yüzden artı değerin bir bölümünü tüccar sermaye ile paylaşmak zorundadır. Bu kapsamdaki tüm diğer harcamalar gibi bu harcama da sanayi kapitalistinin kar oranını düşürür çünkü yatırılan sermaye artmış fakat artı değer artmamıştır (Marx. 1975c.298) Meta sermayenin dolaşımı (sirkülasyon) sırasında bir değer yaratılmadığı gerçeğine rağmen sirkülasyon hacmi ya da ticaretin hacmi, mevcut yaratılmış zenginliği arttırmaksızın, ürün ve hizmet üretimindeki artıştan daha yüksek oranda artabilir. Örneğin, aynı metaın dolaşımı ile ilgili olsa bile, üretimden farklı olarak, her bir ticari işlem ticaret hacmi hesaplamasında dikkate alınır ve toplama dâhil edilir. Başka bir deyişle üretilen bir şeyin, mevcut zenginliğe katkısı kendisi ile sınırlıyken, bu şeyin çeşitli aşamalarda tekrar tekrar ahşa ve satışa konu olması ticaret hacmini, dolaşımdaki aşama sayısı misli kadar arttırır. Bu anlamda 1 ton buğday 5 kez el değiştirdiğinde bu buğdayın ticaret hacmi, buğdayın kendisinden 5 kat daha büyük olur. İşte bu görüntü, değerin üretimde değil de dolaşımda yaratıldığı gibi yanlış bir algılamaya yol açabilmektedir. Öte yandan, her bir alış-satış sırasında değişen fiyatlar önce sanayi kapitalistinin toptancıya, ardından toptancıdan perakendeciye ve son olarak perakendeciden nihai tüketici, yani kullanım değerinin kullanıcısına kadar devam eden belli miktardaki bir artı değerin aşama aşama transferiyle açıklanabilir.

Tüccar sermaye tarafından istihdam edilen emeğe gelince, bu emekçiler de yaşamlarını kendilerine ödenen ücretle sürdürürler. Tüccar emeği de kendisinden beklenen gerekli işi ya da yararlı bir faaliyeti yerine getirir, fakat bu yararlılık onu üretken olmayan emek olmaktan çıkarıp üretken olan emeğe dönüştürmez. Ücreti ne olursa olsun ücretli emek olarak o da çalışmasının bir bölümünü karşılık almadan gerçekleştirmek zorundadır. Bu anlamda örneğin on saat çalıştığı halde emeğinin karşılığı sekiz saat olarak ödenir. Marxist açıdan tüccar emeği de işçi sınıfının parçasıdır. Ancak, harcanan gerekli emek üzerinden toplumsal ürünün bir kısmı kendisine aktarılsa da tüccar emeğinin sekiz saatlik kısmı nasıl bir değer yaratmıyorsa fazla gerçekleştirdiği iki saatlik emek de değer yaratmaz. Tüccar emeği bu yolla dolaşım maliyetlerini on saatten sekiz saate indirmiş yani beşte bir oranında azaltmış olur. Kapitalist açısından bu iki saatlik emeğin karşılığının ödenmemesi, gelirde bir azalma oluşturan sermayenin dolaşım maliyetini azaltır fakat ticareti yapılan metaya bir değer eklemez. Elbette kapitalist açısından bu da bir kazançtır çünkü sermaye değerinin kendini genişletmesi maliyeti bu yolla azaltılmış olur (Marx, 1975b, 139).

Marx a göre tüccar emeği de bir bakıma tıpkı diğer işçilerin emeği gibidir. Bir kere onların emeği de gelirle değil, değişken sermaye ödenerek satın alınır ve nihayetinde bu emeğin satın alınma nedeni kişisel hizmet değil, bu amaçla kullanılan sermayenin değerinin genişletilmesidir. İkinci olarak, emek gücünün karşılığı olan ücretin belirlenmesinde izlenen yol tıpkı üretken emekçilerin ücretinde izlenen yolla aynıdır, yani üretimin, bu özgün emeğin yeniden üretilme maliyeti dikkate alınır, emek ürününün değeri değil. Ancak, sanayi kapitalisti ile tüccar sermaye arasında yapılanın ayrımın aynısı tüccar emeği ile sanayi emeği arasında da yapılmak zorundadır. Tüccar, dolaşımın asli unsuru olması nedeniyle değer üretmediği içindir ki, bu fonksiyonları yerine getirmek için istihdam edilen tüccar emeği de doğrudan artı değer üretmez (Marx. 1975c. 291).

Marx tarafından yapılan analizlerde tüccar emeği, kelimenin tam anlamıyla, işçi sınıfının, daha yüksek ücret ödenen bir katmanıdır. Bu tür emek, nitelikli olarak vasıflandırılır ve ortalama emeğin üzerinde bir statüdedir. Öte yandan bugün, tüccar kapitalisti tarafından istihdam edilen bu daha yüksek ücretli işçilerin ücretleri de, kapitalist üretim modelinin gelişmesi dolayısıyla düşüş eğilimi içerisindedir. Bu, kısmen bürodaki işbölümünden ileri gelir ve emeğin üretme kapasitesinde tek taraflı bir gelişme olduğu için, bunun gideri bütünüyle kapitaliste yüklenmez. Çünkü işçinin iş yapma becerisi, işini sürekli olarak tekrarlamaktan ötürü kendi başına gelişmiştir ve işbölümü bunu tek yanlı yaptığı ölçüde de bu gelişme o denli hızlı olmaktadır. İkinci olarak, gerekli eğitim, ticari bilgi, yabancı dil vb. bilim ve halk eğitimindeki gelişmeyle birlikte daha hızlı, kolay ve ucuz bir şekilde yeniden üretildikçe kapitalist üretim tarzı da öğretim yöntemleri vb. ni pratik amaçlara doğru yöneltmeye başlar. Halk eğitiminin yaygınlaşması, kapitalistleri, bu gibi işleri yapacak işçileri, eskiden bu işlere giremeyen ve daha düşük bir yaşam standardında yaşayan sınıflardan sağlama olanağına kavuşturur (Marx. 1975c.298). '

Tüccar emeğinin teorik olarak kategorizasyonunun ötesinde, üretken olan ve olmayan emeğin pratik koşulları kapitalist bir toplumda zaman zaman iç içe geçmiş olabilir. McDonalds' olayında örneğin, aynı işçinin gündelik çalışmasını hem üretken hem de üretken olmayan faaliyetlerle tamamladığım görmek mümkündür. Bu anlamda, tezgâh gerisinde hamburgerleri hazırlayıp, pişiren emekçiler, kapitalist koşullarda bir kullanım değeri yarattıkları için üretken emek kategorisindedir. Kasada ya da tezgâhta müşteriden parayı alıp, üstünü iade eden işçiler ise üretken olmayan, fakat kapitalist için gerekli olan bir hizmeti yerine getirmektedirler. Bu iş, yani müşteriden paranın alınması ve üstünün iadesi, emek gücünün ürünü konumunda olan hamburgerlere hiç bir değer eklemez, çünkü yeni bir kullanım değeri ya da kullanım değerinde bir değişiklik yaratmaz. Bu anlamda, günün bir bölümünde geri plandaki üretimi, kalan bölümünde de kasadaki fonksiyonu yerine getiren işçiler aynı iş gününde kapitalist açısından hem üretken olan hem de olmayan iki işi birden yapmış olurlar. Tıpkı, tüccar emeğindeki iç içe geçmişlik gibi: eğer tüccar emeği, -kullanım değerinin tüketimi açısından zorunluluk arz ettiği durumlarda- metayı bir yerden başka bir yere taşımada, ya da onu küçük parçalara bölme işinde kullanılıyorsa, tüccar sermayesi tarafından istihdam edilmiş olsa bile üretken bir faaliyette bulunmaktadır, çünkü bu emek değer yaratmaktadır.

Birkaç küçük istisna dışında, tüccar emeğinin emek gücünün değeri kapitalist üretimin gelişmesiyle birlikte azalır. Emek kapasiteleri artarken, ücretleri geriler. Kapitalistin elinde gerçekleştirilmesi gereken değer ve kar miktarı arttıkça, kapitalist bu türden emekçilerin sayısını da arttırır. Bu emekçilerin sayısındaki artış büyüyen artı değerin bir sonucudur, ama asla bunun nedeni değildir (Marx. 1975c, 298).

Farklı Sektörlerde, Farklı Koşullar Altında Harcanan Hizmet Emeği

Hizmetlerin üretimi ve ticaretindeki hızlı yükseliş özellikle son 20 yıldır daha belirgin hale gelmiş durumdadır. Emeklilik fonları, finans piyasaları, sigortacılık işlemleri, tüketici ve ev hizmetleri ile sosyal hizmetler, turizm, enerji ve telekomünikasyon hizmetlerinde yaşanan muazzam gelişmeler hizmet sektöründeki bu hızlı çıkışa katkıda bulunmaktadır. Bu faaliyetlerdeki liberalizasyona paralel olarak, eskiden devletler tarafından sunulan sağlık, eğitim, ulaşım gibi hizmetlerin de liberalizasyon kapsamına girmesi hizmet alanında çalışan emekçilerin sınıfsal pozisyonunun daha ciddi olarak incelenmesini zorunlu hale getirmiştir. Elle dokunulabilir metalardan farklı olarak pek çok hizmet ürünü doğası itibarıyla dokunulmaz niteliktedir. Bu durum, hizmet işçilerinin bir değer üretip üretmedikleri sorusunu akıllara getirmektedir.

