"Koruma"dan, "Kurtarma"ya Geçiş Sürecinde Doğal Varlıklar: Doğa ve Kültürün Metalaşması

Gaye Yılmaz

KORUMA VE PEYZAJ MİMARLIĞI SEMPOZYUMU /
12-13 Mayıs 2011, Ankara / Bildiriler Kitabı

ÖZET

Doğal ve Kültürel mirasın piyasa mekanizmasına bir yandan teslim bir yandan kurban edildiği günümüzde koruma kavramının kendisinde önemli bir paradigma değişikliğine gidildiği dikkat çekmektedir. Gerek uluslar arası metinlerde gerekse Türkiye'de Hükümet yönetiminin söyleminde gözlemlenen ve aynı vurgularla altı çizilen bu paradigma değişikliği bütün kültürel ve doğal varlıkların metalaşmasının fikri zeminini hazırlaması bakımından eleştirel bir bakış açısıyla mercek altına alınmayı zorunlu hale getirmektedir. Bu değişikliği hedefleyen bir analiz, ustalıkla seçilen ve eskisinin yerine ikame edilen yeni kavramların gerçekliğin toplumsal mücadelelerin gözünden kaçmasına ve dolayısıyla mücadeledeki kararlılığın yalnızca "yasal mevzuat" ile sınırlanmasına hizmet etmesi bakımından da son derece önemlidir. Diğer yandan piyasaya açılmakta olan doğal varlıkların çoğunluğunun bakir kırsal bölgelerde bulunuyor olması, yerelde ortaya çıkabilecek olası muhalefet hareketlerinin dizginlenmesinde başka araçların da kullanılmasını gerektirmektedir. Bu ihtiyaç, paradigma değişikliğine eşlik edecek "halk katılımı", "paydaşlık" vb. bazı kavramsal düzenekleri zorunlu hale getirmektedir.

Anahtar Kelimeler: Doğal varlıklar, Su, Katılım, Koruma, Metalaşma

Giriş

Son yıllarda gerek ülkemizde gerekse dünyadaki diğer ülkelerde daha da hızlanan doğal varlıkların piyasa döngüsüne dâhil edilmesi olgusu kavram ve paradigmalarda gözlemlenen değişikliklerle önemli paralellikler içermektedir. Bu çalışmada söz konusu kavramlardan "koruma" ele alınmakta ve yaşanan kavramsal değişim sermaye birikiminin yapısal ihtiyaçları temelinde analiz edilmektedir. Çalışmanın ilk bölümünde iki paradigma, koruma ve kurtarmanın tarihsel, düşünsel ve pratik kullanımları arasındaki farklılıkların yanı sıra dönüşüm sonrasında kültür ve doğal varlıklarla ilgili ulusal ve uluslar arası kurumlar arasında su yüzüne çıkan ve uzlaşması mümkün olmayan gerilim ve çatışmalara da yer verilmektedir. İkinci bölüm, temiz hava ve su varlıklarının ticarileştirilmesi sürecinin ekonomi-politik arka planına ışık tutmayı amaçlamaktadır. Bu bölümde ayrıca karbon ticareti de ele alınmakta ve temiz havanın metalaşması ile yenilenebilir enerji arasındaki ilişki görünür hale getirilmektedir. Çalışmanın üçüncü bölümü ise metalaşmaya konu olan doğal varlıkların en yoğun olarak bulunduğu kırsal yerelliklerde yeni oluşmaya başlayan muhalif hareketleri dönüştürmeye ve toplumsal muhalefeti sürece içermeye çalışan kapitalist stratejilere ayrılmıştır.

  1. "Koruma" ve "Kurtarma" İkileminde Doğa, Kültürel Varlıklar ve Sivil Katılımcılık