Maddi ürünler ile hizmet ürünlerinin üretim süreçlerinin oldukça üst düzeyde iç içe geçmiş olması dolayısıyla hizmetleri genel bir analize tabi tutmak yerine tek tek mercek altına yatırmak daha sağlıklı bir analize olanak verebilir. Tek tek hizmet üretimleri ve emeğini detaylandırmadan önce maddi olmayan üretimin değişim amacıyla meta üretirken iki çeşit olabileceğini burada belirtmeliyiz: Üretim metaın kendisinde ya da kullanım değerinde cisimleşir ya da üretme eyleminin kendisinden ayrılması mümkün değildir (Marx, 1975a,410). Kitaplar, müzik kayıtlan ve tablolar üretimin metalarda cisimleştiği örneklerden sadece bir kaç tanesidir. Yeni teknolojilerin sağladığı olanaklar hariç tutulmak kaydıyla, üretim eyleminin kendisinden ayrılması mümkün olmayan hizmet ürünleri ise tüm gösteri sanatçıları, öğretmenler, doktorlar v.b. ile örneklenebilir. Marx bununla ilgili olarak öğrenci- öğretmen ilişkisi ile öğretmen-kapitalist işveren ilişkisini ayrı değerlendirmelere tabi tutmakta ve durumu şöyle açıklamaktadır: "Her ne kadar öğrencileriyle ilişkilerinde, bu öğretmenler, üretken olmayan emek kategorisinde olsalar da, işverenleri ile ilişkilerinde üretken emeği temsil ederler. Bu anlamda işveren, sermayesi ile, çalıştırdığı öğretmenlerin emek gücünü satırı alır ve kendini bu yolla zenginleştirir. Eğlence yerleri, tiyatro gibi işletmeler için de bu geçerlidir. (Marx, 1975a, 411).

Ulaşım Hizmetlerinde İstihdam Edilen Emek

Marx'ın üretim sürecinde yaratılan değere atfettiği önem, meta ve kullanım değeri veya kullanım değerinin gerçekleştirilmesi arasındaki karşılıklı ilişki üzerinde belli boyutta etkili olmaktadır. Marx'ın bu konudaki açıklamaları Kapital-II. Cilt, Taşıma Maliyetleri alt başlığı altında detaylandırılmıştır. Marx'a göre, metaın emeğe konu olacak bir biçimde yerinin değişmesi her üretim sürecinde önemli bir rol oynar. Bu yer değiştirme süreci, emek araçlarına olduğu kadar emeğe de ihtiyaç duyar. "Ürünlerin bir üretken işletmeden bir diğerine taşınmasını, nihai ürünlerin üretim alanından tüketim alanına taşınması izler. Ürün, bu hareketler tamamlanmadan henüz tüketime hazır değildir. Şeylerin kullanım değerleri ancak onların tüketimi ile gerçekleşebilir, ve tüketim, bu şeylerin yerlerinin değişmesini gerektiriyor olabilir ki bu da ulaşım sanayinde ilave bir üretim sürecini gerektirebilir" (Marx, 154, 1975b, 154). Bu analizin temelinde, kullanım değerlerinin gerçekleştirilmesi gerekliliği vardır.

Eğer, üretken emek tarafından üretilen şeylerin yerlerinin değişimi, bu şeylerin kullanım değerlerinin gerçekleşmesi için gerekli olabiliyorsa, bunun tersini de öngörmek mümkün olabilir. Yani, fabrika binası, otel ya da ev gibi taşınmaz şeylerin kullanım değerlerinin gerçekleştirilmesi için de insanların bir yerden bir diğer yere ulaştırılması gerekli olabilir. Buradan hareketle, insanların ulaşımını sağlayan hizmetlerde istihdam edilen emeğin- istihdam biçimine bağlı olarak- sermaye için üretken emek olduğu söylenebilir. Diğer bir deyişle, ulaşım işçilerinin emeği de diğerleri gibi, sadece, işçinin bu işi ücretli emek konumunda yaptığı ve taşımaya konu olan emek ürününün kapitalist işveren tarafından piyasada satıldığı koşulda kapitalist açısından üretken olarak tanımlanabilir. Gerçekten de Marx'in analizlerinde ulaştırma sanayii; madencilik, tarım ve imalat sanayiine ek olarak sanayiinin dördüncü sektörünü oluşturur. Öte yandan Marx, iki ulaşım kategorisi arasında bir fark olmadığı tespitini yapar: "İster metaların isterse insanların ulaşımı olsun, bu, ulaştırma sanayiidir."..."Üretken emeğin, ücretli emekçi olarak sermaye ile ilişkisi maddi üretimin diğer alanlarındakiyle birebir aynıdır. Bunun de ötesinde burada maddi bir değişim, uzaysal bir değişim, bir yer değişimi kendini emek ürününde onaya koyar. İnsanların bir yerden bir yere ulaştırılması durumunda ise, bu, yalnızca sermaye tarafından emeğe gördürülen bir hizmet biçimini alır. Fakat bu hizmetin alıcısı ve satıcısı arasındaki ilişkinin, tıpkı iplik alıcısı ile satıcısı arasındaki ilişkide olduğu gibi, üretken emek ile sermaye arasındaki ilişki ile hiç bir ilişkisi yoktur (Marx, 1975a, 412).

Ulaştırma sanayiinde kapitalist açısından üretken olan ve olmayan emeğin kategorizasyonuna örnek olarak kamu ulaştırma sanayiini kullanabiliriz. Kamu ulaştırma sisteminde işçilerin ücreti devlet tarafından ödenir ve hizmet ürünü olan ulaştırma, toplum tarafından kullanılır ya da tüketilir. Her ne kadar günümüzde devletlerin neredeyse tamamı kapitalist devlet yapısında olsa da ulaştırma işçileri ile devlet arasındaki bu ilişkiyi kapitalist üretim ilişkisi olarak tanımlamak mümkün olmadığı gibi bu emeğin üretken emek kategorisine dahil edilmesi de mümkün değildir. Bu döngüde, bir piyasa aşaması da, sermaye birikimi de yoktur. Ancak, yine de bu, bir kullanım değeri yaratıyor olmaları dolayısıyla, devlet tarafından istihdam edilen ulaştırma işçilerinin hiç bir değer üretmedikleri anlamına gelmez. Eğer söz konusu bu devlet diyelim ki demir yolları ulaşımı sistemini özelleştirecek olursa, aynı işçiler tarafından üretilecek aynı hizmetler, piyasada satılmaya başlanacak ve emek gücünün bedeli, yani ücret, sermayeden ödenmeye ve emek, yarattığı artı değerle maddi zenginliğin üretimine katkıda bulunmaya başlayacağı için üretken emek kategorisinde sayılacaktır. Ulaştırma sanayii işçilerinin emeğini, emeğin amacının şeyin biçimini değil sadece pozisyonunu değiştirmek olduğu diğer sanayii emekleri altında kategorize edebiliriz. Bir meta, Çin'den İngiltere'ye getirildiğinde taşınan metada ulaştırma emeğinin hiç bir izi görülmez (bunun bir İngiliz ürünü olmadığını fark etmenin dışında).

Turizm Hizmetlerinde İstihdam Edilen Emek :

Her ne kadar değişik hizmet türlerine ilişkin Marx tarafından yapılan bir dizi analiz bulunsa da, turizm alanında, gıda ve restoran hizmetleri dışında, günümüz kapitalist üretim ilişkilerine ışık tutacak özel bir referans bulmak oldukça güçtür. Bu bakımdan, diğer sanayi ve hizmet alanları için yapılmış Marxist analizlerden yola çıkarak turizm hizmetleri için bir yorumda bulunulabilir.

Belli bir soyutlama düzeyinde, bir otel binası ve içindeki mobilya ve eşyalar, sanayi kapitalistlerinin fabrika binalan, makina ve ekipmanları örneğinde yapıldığı gibi ölü emek olarak düşünülebilir. Otel binası biçimindeki bu fabrika, sadece ve sadece turizm emekçileri olarak adlandırılan canlı emekle aktif, çalışır hale getirilebilir. Buradaki varsayım, daha önceki süreçte inşaat, demir-çelik, dokuma vb. işçilerin söz konusu oteli inşa etmek ve döşemek için yarattıkları kullanım değerlerinin, ancak, bu alan ve eşyaların temiz ve her an kullanıma hazır tutulmasıyla gerçekleştirilebileceğidir. Böylece bir önceki emek jenerasyonu (ölü emek) tarafından üretilmiş üretim araçları yeni bir üretim sürecine girerler. Bu bina, makina ve ekipman artık farklı kimliklere sahiptirler. Bunlar, canlı emeğin üzerinde çalışma yapması için bekleyen üretim araçlarıdır. Bu nedenle, değerin bu ürünlerin fiyatlarıyla ifade edildiği bu form içinde bunlar, nihai ürüne sadece üretim sürecinde kendilerinden kaybettikleri oranda değer ekleyebilirler fakat artı bir değer yaratamazlar. İnsanlar, sabit olan otele giderek bu kullanım değerlerini gerçekleştirmek zorunda oldukları için bu örnekte de obje ve insan arasında yine ters bir ilişki söz konusudur. Ancak bu ters hareketin, turizm emekçileriyle kapitalist otel sahibi arasındaki ilişki üzerinde hiç bir etkisi yoktur. Bu otelin ekonomik faaliyeti sırasında yaratılan değer de yine, canlı emeği temsil eden turizm işçilerinin emeği ile açıklanabilir. Emek gücü dışındaki üretim araçlarının, ürüne, üretim süreci içinde kendinden kaybettiğinden daha fazla bir değer ekleyemeyeceği açıktır.(Marx,1975a,216). Bu sanayie yatırılmış bulunan üretken sermaye, kısmen oteldeki üretim araçlarından değer aktarmak, kısmen de otelde harcanan emek sonucu değer eklemek yoluyla, değer yaratmış olur. Bu son sözü edilen değer artışı, bütün kapitalist üretimde olduğu gibi, ücretler ile artı değerin yerine konulmasını içerir. (Marx, 1975b, 153).

Sonuç olarak, turizm sektöründeki bu tarz üretim ilişkileri, otel emekçilerinin emeklerini üretken hale getirmektedir. Bu emek, bir yandan da otel, restoran vb. sabit metalar içindeki değeri harekele geçirerek sermaye birikimi sağlar.

Mühendislik ve Bakim Hizmetleri:

Mühendislik ve bakım hizmetleri de üretken emek için verilebilecek örnekler arasındadır. Marx, üretim süreçlerindeki rutin ve arızi tamiratları birbirinden ayırır ve bakım hizmetlerinin, sabit sermayenin ortalama ömrü açısından ne denli önemli olduğuna dikkat çeker. Sabit sermayenin ortalama ömrü, bakım için gerekli ek sermayenin sürekli olarak arttırılacağı varsayımına dayanmaktadır. Marx tarafından altı çizilen bir diğer husus da bu, ekstra emek ve sermaye harcaması ile yaratılan değerin metaların fiyatlarına yansıtılmasındaki güçlüktür. Bu ortalama harcama, makine ve ekipmanın ortalama ömrüne dağıtılır ve buna tekabül eden parçalar halinde ürünün fiyatına eklenir; böylece ürünün satılmasıyla birlikte yerine konmuş olur (Marx. 1975b. 178-179)

Özellikle iki temel faktör, yani sermaye ve sermaye birikimi sağlayan emeğin ekstradan harcanması bakım ve tamir işlerinde kullanılan emeği üretken hale getirir.

Makinelerdeki her tür arızanın hemen giderilmesi büyük önem taşıdığı için, nispeten büyük her fabrika, normal fabrika gücüne ek olarak, mühendis, marangoz, mekanikçi, çilingir vb. gibi özel personel de istihdam eder. Bunların ücretleri, değişen sermayenin bir kısmı olup, emeklerinin değeri ürüne dağıtılır. (Marx. 1975b. 178-79).

Mühendislik emeği ile entelektüel emeğin bir özelliği daha vardır ki o da, bu tür emek geliştiğinde, girdi olarak dahil olduğu farklı sektörlerdeki üretim maliyetlerini düşürmesidir. Entelektüel emeğin gelişiminin ilgili üretim hatları üzerindeki etkisi konusunda Marx şu hususa işaret eder: Herhangi bir üretim kolundaki, örneğin doğa bilimleri ve bunların pratik uygulamaları gibi, entelektüel üretim alanındaki gelişmelere kısmen bağlı bulunan demir, kömür, makine üretimindeki, mimarlıktaki vb. emeğin üretici gücündeki gelişme, başka sanayi kollarında, örneğin, tekstil sanayinde ya da tarımda, üretim araçlarının değeri ve dolayısıyla maliyetinde bir düşmenin önkoşulu olarak ortaya çıkar. "(Marx, 1975c.85).

Olayı daha anlaşılır kılmak açısından, bugün, yüksek teknolojiyle çalışan modem endüstri tesisleri örnek olarak alınabilir. Bu tür endüstri tesislerinde, yeni buluşlar ve bilgisayarın üretim süreçlerine dahil edilmesinin de etkisiyle gerekli emek zamanında keskin bir düşüş yaşanmaktadır. Bu sürecin iki türlü etkisi vardır. Örneğin, bilgi ve bilgisayar teknolojilerindeki hızlı gelişmeler, mühendislik ve mimarlık projelerinin üretimi için gereken zamanı azaltırken, bu tür emeğin fiyatını da düşürmektedir. Gerçekten de teknoloji alanındaki bütün gelişmeler esas olarak mühendisler ve entelektüellerin emeğindeki gelişmelere bağlıdır. Entelektüel emek, üretme gücünü geliştirerek, sadece kendi fiyatını düşürmekle kalmaz, kendi emeğinin de bir girdi olarak yer aldığı üretimlerdeki diğer türdeki emek güçlerinin değerini de düşürür. Marx'a göre "belli bir sanayi kolunun ürünü olan bir meta, bir başkasına üretim aracı olarak girdiğine göre bu açık bir şeydir. Bunun fiyatının yüksek ya da düşük oluşu, ürün olarak çıktığı üretim kolundaki emeğin üretkenliğine bağlı olup. yalnız üretim aracı olarak üretimine girdiği metaları ucuzlatan bir etmen olmakla kalmaz, burada öğesi halini aldığı değişmeyen sermayenin değerini de azaltarak, kar oranını yükseltir" (Marx. 1975c, 85).

Hizmet emeği ile ilgili olarak, uzun zamandan beri tartışılmakta olan bir konuyu hatırlamakta da yarar vardır: Mühendisliğin, depolamaya konu olan alanlardan biri olması dolayısıyla, hizmet emeğinin depolanıp, depolanamayacağı sorusu. Örneğin, kapitalizmin erken dönemlerinde entelektüel emek, sanayi fabrikalarında çalışanlar hariç tutulduğunda, genellikle sadece mühendislik ya da mimarlık projelerine gerek duyulduğu zamanlarda istihdam edilen bir emek türüydü. Bu dönemde, bugün olduğu gibi piyasada önceden hazırlanmış binlerce projeyi satışa hazır vaziyette bulmak da mümkün değildi. Bu projelerin yapımı için gerekli emek zamanındaki kısalma, ya da entelektüel emeğin üretme kapasitesindeki artış, bu tür emeğin de kağıt, CD ve benzeri metalar formunda depolanmasını bir zorunluluk haline getirdi. Günümüzde muazzam ölçekteki mühendislik firmalarında emek gücünü belli bir ücret karşılığında bu firmalara satan binlerce mühendis, mimar bulunmaktadır. Böylesi durumlarda mühendisler ve teknisyenler bu firmalar için sermaye tüketir ve sermaye biriktirir, ücretleri de bu firmaların sermayeleri içinden ödenir. Tıpkı kol emeği için belirlenecek ücrette dikkate alınan kriterler gibi entelektüel emeğin ücret düzeyleri de iç ve dış faktörlerle belirlenir. Bu anlamda, bu tür emeğin piyasada kıt olması ücretleri yukarıya çekerken, kapitaliste bırakılan artı değeri de aşağıya çeker. Ya da tersine, hangi mühendislik alanlarının hangi düzeyde etkilendiklerine bağlı olarak, ekonomik durgunluk dönemlerinde bu emek gücünün değeri düşme eğiliminde olacaktır.

Eğlence ve Kültür Hizmetleri:

Bilimsel ya da entelektüel emek gibi, kültür ve eğlence hizmetleri alanında harcanan emek de uzun yıllardan beri depolanabilme özelliğine sahiptir. Ancak, depolanma konusuna gelmeden önce. bu alanda harcanan emeğin hangi koşullar altında üretken, hangilerinde üretken olmayan emek kategorisine gireceğinin analiz etmekte yarar vardır.

Bu özgün alan için Marx, şarkıcı örneğini vermekte ve "Söylediği şarkıyı kendi hesabına satan bir şarkıcı üretken olmayan emek kategorisine girer. Ama, aynı şarkıcı bir başkası hesabına şarkı söylüyor ve ona para kazandırıyor ise üretken bir emek harcamış olur, çünkü artık o sermaye üretmektedir."(bAnrx. 1975a,401). Kültürel çalışmanın nasıl meta biçimine dönüştürüldüğünü örneklemek açısından kamu flarmoni orkestraları da örnek olarak kullanılabilir. Eğer tüm orkestra üyelerinin ücretlerinin devlet tarafından ödendiği varsayılacak olursa, bu kişilerin, söz konusu hizmetin topluma düşük bir bedel karşılığı da olsa verilmekte olduğu bu koşullar altında kullanım değeri ürettiği kabul edilir. Eğer bu lıi/.met. özel bir firmaya verilecek olursa, orkestra üyeleri, ücret adı altındaki kendi emek güçlerinin değeri ile, ürettikleri hizmet ürününün değeri arasındaki irrasyonal ilişki üzerinden bu şirket için sermaye üretmeye başlarlar. Çünkü değer yaratan bir güç olarak, orkestra üyelerinin emeğinin ölçülebilir bir değeri yoktur, bu emeğin değeri, ortaya konan ürünün kendisidir. Burada kapitalist, emekçiye, emek ürününün toplam değerini ödemek yerine ona sadece emek gücünün fiyatını ödemek suretiyle emek tarafından yaratılan değer toplamının bir bölümüne el koyar. Bu iki farklı durumdan birincisinde. orkestra üyelerinin kapitalist açısından üretken olmayan emek. ikincisinde ise üretken olan emek kategorisine gireceği açıktır.