Tarihsel olarak her iki kavramı da asli çalışma konusu olarak ele alan ilk kurum olması ve bugün gelinen noktada doğal varlıkların piyasaya eklemlenmesinde en başat uluslar arası kurum olan Birleşmiş Milletler ile yakın dirsek teması dolayısıyla Uluslar arası Doğa Kurtarma Birliği/IUCN bu bölümde ele alacağımız paradigma değişikliği açısından oldukça çarpıcı bir örnek oluşturmaktadır. IUCN Ekim 1948'de Birleşmiş Milletler'in (BM) himayesi altında önce "Uluslar arası Doğa Koruma Birliği" adıyla kurulmuştur. 1956 yılında adındaki "Koruma" kavramının yerini "Kurtarma" (Conservation) kavramı almış; 1990'da ise IUCN kısaltmasını kullanmaya devam etmesine karşın adını bu kez de Dünya Kurtarma Birliği olarak değiştirmiş; fakat 2008 yılında tekrar bir önceki adına (IUCN) dönüş yapmıştır (IUCN, 2011). (http://www.iucn.org/about/ ). Güçlü bir bilimsel alt yapıya sahip olmasının yanı sıra farklı kurumlar arasında köprüler kurmada son derece nüfuzlu olduğu belirtilmekte ve hukukçularla bilim insanlarını, uzmanlarla sistem analistlerini, çiftçilerle politikacıları, STK'larla hükümetleri ve Kuzey ile Güney'de faaliyet gösteren doğa kurtarma grupları arasında bağlar kurduğu (Christoffersen, 1997, s.60)  belirtilmektedir. Örgütün BM'e yakınlığının derecesi ise yalnızca BM'in IUCN'nin kuruluşundaki himayeci konumu ile sınırlı değildir. BM, kuruluşundan itibaren IUCN'den bilimsel çalışmalar yapmasını istemiş, ayrıca örneğin BM-Çevre Programı UNEP'in kurulması önerisi ilk kez IUCN'den gelmiş; ya da UNESCO'nun Çevre ve Kalkınma başlıklı raporunun (1972) bütün teknik hazırlıkları IUCN tarafından yapılmış; sulak alanlarla ilgili BM-Ramsar Sözleşmesi (1975) süreci bütünüyle IUCN tarafından yönetilmiş ve Yeryüzüne Bakım başlıklı rapor UNEP, WWF ve IUCN tarafından ortaklaşa hazırlanmıştır (Christoffersen, 1997, s.60, 61). Sürdürülebilir Kalkınma kavramını da ilk kez kullanan ve literatüre girmesini sağlayan IUCN, BM- Çevre ve Kalkınma Konferansı (1992) nın da en başat aktörleri arasındadır (Christoffersen, 1997, s.63),

Yukarıdaki aktarımların tamamı ilk bakışta masum, hatta yapılması gereken işler olarak görülebilir. Ancak bu çabaların geri planına bakıldığında hem korumadan kurtarmaya geçişin izlerini sürmek hem de doğa ve tarihin piyasaya eklemlenmesinin alt yapı hazırlığını görmek mümkündür. Söz konusu bu çabaların gerçek fakat gizlenen hedefi ele verdiği ilk durum konferans ve rapor başlıklarında aranmalıdır. Örneğin tek başına "sürdürülebilir kalkınma" kavramı bile derinlemesine analiz edilmeye muhtaçtır. Bu kavramda iddia edilen şey kalkınmanın, ya da başka bir ifadeyle şirketler için sermaye birikiminin mutlaka doğa tahribatını gerektirmeyeceği, doğanın tahrip edilmeden de iktisadi mekanizmaların içine çekilebileceğidir. Benzer şekilde "Çevre ve Kalkınma" başlıklı konferanslar ya da raporlar da doğal varlıkların piyasaya açılmasının öncülleri olarak görülebilir. Nitekim IUCN de, adında yer alan doğa, kurtarma vb. ortak kabul görmüş kavramlara rağmen raporlarında tamamen ticarileşme stratejilerini tartışmaktadır. Örneğin IUCN korunan alanlardan (KA) fayda sağlayanların da bu alanların bakımı için adil katkıda bulunmalarının sağlanması;  uygulama olanaklarını genişleten bir finansal ve ekonomik çerçevenin oluşturulması; pazar, fiyat ve politikada KA'lara zarar veren veya KA finansmanına engel teşkil eden çarpıklıkların giderilmesinden söz etmektedir (Emerton, Bishop, Thomas, 2010). Örgütün tek amacının doğal varlıkların birer piyasa malı gibi alınıp satılmasını sağlamak olduğu "finansal araç ve mekanizmaları kullanmak için kapasite oluşturulmasının ve bunların genel kabul görmesinin sağlanması, finansal analiz ve mekanizmaların KA planlama süreçlerine dahil edilmesi" (Emerton, Bishop, Thomas, 2010) gibi öncelikli hedeflerden de anlaşılmaktadır.