Öte yandan, hizmet emeğinin depolanması konusunda Marx genel olarak şu tespiti yapar: "Emek ya da etkinliğin belli biçimlerinden ortaya çıkan belli hizmetler ya da kullanım değerleri metalar içinde cisimledir." (Marx,- 1975a,405). Depolamanın, bir kullanım değerinin tüketilmesinde vazgeçilmez bir yol olduğu sinema endüstrisi hizmet emeğinin depolanmasının ilk tarihsel örneklerinden biri konumundadır. Bugün, kaset, CD ve kitaplar da dahil olmak üzere, piyasada ticareti yapılan kültür ve eğlence alanıyla bağlantıh bütün ürünler, hizmet emeğinin maddi biçimleri ve bu emeği depolayarak saklama, çoğaltma ve satmanın araçlarıdır. Bu ürünlerin temsil ettiği değerler, şirketler tarafından istihdam edilen ve ücrcdcri sermayeden ödenen üretken hizmet emekçileri tarafından harcanan emek gücünün ürünleridir. Bu tip durumlarda iki farklı emek gücünün aynı üründe biraraya geldiği görülür: CD'leri, kitapları ya da kasetleri üreten kol emeği ve bu elle tutulabilir metalarda cisimleşmiş hizmetlerin üretimi için harcanmış hizmet emeği. Ancak, kol emeği ile üretilmiş dokunulabilir ürünler ikinci sürece, her biri bir değer ifade eden metalar biçiminde girerken, hizmet emeği, aynı sürece değer yaratan emek gücü ya da değer deposu biçiminde dahil olur. CD, kitap ya da kaset formundaki dokunulabilir araçlar daha önceden metalaştıkları için ikinci üretime girerken zaten belli birer değer taşıyıcısı konumundadırlar. Bu araçlar, bu nedenle, sanayi kapitalistinin emrindeki hammadde ile aynı konumdadır. Ve yine bu nedenle söz konusu bu metalar ikinci sürecin sonunda ortaya çıkan ürüne, kendilerinden kaybettiklerinden daha fazla miktarda bir değer ya da artı değer ekleyemezler.

Bu hizmetler, gerçekten gerekli olmaları ya da sadece gerekli imiş gibi görünmelerinden bağımsız olarak tıpkı diğer metalar gibi satın alınabilir. Askerler, doktorlar, hukukçular ya da insanları memnun eden diğer bazı hizmetler bu kategoride sayılabilir (Marx.l975a,405). Gerçekten de özel bir güvenlik işçisi ile resmi bir polis memurunun görevleri arasında dikkate değer bir farklılık söz konusu değildir. Toplumun içinde yaşadığı sosyo ekonomik düzen, insanların hiç bir zaman bir ihtiyaç olarak hissetmedikleri halde yine de kullandıkları ve bunu yaparken farkında olmadıkları bir takım hizmetleri gerekli kılabilir. Bu nedenle, üretken olan ve olmayan emek kategorilerinin açıklanmasında sadece ürünün yararlılığına vurgu yapan referanslar genelde bu boyutu göz ardı ederler.

Eğitim Hizmetleri

Kapitalist bir toplumda, maddi olsun ya da olmasın bir ürünü satın almanın iki yolu vardır: Doğrudan üreticinin kendisinden ya da piyasadan satın almak. Bir alıcı, yalnızca ürünün ihtiva ettiği kullanım değeri ile ilgilenir ve bunun içindir ki öncelikle bu iki tip satın alma arasındaki ürün kalitesi ve fiyatta olabilecek farkları karşılaştırır. Pek çok üründe olduğu gibi eğitim hizmetlerinde de hizmeti doğrudan bir öğretmenin kendisinden almak, piyasadan almaktan daha pahalı olabilir. Bu hizmetin üreticisi, yani öğretmen açısından verilen hizmetin kalitesi her iki durumda da aynı olabilir, fakat bu iki tip hizmetin satımında kendisine yapılan ödemede ücret ya da gelirden, ya da sermayeden ödeme biçiminde iki farklı yol izlenecektir. Bu öğretmenin ücreti, başka bir ücret ya da gelirle ödeniyorsa bu durumda bu eğitimci bir aru değer ya da sermaye üretmez, çünkü bu. hizmeti satın alan için gelirden bir harcama, varlıkta bir azalma yani bir tüketimdir. Öğretmenin ücretinin sermaye tarafından ödenmesi halinde ise bu kişi, ücret mantığı ile kendi ürününün değeri arasındaki irrasyonel ilişki dolayısıyla hem sermaye tüketen hem de sermaye üreten bir konumdadır. Aşağıdaki alıntıdan görüyoruz ki Marx'a göre de eğitim alanında sarf edilen emek, hizmetin verildiği koşullara bağlı olarak üretken emek kategorisine girmektedir: "Üretken emek öyle bir emektir ki meta üreten ya da doğrudan doğruya emek gücünün kendisini eğiten, geliştiren, tamir eden ya da onu yeniden üreten bir emektir." (Marx. 1975a, 172).

Diğer yandan, eğitim hizmetleri geleneksel olarak devletler tarafından ve normal koşullarda bu tür emeğin üretken olmayan emek olarak kabul edildiği koşullar altında verilmektedir. Savran ve Tonak da refah rejimi koşullarında hizmetlerin esas olarak üretken olmadığını ve: "toplumun üyelerinin biyolojik ve toplumsal yeniden üretimleri ile sosyo ekonomik oluşumun kendisini sağlamak için verilen hizmetler olmaları dolayısıyla" metodolojik olarak devletler tarafından verildiğini belirtmektedirler (Savran ve Tonak.1999, 121). Kamusal eğitimin kapitalistler açısından bu özelliği Hizmet Ticareti Genel Anlaşması, GATS1 altındaki eğitim hizmetleri üzerinde yoğunlaşan tartışmaları da doğrular niteliktedir. Larsen, Martin ve Morris de DTÖ üyelerinin, eğitim hizmetleri müzakerelerinde hizmet emeğinin dolaşımı ile ilgili olan mod 3 ve mod 4'e görece daha fazla kısıtlama getirdiklerini belirtmektedirler (Larsen ve arkadaşları,2002, 861). Eğitim hizmetleri, GATS müzakerelerinde, hükümetler açısından en yoğun baskı altında olunan çatışmalı sektörlerin başında gelmektedir. Bu süreçte, hükümetlerin iki ayrı yönde gelişen baskılara maruz kaldığı söylenebilir: Bir yandan özel eğitim şirketleri ile onların uzantılarının eğitimin GATS kapsamına alınması ve bu alanda olabildiğince liberal davranılması için uyguladıkları baskılar; diğer yandan ise eğitim alanında üretim yapmayan sermaye gruplarının emek gücünün sermayeye hiç bir maliyet yüklemeksizin yeniden üretiminin devlet tarafından yerine getirilmesini sağlamak amacıyla uyguladığı baskılar. Bu çıkar çatışmasında bir orta yol bulma amacıyla şimdilik bulunan çare ise DTÖ üye devletlerinin ilk ve orta okul eğitiminde liberalizasyona görece daha fazla kısıtlama getirmesi olmuştur (Larsen, K.; Martin, P. John; Morris, R.: 861, 2002).

GATS müzakerelerinde Mod 3 ve Mod 4 üzerindeki uzlaşmazlık, daha önce de belirttiğimiz gibi, esas olarak hizmet emekçilerinin serbest dolaşımı konusunda çıkan çatışmadan kaynaklanmaktadır. Bu hususta Marx, mal ihracı ile emek gücü ihracının ihracatı yapan ülke açısından aynı şey olmadığını, zira emek gücünün bir değer deposu olduğunu ve ihraç edilmesi halinde, süreç içerisinde üretebileceği değerlerin emek gücünü ithal eden ülkeye geçeceğini belirtmektedir. Her ne kadar Marx'in, ülkelerin mal ihraç ettiği gibi hizmet ihraç edemeyeceği yönündeki görüşü bugünün gerçekliğine uymuyor olsa da yine de hizmet emeğinin uluslararası taşmasını çok iyi bir şekilde teorize ettiği bilinmektedir: "Ülkelerin bu tip hizmetleri ihraç edemeyeceği doğrudur; fakat, bu hizmetleri gören işçileri ihraç edebilirler. Bu yüzden Fransa dans hocaları, aşçılar vb.ni, Almanya öğretmenleri ihraç etmektedir. Ancak, dans ayakkabısı ve kitap ihracı ülkeye bir gelir sağlarken, dans hocası ya da eğitimcilerin ihracı ile birlikte bu emekçilerin üreteceği değerler de ihraç edilmiş o/nr"(Marx, 1975, 166). Gerçekten de bugün, Hindistan gibi bazı ülkeler yüksek nitelikli emekçilerini ucuz ve kalifiye işçi statüsünde gelişmiş ülkelere ihraç etmektedirler.

Artan rekabetin sonucu olarak ortaya çıkan son dönemdeki gelişmeler devletlerin kendisinin de bir piyasa oyuncusu gibi hareket edebileceğini ve üretken emek üzerinden sermaye birikimi sağlayabileceğini göstermektedir. Örneğin, Türk hükümeti geleneksel olarak devlet tarafından verilmekte olan hizmetlerin, serbest ticaret üzerindeki bütün rekabet karşıtı engelleri kaldırmayı amaçlayan yeni bir yasa çıkarmıştır. Bu yasaya göre, merkezi otorite yalnızca eğitim hizmetlerini değil, bütün kamu hizmetlerini aşağıdaki koşullarla yerel yönetimlere devretmiştir (TBMM: Yasa No: 5227/2004):

  • Hizmetler, halka, yerel yönetimler tarafından ve rekabetçi fiyatlar karşılığında satılacaktır.
  • Hizmet emekçileri, yereldeki devlet otoritesi tarafından performanslarına, toplam kalite normlarına ve verimlilik kriterlerine göre işe alınacak, ücretlendirilecek ve terfi ettirilecektir.
  • Hizmet emekçilerine sağlanmış olan iş güvencesi kaldırılacaktır.
  • Yerel yönetimler, bu hizmetleri taşerona verme ya da özelleştirme yetkisine sahiptir

Bu eğilimleri doğrulayan başka bazı argümanlar da vardır. Bazı yazarlara göre, artan iş yoğunluğu ve esneklik ve güvencesizlik devlette çalışan hizmet emekçilerinin çalışma koşullarını giderek ağırlaştırmaktadır ve sivil hizmetlerde çalışanlar, öğretmenler ve sosyal işçiler gitgide proleterleştirilmektedir (Carter,1997, 66). Fairbrother, mauel olmayan kamu işlerinin yapısal olarak yeniden tanımlanmakta olduğunun ve sermaye birikiminin yol açtığı karmaşık sosyal düzenlemeler dolayısıyla bu işin artan bir şekilde proleter tarzı çalışmanın özelliklerini almaya başladığını belirtmektedir. (Carter, 1997,66). Oysa Carchedi'ye göre, kamu istihdamının pek çok alanında işin amacı, sermaye birikimi değil, ihtiyacın karşılanmasıdır (Carchedi'den aktaran Carter. 1997,77). Carter'a göre de devlet sektöründeki çelişki, ücretli emeğin kullanım değeri üretiyor olması değil, değişim değeri ve iş ilişkisinin olmayışıdır (Carter, 1997,77). Carter tarafından ileri sürülen bu tezin giderek bir değişim içerisinde olması dolayısıyla devlet sektöründeki bu çelişkinin de giderek kaybolduğu savunulabilir.

Yukarıda bahsi geçen koşullardan hareketle, temel amacın, hizmet alanlarındaki kapitalist gelişmeye paralel olarak devletin yeniden yapılandırılması olduğu da düşünülebilir. Bu süreçte devletler her ne kadar doğrudan sermaye birikimi amaçlamasalar da tipik olarak kapitalist üretimi temsil eden bu koşullar, devletlerin de, yine iki sınıftan yalnızca birine, örneğin sermaye sınıfına aktarmak üzere sermaye birikimi gerçekleştirebileceği koşullar olma eğilimindedir. Bu değişimin geri planındaki itici güç ile ügili olarak, birden fazla sayıda faktörün bir araya geldiği öngörülebilir. Hizmet emekçileri genelde iyi eğitimli, daha yüksek ücretli ve ortalama emeğin üzerinde niteliklere sahip olan işçi sınıfına girer (Marx, 1975c,298). İster gelişmiş ister gelişmekte olan ülkelerde olsun pek çok hizmet emekçisi, iş güvencesi, ücret, sağlık sigortası, emeklilik hakları ve diğer konularda özel sektördeki kol emekçilerine oranla daha iyi koşullar altında istihdam edilmektedirler (EİRO: 1998). Sosyal refah rejimlerinde kökleşmiş bu pratik, devlet okullarında süregelen ve piyasa için daha fazla sayıda işçi yetiştirmeyi amaçlayan yoğun eğitim sürecini getirmiş sonuçta da yıllardır, piyasalarda hizmet emeğinin yeterli sayıda bulunamaması gibi bir sonuca yol açmıştır. Gerçekten de devletler hizmet emekçilerinin önemli bir bölümünü piyasadan çektiği için özel sektörde çalışan hizmet emekçilerinin işverenle pazarlık konumlan güçlenmiştir. Kamudaki hizmet emeği istihdamının büyüklüğü 70'li yılların sonlarına kadar gözle görülür derecedeki yüksek düzeyini korumuştur . Biraz daha somutlaştırmak açısından, bugün hizmet sektörünün öncü ülkesi konumunda olan ABD'nin 70'lerin sonlarındaki görünümüne bir göz atmakta yarar var. Bu tarihte ABD'de kamu hizmetlerinde çalışanların toplam istihdam içindeki oranı, hizmet alanında ciddi düzeyde gelişmiş bir özel sektörün varlığına rağmen %16'ydı (Bell, 1973,132). Bu anlamda, devletler hizmet çalışanlarının önemli bir bölümüne daha iyi koşullar altında iş olanağı sağlamaya devam ettiği müddetçe, bunun doğal sonucu olarak, özel sektörde çalışan hizmet emekçilerinin daha yüksek ücret, kıdem ve emeklilik güvenceleri talep etmeye devam edebilecekleri açıktır. Sonuç olarak, özel hizmet sağlayıcıları tarafından istihdam edilen hizmet emekçilerinin ücretlerinin payı, yarattıkları değere ve kapitalist hizmet sağlayıcıları tarafından el konulan artı değer miktarına oranla yüksek kalacaktır. İşte bu nedenle, kamu hizmetlerindeki süregelen yeniden yapılanmanın, hizmet emekçilerinin pazarlık gücünün geriletilebilmesi için hizmet alanında da bir yedek işgücü ordusu yaratmayı amaçladığı düşünülebilir. Litiler ve Salaman da benzer şekilde, emek gücünün fiyatını düşürmenin iki klasik yolu olduğunu belirtmektedir: devletin ücret artışlarına resmi müdahalede bulunarak kontrol altına alması ve işsizliğin belli bir düzeye yükselmesine göz yumulması. (Littler and Salaman'dan aktaran Strinati, 1990,214). Bu duruma "yedek işgücü ordusu" adı verilmektedir. İkinci olarak, Offe'ye göre, kamudaki emek süreci 1970 ve 80'lcrde hem birikim hem de devlet faaliyetlerinin meşrulaştırılması bakımından, yeni çelişkiler ve politik ayrışmaların kaynağı haline gelmiş bulunmaktadır (Offe'den aktarann Carter, 1997,74).

Carter, devlet yapıları içerisindeki kontrol mekanizmalarının hiyerarşisi ile bazı kamu görevlilerine diğerlerini kontrol etmek üzere verilen rollere de dikkat edilmesi uyansını yapmaktadır. Bu anlamda, Carter, devlete bağlı çalışan işçi sınıfının belirleyici özelliği olan kullanım değeri üretimini tanımlarken hiyerarşi konusunu dikkate almadığı için Fairbrother'ı eleştirmektedir (Carter, 1997,78). Meiksins tarafından ileri sürülen daha ortodox bir yaklaşımda ise. ne türden olursa olsun zihin emeğinin, denetim amaçlı olup olmadığına bakılmaksızın, emek sürecinin kollektif karakterini gizleme amacıyla yaratılan hiyerarşinin diğer emekçilere karşı kullanıldığını savlamaktadır (Meiksins'den aktaran Carter, 1997,55). Carter ve Meiksins'e yanıt olarak, bugün, özellikle de yeni iş organizasyonlarında manuel işçilerin bazılarından bile asıl işlerine ek olarak üretim sürecinde hiyerarşik roller verilmekte olduğunun hatırlanmasında yarar vardır2 . Elbette bu, yönetici emeğinin kapitalist koşullar altındaki ikili doğasını değiştiremez. Bu ikili yapı, sosyal ilişkiler üzerinde etkili olabilir, fakat, bu kategorideki emek ile kapitalist arasındaki aıtı değer üretimine dayalı ilişkinin ekonomik doğasını değiştiremez. Ancak, yine de büyük hissedarlar arasında olan şirket yöneticileri ile ücretleri sermaye tarafından ödenen ve şirkete ortak olmayan diğer yöneticileri birbirinden ayırmak gerekir (Meiksins'den aktaran Carter: 1995.44).