Bu bağlamda Örgütün çevreci görüntüsü ile piyasacı pratiği arasındaki çatışma, korumadan kurtarmaya uzanan paradigma değişikliğinin arka planına ışık tutmaktadır. Gerçekten de bir doğal varlığın aynı anda hem piyasa mekanizmasına terk edilmesi hem de orijinal, coğrafi ve tarihi özellikleriyle birlikte yerinde korunabilmesi mümkün değildir. Böyle bir durumda söz konusu kültürel mirasın tıpkı Allianoi ve Hasankeyf örneklerinde de görüldüğü gibi "kurtarılması" tartışılmaya başlanacak, sonuç olarak da ya tarihi kentler sulara gömülecek, ya farklı lokasyonlara taşınmaları gündeme gelecek ya da akarsular talan edilirken mesele tek başına "can suyu" tartışmasına indirgenerek akarsuların sadece sınırlı bir bölümü "kurtarılmış" olacaktır.      

IUCN'nin Türkiye'deki ortakları, ilişkileri ve pratikleri de çarpıcı örnekler arasındadır. Örgütün Türkiye'de dört ortağı bulunmaktadır: Doğa Derneği, Doğal Hayatı Koruma Vakfı (WWF),  TEMA ve Türkiye Tabiatını Koruma Derneği (IUCN, 2010). Bu STK'lardan örneğin WWF, Unilever vb. çok uluslu şirketlerle projeler yürütmekte ve stratejik ortaklıklar kurmaktadır (Unilever, 2009, s.19). Finansörleri arasında Garanti Bankası, Coca-Cola, Siemens, Unilever, Microsoft ve Eti-Burçak gibi devasa şirketlerin bulunduğu WWF bu şirketlerle birlikte başta damla sulama olmak üzere tarımda verimli ve akılcı sulama yöntemleri ve sürdürülebilir kalkınma üzerine eğitimler düzenlemektedir (WWF, 2011).   Benzer şekilde Doğa Derneği de şirketlerle son derece yakın bir işbirliği içersindedir. Bu Dernek, kurduğu bir ticari işletme üzerinden hem IUCN (IUCN 2008), hem Çevre ve Orman Bakanlığı (Doğa Derneği, 2008; Çevre ve Orman Bakanlığı, 2010) hem de TÜSİAD (Çevre ve Orman Bakanlığı, 2010) vb. sermaye örgütleri ile birlikte projeler yürütmektedir. TEMA ise Türkiye'nin en büyük şirket ve holdingleri tarafından kurulmuş, yıllardan beri adını özellikle erozyona karşı yürüttüğü kampanyalarla duyurmuş, fakat son dönemde suyun ticarileştirilmesi ve karbon ticareti süreçlerine oldukça aktif olarak dahil olmuş bir STK'dır. TOBB ile birlikte hazırladığı Su Kanunu Tasarısı Taslağında kaynakların "havza yaklaşımı çerçevesinde", ekonomik ihtiyaçlarla ulusal güvenlik gereksinimlerini karşılayabilecek doğrultularda geliştirilmesini savunan TEMA su ekonomisini sağlayacak "sulama, tarımsal üretim ve arazi yönetimi" sistemlerini öngören, içme, kullanma ve sanayi suyu tüketiminde kullanıcılara sorumluluklar getiren ve tüm bu süreçlerde demokratik sivil katılımcılığı gerçekleştiren bir "havza esaslı su yönetimi anlayışı"nın yaşama geçirilmesini talep etmektedir (TEMA, 2011).

Bir Toplum Mühendisliği Projesi olarak Halk Katılımı

"Ben katılırım, sen katılırsın, o katılır, biz katılırız, sizler katılırsınız… onlar kâr eder"1

TEMA'nın Su Kanunu Tasarısı Taslağı'ndan alıntıladığımız son cümlede geçen "demokratik sivil katılımcılık" kavramı bir yandan bu tebliğin konusu olan paradigma bakımından önem arz ederken bir yandan da yukarıda isimleri verilen STK'ların söylem ve pratiğinin neden çatışma içinde olduğunu anlamanın olanaklarını barındırmaktadır. Sivil katılımcılık kavramının temiz havanın ve suyun metalaşması ile ilgili ilk adımların atıldığı yıllara, yani 1970'li yılların ilk yarısına denk düşüyor olması kuşkusuz bir tesadüf değildir. Bu döneme kadar emek süreçlerinde yaşanan çatışmaların dışında yerelden genelde herhangi bir muhalefetle karşılaşmamış olan sermaye sınıfı, temiz su kaynakları ve bunların yanı sıra su kaynaklarını üreten ormanlar ve havzalar gibi daha çok kırsal alanda bulunan doğal varlıkları da piyasa döngüsüne dahil edince yereldeki muhalefeti baskılamak önemli bir ihtiyaç haline gelmiştir. Yıllardır parçası olduğu doğa ile barışık bir şekilde yaşayan halkların bir anda doğadan koparılması, barajlar ve hidro elektrik santraller yüzünden yerinden edilmesi ve geçimlik tarımla uğraşırken hem toprağını hem de suyunu kaybetmesi sonucunda yerelliklerde muhalefetin hızla genişleyeceği ve sertleşeceğini öngörmek şirketler için o kadar da zor olmamıştır.