Belle göre, gelişmiş bir sanayi toplumu için temel sorun "işçi sınıfının ne olduğu" sorusudur. Bell, şu sorularla devam etmekledir: "Tüm yöneticiler işçi midir? Denetçiler ve İdareciler işçi midir? Yüksek ücretli profesörler, mühendisler işçi midir?" (Bell, 1973,148) Bell'in argümanlarının tersine, Serge Mallct de mühendisler ile teknisyenlerin iyi ücret almasalar bile "yeni" işçi sınıfı olarak tanımlanması gerektiğini belirtmektedir. Mailet'in savı, bu grubun mesleki niteliklerinin, gerektiği gibi yani eğitimi alınan alanda kullanılamayacağı için, kaçınılmaz olarak işe yaramaz hale geleceği, alt uzmanlık alanlarına bölüneceği ve rutinleştirileceği şeklindedir. Böylece, mühendisler ve teknisyenler de iyi eğitim almış işçi sınıfı rolüne indirgenecektir (Mallet'den aktaran Bell, 1973,149). Çalışanların artan gelir düzeylerinin, bu kişilerin üretim araçlarının dışında bazı mülkleri edinmesine olanak verdiği doğrudur. Bu olgu, artı değer sömürüsünün bittiği gibi bir yanlış görüngüye yol açabilir. Ancak, daha önce de belirttiğimiz gibi bu tür satın almalar, ücret düzeyinden bağımsız olarak, ücretten yapılan harcamalardır ve sermaye birikimi yaratamaz. Marx'a göre, "Alıcı olarak-yani metanın karşısında paranın temsilcisi olarak - emekçi, kapitalistin yalnızca alıcı olarak ortaya çıktığı yerde, yani paranın ancak bir metaya dönüştürülmesinin söz konusu olduğu yerde, kapitalistle kesinlikle aynı kategoridedir" (Marx, 1975a, 474).

Scace de teknik ve yönetici emeğini, bu emek türleri, sahip oldukları nitelikleri bireysel veya kurumsal hisse sahipleri yararına kullandırdıkları için sermaye sınıfı içersine dâhil etme eğilimindedir (Scace'den aktaran Carter, 1995,47). Ancak bir kez daha hatırlatmakta yarar vardır ki, kapitalist açısından üretken ve üretken olmayan emeği gerektiği gibi ayırt etmede başvurulacak esas belirleyen bu özgün emeğin sermayeden ödenip, ödenmediği; sermaye tüketip, tüketmediği ve sermaye yaratıp; yaratmadığı olmalıdır. Eğer teknik ve yönetici konumundaki emek üretimin koordinasyonunun ötesinde hiyerarşik roller de üstleniyorsa bu onların sınıfsal pozisyonu açısından sorun teşkil eder. Diğerlerinin üretim süreci içindeki koordinasyonunu sağlamaya devam ettikleri sürece, bu kadrolar, sermaye açısından üretken emek olarak kabul edileceklerdir.

Hizmet Emeğinde Verimlilik

Daniel Bell, haklı olarak verimliliği "daha az girdi ile daha çok çıktı üretme sanatı" olarak tanımlamakta; ancak, bunun sadece sanayi toplumuna uygulanabilir olduğunu düşünmektedir (Bell, 1973,126). Buna karşın, hizmetlerde bir verimlilik sıkıntısı olduğu oldukça yaygın bir görüştür. Baumol'un "maliyet hastalığı" adını verdiği hizmetler alanındaki ünlü teorisi pek çok hizmet sektöründe mal üretimindekinden daha yavaş bir verimlilik artışı olduğu varsayımına dayanmaktadır (Baumol'den aktaran Dolvik,2001,19). Bell de, Baumol'un teorisine benzer olarak, basit ve açık olan gerçeğin, mal üretimindeki çıktı büyüme hızının hizmetlerdekine oranla çok daha büyük olduğunu savunmaktadır (Bell, 1973,155). Baumol'un teorisini izleyen Dolvik te orkestra üyelerinin sayısını azaltarak ya da çalma temposunu hızlandırarak bir senfoni orkestrasının performansının arttırılmasının güçlüğünden bahsetmektedir (Dolvik, 2001,19). Her ne kadar bazı hizmetlerde verimliliğin sadece hizmet emekçilerinin kendisine bağlı olmadığı, çünkü hizmet emeğinin insanla makine yerine daha çok insanla insan arasındaki ilişkilere dayalı olduğu kabul edilse de; bu yaklaşımın tüm hizmet kategorilerini kapsayacak biçimde genelleştirilmesi doğru olmayabilir. Her şeyden önce, verimliliğin, karın ana kaynağı olması bakımından, hizmetlerin üretim ve ticaretinde bugün yaşanmakta olan hızlı yükselişi böylesi genelleştirilmiş bir yaklaşım üzerinden açıklayabilmek pek mümkün görünmemektedir. Diğer yandan, hizmetlerde verimliliği arttırmanın başka yolları da olabileceği göz ardı edilmemelidir. Örneğin bir orkestranın verimliliği haftalık veya aylık konser sayısını arttırarak ta yükseltilebilir. Bu, toplam emek arzı aynı kalsa bile, piyasadaki müzisyen emeği arzında bir artış anlamına gelecektir. Bunun gibi, pek çok hizmet sektöründeki emek verimliliği, yüksek teknoloji kullanılarak ya da işçi başına ya da işçi grubu başına düşecek görevlerde çeşitliliğe gitmek suretiyle de arttırılabilir. Eğer, özel bir hizmet sağlayıcı tarafından istihdam edilen bir öğretmenden günlük eğitim verme işine ek olarak ve aynı iş günü içerisinde veliler için psikolojik rehberlik de yapması istenirse, bu öğretmenin verimliliğinin artacağı açıktır. Çünkü "kapitalist, bu öğretmenin emek gücünün kullanılmasını belirli bir süre için satın almıştır ve hu hakkım kullanmada kararlıdır. Hammaddenin ya da üretim aletlerinin israf edilmesi kesinlikle yasaklanmıştır, çünkü, böylece harcanan şey, boşuna harcanan emek demektir, bu emek, üründe yer almaz ya da ürünün değerine dâhil olmaz.(Marx, 1975a, 206-07).

Öğretmen örneğinde, eğitim işçisinden ek olarak psikolojik rehberlik yapması da istenmiştir ve bu emekçi bunu yaparak bir yandan kendi emek gücünün verimliliğini, bir yandan da piyasadaki emek gücü arzını arttırmış olur. Bu, Manc'ın zamana dayalı ücret konusundaki teziyle birebir aynıdır: "Eğer bir insan, 1.5 ya da 2 kişinin işini yaparsa, pazardaki emek gücü arzı aynı kalmakla birlikte, emek arzı artar. Emekçiler arasında böylece yaratılan rekabet, kapitaliste emeğin fiyatını düşürme olanağını sağladığı gibi, bu fiyat düşüşü ona ayrıca emek zamanını daha da uzatma olanağını vermiş olur {Marx, 1975a,548).

Bunun da ötesinde, verimlilik hesaplamaları, özellikle de belli bazı hizmet alanlarındaki verimlilik hesaplarının güvenilirliği oldukça şüphelidir. Eğer öğretmen örneği ile devam edecek olursak, bu üretim sürecinde iki farklı üretim aşaması vardır: birincisi bilginin toplanması ikincisi ise toplanan bilginin aktarılması. Bu üretimin, verimlilik hesaplamasının özünü teşkil eden nihai ürünü ise "eğitilmiş insan"dır. Eğer, bu öğretmenin verimlilik hesaplaması, işyerinde, yani okulda fiilen çalışılan sürelere dayandırılacak olursa, elde edilecek sonuç, bilgi toplamak için harcanan saatleri kapsamayacaktır. Bilginin üretimi olarak ta isimlendirebileceğimiz bu süreç yalnızca geçmişte alman eğitimlerden ibaret değildir, kuşkusuz. Benzer şekilde. tıp doktorları, gazeteciler, müzisyenler ve bazı diğer hizmetler için gerekli emek açısından da emek sürecinin en temel kısmı, bilginin toplanması, pratik ve gözlem yapılması için harcanan saatlerden oluşmaktadır. Bu üretim, yalnızca işyerinde geçen resmi çalışma süreleri ile sınırlı kalamayacağı için tüm bu çabalar, hizmet emeğinin verimlilik hesabında genellikle dikkate alınmamaktadır.

Asıl zorluk ise bir öğretmenin nihai ürünü eğitilmiş insan olduğu için, kendisi bir değer yaratıcısı olan eğitimci emeğinin ürününün değer büyüklüğünün ölçülüp, ölçülemeyeceği sorusunda yatar. Yine biliyoruz ki, öğretmene ödenen ücret, emek ürününün değerine eşit olamaz. Bu olayda emek ürünü, insanın değer yaratma kapasitesinin arttırılmasıdır. Değer yaratma kapasitesinin kendisinin bir değeri olmadığına ve bu değer, ancak ve ancak emek ürününde somutlaşacağına göre bu kapasitede, yani değer yaratma gücünde sağlanacak bir artışın da ölçülebilir bir değere sahip olamayacağı açıktır. Burada karşımıza başka bir irrasyonalite çıkar ki o da, eğitimci emeğinin hem kendisinin hem de ürününün (eğitim alan insan, yani potansiyel değer yaratıcısı) bir değer taşıyıcısı değil, değer yaratıcısı olmasına karşın kapitalist üretim koşullarında her ikisinin de metalaştırılmış olmaları ve sanki bir değer taşıyorlarmışçasına fiyatlandırılmalarıdır. Bu "soyut meta" ya da "insana verilmiş eğitim", bu özel meta için harcanmış emek zamanına göre piyasada fiyatlandırılır, fakat, bu durum, emek ürünün hala değer taşımayan ama değer yaratan insan emek gücü olduğu gerçeğini değiştirmez.

Öte yandan, bu ürün için harcanmış ücretli emek zamanı nedir: nerede ve ne zaman harcandığından, ücret karşılığı olup olmadığından, sadece işyerinde harcanmış ya da sermaye tarafından ödenip ödenmediğinden bağımsız olarak tüm emek zamanımıdır? Eğer verimlilik hesabı tüm harcanmış emek zamanını dikkate alarak yapılırsa, nihai ürün miktarı ve üretim için harcanan birim zaman aynı kalmak koşuluyla, verimlilik görece düşük çıkacaktır.

Buradan, verimlilik problemi sorununa dönersek, yine biliyoruz ki, hesaplamanın ana belirleyeni, bir birim emek zamanında bir emekçi tarafından eğitilen insan sayısı olmak zorundadır. Sonuç olarak, kol emeğinden farklı bir şekilde bazı hizmet emeği türlerinin verimlilik hesaplamasında aslında iki tür problem vardır: birincisi, Marxist değer teorisine göre insanın değer yaratma kapasitesine eklenen bir nitelik şeklinde açıklayabileceğimiz gerçek nihai ürün büyüklüğünün ölçülmesi mümkün değildir, çünkü, değer üreticisinin kendi değeri olmadığı için, emek gücü kapasitesini arttıran niteliğin de değeri yoktur, bu değer, ancak eğitim alan insanın emek ürününde cisimleşecek ve bu ürüne girmiş olan insan emeği, öğretmenin emeğini de kapsayacaktır. Bu bağlamda, eğitimci emeği, Marx'ın "emek süreci toplumsal bir süreçtir" vurgusunu belki de en fazla doğrulayan pratiktir.

Eğer eğitim, sağlık, sosyal hizmetler vb alanlar için yayınlanan verimlilik oranları doğru gibi kabul edilecek olursa, kapitalizmin kendi mantık silsilesi çerçevesinde kalmak koşuluyla, düşük verimlilik oranları kısmen, bu hizmetlerin hala devlet veya belediyeler tarafından kar amacı güdülmeksizin verilmekte olmasıyla açıklanabilir. Kuşkusuz kar miktarı ve verimlilik hesabı arasındaki doğrusal bir ilişkiden söz edebilmek için belli şartların gerçekleşmiş olması gerekir. Ancak, kar amacıyla faaliyet göstermeyen bir kurumun birim emek gücünün birim zamanda ne kadar çıktı üretebileceği gibi bir kaygısının bulunmaması doğaldır. Gerçekten de bir taraftan kamu tarafından verilen hizmetler bir taraftan da kamu, özel sektör ortaklığı üzerinden yürütülen ikili sistemlerde verimlilik kaybı söz konusu olabilir. Öğrenci, hasta ya da genel olarak yurttaşların önemli bir çoğunluğunun devlet okulları veya kamu hastanelerinden yararlandığı gerçeği göz önüne alındığında özel sektörün aynı hizmetleri sağlamak için potansiyel olarak gördüğü "müşteri" sayısı sınırlı kalmaktadır. Bu "müşteriler", aynı zamanda, kapitalistler için nihai hizmet ürünlerinin potansiyel taşıyıcısıdırlar. Özellikle, üretildiği anda tüketime konu olan hizmet türlerinde bu potansiyel taşıyıcılar yani müşterilerin sayısı az olduğu halde hizmeti sunanların sayısının gereğinden (ortalama emek zamanı) çok olduğu durumlarda, hem kamuda hem de özel sektörde verimlilik oranlarının düşük çıkması gibi bir sonuç söz konusu olabilir.

Ancak unutulmamalıdır ki, devletlerin bu alandaki rolü giderek kapitalist üretim ilişkisine dönüştürülmektedir. Bu nedenle, söz konusu bu hizmet alanlarındaki verimlilik sorununun aşılmaya başlandığını öngörmek olasıdır.

Son Söz

Bu çalışmada hizmet emeği ve Marxist değer teorisi arasındaki ilişki incelenmiş, ayrıca, hizmet sektörlerinde üretken olan ve olmayan emek kategorileri ile hizmet emeğinde verimlilik konuları analiz edilmeye çalışılmıştır. Çalışma dört ana bölümden oluşmuştur: Meta, değerin farklı biçimleri ve genelde emek süreci; sermaye açısından üretken olan ve olmayan emek arasındaki fark; farklı hizmet sektörlerinde ve değişik koşullar altında harcanan emek; ve son olarak hizmet emeğinde verimlilik.

Çalışmanın ana tezi, bazı hizmet emeği türlerinin artı değer yarattığı ve bu nedenle üretken emek başlığı altında kategorize edilmesi gerektiğidir. Üretken hizmet emeği, tıpkı tüm diğer üretken emek türleri gibi kendisi bir değer taşımamakla birlikte, değer yaratabilmektedir. Bu tür emek ücretlendirildiği zaman, ortaya akıldışı bir manzara çıkmakta ve aslında, emekçiye, kendi ürününün, yani kendisi tarafından yaratılan değerin belli bir parçasının ötesinde bir şey verilmemiş olmaktadır.

Marx'ın yazılı eserlerindeki bulgular, çeşitli hizmet emeği türlerinin kapitalistler açısından üretken olarak kabul edildiğini, emekçinin emek gücünü harcadığı koşullara bağlı olarak bu emek türlerinin sermaye ürettiğini ortaya koymaktadır. Diğer bazı emek türlerinin kapitalist için neden üretken sayılmadığı konusunu açıklamak amacıyla yukarıda finansal ve ticari hizmetler ayrıca detaylandırılmıştır. Finans ve tüccar emeği konusunda aktarılan bir dizi pratik örneğe, Marx'ın "sadece sermaye tüketen ve sermaye üreten emek üretkendir" şeklindeki tezini destekleme amacıyla çalışmada yer verilmiştir. Hizmet emeğinin genelde değer yaratmadığı biçimindeki tezlere verilecek yanıtlarda gelişmiş kapitalist devletlerin dış ticaret verilerine de başvurulabilir. Bugün, ABD vb. gibi öyle ülkeler vardır ki hizmetler tek başına yurt içi hâsılanın ve toplam ihracatın önemli kısmını oluşturmaktadır (STI Working Paper: 2005/3). Gerçekten de Bell, bir sanayi toplumunun sadece mal üreten bir toplum olarak tanımlanması halinde ABD'nin artık bir sanayi toplumu olarak tanımlanmasının mümkün olmadığını belirtmektedir (Bell, 1973,133). Buna göre, hizmet emeğinin değer yaratmadığı tezi karşısında, günümüzde hizmetlerin liberalizasyonunun öncüsü konumunda olan ABD'nin değer taşıyan mallar karşılığında hiç bir değeri olmayan hizmetler ihraç ettiği gibi bir sav geliştirilmek zorundadır. Bir sonraki soru ise "ABD'deki zenginliğin kaynağının ne olduğu?" biçiminde olmak zorundadır ki tek başına bu soru bile bizi, hizmet alanlarının pek çoğunda değer üretildiği gerçeğine yaklaştıracaktır.

İstisnasız tüm hizmet emekçilerinin değer yarattığını ileri sürmek de, değerin bir kısmının piyasa ya da ticaret aşamasında yaratıldığını ileri sürmekle aynıdır. Böyle bir iddia karşısında, aynı ürünü üreten iki kapitalistin ürünlerini satışta, birinin aracı tüccar kullanması diğerinin ise doğrudan kendisinin satması halinde piyasa fiyatının her iki ürün için nasıl olup ta aynı kaldığı sorusunun yanıtlanabilmesi mümkün değildir.

Hizmet emeğinde verimlilik sorununun boyutlarını analiz etme amacıyla çalışmaya bu başlık altında bir bölüm daha eklenmiştir. Bu bölümdeki analizler, belli bazı hizmet alanlarında verimlilik hesaplanırken iki temel sorunun ortaya çıktığım göstermektedir. Birincisi, değer yaratma kapasitesindeki bir gelişme olarak ifade edilebilen bir nihai ürün miktarının ölçülmesi ve ikincisi, bu gelişmenin sağlanmasında vazgeçilmez olan işyerinin dışında harcanan ücretsiz emek sürelerinin verimlilik hesaplamasına dâhil edilmeyişidir.

Bir diğer boyut da, pek çok maddi ürünün para- sermayeye dönüştürülmesinde ikinci bir üretim aşamasının sürece dahil edilmesidir. İşte bu ikinci aşama hizmet emeğidir. Örneğin, otomobil maddi bir emek ürünüdür. Otomobil üretimine doğrudan giren mühendislik emeğinin yanı sıra, bu otomobili sürecek insanların yetiştirilmesi de toplumsal emek sürecinin bir parçası olarak görülmelidir. Eğer sürücü eğitimi kapitalist bir işletme tarafından veriliyorsa, bu işletmede ücret karşılığı çalışan eğitimciler sermaye üreten üretken emek kategorisindedirler. Üretimin bu ikinci ayağının, maddi ürüne, yani otomobile bir değer eklemediğinin, fakat, eğitim şirketi için bir artı değer yarattığının altını çizmemiz gerekir.

Burell, emek süreci ve emekçilerin sınıfsal statüsü arasındaki ilişki konusunda, işçi tanımını yalnızca sanayi proletaryasıyla özdeşleştiren anlayışları eleştirmektedir (Burell, 1990, 288-289). Benzer şekilde Bell de, fabrika işçisini proletaryanın sembolü olarak alan görüşleri eleştirmektedir (Bell. 1973.123). Bu noktada, Marx'ın fabrika işçisi ile profesyonel hizmet emeği arasında "işçicilik" üzerine bir referansının bulunmaması ya da bu ikisi arasında hiç bir ayrım yapmamış olması bize göre sürpriz değildir, ilana bunun da ötesinde Marx hizmet emeğinden bir dizi örnekler vererek emek sürecinin geri planındaki felsefeyi görünür kılmaya çalışmıştır. Bu bağlamda, insan emeğinin en temel karakteristiğini açıklarken Marx'in başvurduğu o mükemmel benzetmeyi hatırlamada yarar vardır. Bu bölümde Marx, örümceğin işini dokumacıya benzer şekilde gördüğü gibi, arının da peteğini yapmada pek çok mimarı utandırdığını; fakat en kötü mimarı en iyi arıdan ayıran şeyin, mimarın, yapısını gerçekte kurmadan önce, onu imgesinde kurabilmesi olduğunu belirtir. Bu örnek. Marx tarafından şöyle ifade edilmiştir: "Her emek sürecinin sonunda, daha önceden işçinin imgeleminde başlangıç halinde var olan bir sonuç elde ederiz" (Marx, 1975a, 188).

Bu, Marx'ın emek sürecini açıklamada başvurduğu en sade yollardan biridir. Fakat, konumuz açısından daha önemli olan, bunu yaparken örnek olarak fabrika işçisini değil bir mimarı, hizmet emekçisini seçmiş olmasıdır. Hizmet çalışanlarının, işçi sınıfı tanımından dışlanması oldukça yaygın bir eğilimdir. Bu tanıma şekil veren kriter, daha çok, hizmet emeğinin değer yaratmadığı gerekçesine dayandırılmıştır. Bu çalışmanın iki amacı vardır: Birinci amaç üretken olan ve olmayan emek türlerini sağlıklı bir sınıflandırmaya tabi tutarak emek teorisinin kavranmasına yardımcı olmaktır. İkinci amaç ise üretken olan ve olmayan emek ayrımının sadece kapitalist açısından ve birikim sürecini analiz etmek amacıyla yapıldığını göstermektir. "İşçi Sınıfı" kavramı ekonomik olmaktan ziyade sosyolojik bir kavram olduğu için üretken olan ve olmayan emek ayrımının bu tanımla hiç bir ilişkisi bulunmamaktadır. Bu bağlamda, tüm ücretli emeğin işçi sınıfı kapsamında düşünülmesi gerekir. Marx'ın sınıf analizlerinde de böyle bir kategorizasyonun yer almadığı görülür: "Gelir kaynakları, sırasıyla ücret, kâr ve toprak rantı olan, sırf emek gücü sahipleri, sermaye sahipleri ve toprak sahipleri, başka bir deyişle ücretli emekçiler, kapitalistler ve toprak sahipleri, kapitalist üretim tarzına dayanan modem toplumun üç büyük sınıfını oluştururlar"(Marx, 1975c, 870).

Bu tanımdan da anlaşılacağı gibi, "sırf emek gücü sahibi olmak" işçi sınıfı tanımı içerisine dâhil olmanın tek ve temel kriteridir. Marx'ın çalışmaları bütünsel olarak alındığında burada kullanılan "sırf tanımlaması ile, geçimini sağlamak için emek gücünün dışında başka bir varlığa sahip olmayan, ya da üretim araçları üzerinde hak ve mülkiyet sahibi olmayanlar anlaşılmalıdır. Öyleyse, işsizlerden, emeklilere, emek gücü istihdam etmeden kendi nam ve hesabına çalışan sokak satıcılarına kadar, yalnızca emek gücüne sahip olan tüm grupların işçi sınıfı tanımına dâhil edilip, edilemeyeceği sorusu üzerinde daha bir durulması gerekiyor.

KAYNAKÇA:

Daniel , B( 1973)The Coming of Post-industrial Society: A Venture in Social Forecasting, Basic Books, New York.

Burell, G(1990) "Fragmented Labours" (cd: D.Knights ve H. Willmott), Labour Process Theory, The Macmillan Pres Ltd. London.

Carter, B.,(1997) "Restructuring State Employment: Labour and Non-Labour in the Capitalist State". Capital & Class, cilt 63.

Dolvik, J.E., (2001) "Determinants of Service Employment: An Overview" SALTSA. No.27. Brussels.

EIRO (1991) "Trade Union Confederation Sets Out Demands for 1998" European Industrial Relations Observatory on-line http://www.eiro.eurofound.eu.int/1998/01/inbrief/gr9801151n.html

Ercan, F (2005) "Değer Teorisi". (ed:F.Başkaya), Kavram Sözlüğü , Özgür Üniversite Yayınları.

Fairris I) (1997) "Lean Production and Workplace Health and Safety", (eds: Steve Babson and Huberto Juarez Nunez, Pucebla ) Enfrentando el Cambio: Obreros del Automovil y Produccion Esbelta en America del Norte, Benemerita Universidad Autonoma de Puebla.

Larsen, K; Martin, P. John; Morris, R.(2002) "Trade in Educational Services: Trends and Emerging

Issues", The World Economy, Trade Policy Research Centre, London.

Marx, K(1975a) Capital, Volume I, International Publishers, New York. 0535-2,1975

Marx, K(1975 b)Capital, Volume II, International Publishers New York.

Marx. K( 1975c) Capital, Volume I IF , International Publishers New York.

Marx, K(1979) Grundrisse: Ekonomi Politiğin Eleştirisi İçin Ön Çalışma, Birikim Yayınları, İstanbul

MESS (2002) "Durumu Tersine Çevirmek", MESS yayınlan. İstanbul.

Mohun, S.(2()(K)) "Productive and Unproductive Labour. A Reply to Houston and Laibman", Review of Radical Political Economics, cilt ?, sayı ?

Savran,S ve Tonak (1999) "Productive and Unproductive Labour: An Attempt at Clarification and Classification", Capital & Class, cilt 68.

STI (2005) "The Service Economy in OECD Countries"  STI Working Paper, www.oecd.org/topic

TBMM (2004) "Kamu Yönetiminin Temel ilkeleri ve Yeniden Yapilandirilmasi Hakkinda Kanun" Yasa No.5227/15.07.2004, http://www.tbmm.gov.tr/kanunlar/k5227.htrnl

Wells, Don(1997) Building Transnational Coordinative Unionism. Queen's University, IRC Yayınları, Ontario.

Dip Notlar:

* Bu çalışma 2005 tarihinde FHW-Berlin İktisat Fakültesi ve Kassel Üniversitesi Sosyal Bilimler Bölümüne "Küreselleşme ve Emek Politikaları" başlıklı uluslar arası bir yüksek lisans programının master tezi olarak teslim edilen İngilizce çalışmanın Türkçe'ye çevrilmiş şeklidir. Orijinal çalışmada yer alan Marks'ın Kapitaller ve Artı Değer Teorileri eserlerinin İngilizce baskılarından yapılmış olan alıntılar zaman darlığı nedeniyle bu çalışmaya Türkçeleriyle değiştirilerek aktarılamamıştır. Bu elde olmayan dil sorunu yüzünden çıkabilecek sorunlarla ilgili sorumluluğu yükleniyorum.


1 GATS: General Agreement on Trade of Services

2 MESS: "Yapmanız gereken şey, zaten sizin değerlerinizi paylaşan kişileri bulmak vc sizin değerlerinizi paylaşmayanları işe almanıza izin vermeyecek mekanizmalar yaratmaktır. Ya da böyle kişileri işe alsanız bile, bu mekanizma, bu kişilerin sizin değerlerinizi paylaşan diğer işçiler tarafından atılmasını sağlayacak bir rol üstlenmelidir. Üretken olmayan işçiler genellikle yönetim tarafından değil, diğer işçi arkadaşları tarafından işten kovulur. " (Kaynak: MESS; 2002)