İlk kez Sherry R. Arnstein tarafından 1969 yılında geliştirilen "Halk katılımı merdiveni"nin detaylarına geçmeden önce katılım kavramının kendi içsel felsefesini irdelemekte yarar vardır. Öncelikle katılımı bir proje olarak ortaya koyan taraf(lar)a bakmak için katılımı kimin önerdiği sorusu önem kazanmaktadır. İkinci soru, katılım projesinin ancak köklü bir değişiklik olduğunda gündeme gelecek olmasıyla ilintilidir. İki soru birleştirildiğinde, karşımıza 'bu katılımı kim(ler), niçin talep ediyor?' sorusu ortaya çıkacaktır. Üçüncü soru, katılanların neye katılmalarının istendiğidir. Bu üç soru yanıtlandığında, halk katılımcılığının her durumda halkın yararına olacağını ileri sürmek pek kolay görünmemektedir. Aksini iddia etmek ise, halkın kendi çıkarlarının bilincinde olmadığını, önerilen değişiklik gerçekte halkın yararına olduğu halde halkın bunu anlayamadığını varsaymaktır. Bu tarz karşı çıkışlar genelde 'katılımı kimin talep ettiği' sorusuna 'halk" cevabını verecek; 'katılımın niçin talep edildiği' sorusunu da 'demokrasi için' diye yanıtlayacaklardır. Bu tersinden okumada asıl hedefin (metalaşma süreçleri) gözlerden gizlenmesi esastır. Örneğin, hidroelektrik santrallerin (HES) "ortak iyi"yi temsil ettiği kabulünden yola çıkılmakta ve yerelde yaşayan paydaşların HES süreçlerine destek vermesi için katılımcılık projeleri uygulanmaktadır. Bu senaryoda adeta doğa kanunu gibi sunulan, tek değişmez parametre göllerin, nehirlerin farklı biçimler altında da olsa ticarileştirilmesidir. Dolayısıyla yerel halka sunulan, biri ticarileşme sürecinin halkın katılımı ve desteği ile; diğeri ise katılım olmaksızın yürütülmesi olmak üzere iki seçenek vardır. HES'ler söz konusu olduğunda katılım projeleri devlet ve şirketler nezdinde akredite olmuş TEMA, Doğa Derneği ya da WWF benzeri STK'lar tarafından yürütülmekte; böylece "katılımı" sağlamak görece daha kolay olmaktadır. Çünkü bu STK'ların sınıfsal aidiyetini teşhis etmek, asıl amaçlarını bilmek bilhassa yerel halklar açısından hiç kolay değildir. Çünkü görüntüde halkla el ele vermiş, aynı amaç için mücadele eden, çevreci, muhalif yapılar vardır.   

Katılım projelerinin adımlarını Arnstein'in "Halk katılımı merdiveni" ne uyguladığımızda ilk adım "Manipülasyon"dur. Bu adımda, yerel halk adına kişiliksiz danışma kurulları oluşturulur, amaç, halkı belli bir konuda eğitilmesi gerektiğine ikna etmektir. Arnstein bu adımda en temel hedefin yoksul halkların kuşatılması olduğunun altını çizmektedir. Çünkü hiç kimseye böyle bir değişikliği gerçekten isteyip istemediği, buna ihtiyaç duyup duymadığı sorulmaz. Birinci adımın sonunda yerel halk istenilen belgeye imzasını koyduğunda, artık bu sürecin halkın katılımıyla inşa edildiğini ilan etmenin zamanı gelmiştir (2006, s.4). İkinci adımda "terapi" vardır. Yoksul ve güçsüz grupların ruh sağlığının yerinde olmadığı ve tedavi edilmeleri gerektiği varsayımından hareketle tıp uzmanlarının fakat özellikle de psikolog ve psikiyatristlerin desteğine başvurulan bu adımda, hastalık olarak tanımlanan durum önerilen değişime muhalefet etmektir. Psikologların görevi açıktır: hastaların önerilen değişime karşı duydukları paranoya ve korkuları ortadan kaldırmak. Üçüncü adım "bilgilendirme"dir. Bu süreç bilginin tek bir kaynaktan ve genellikle oldukça gecikerek aktarıldığı ve değişimi gerçekleştirecek olan tarafların çok önemsediği bir süreçtir. Zira sürece destek vermenin birinci koşulu verilen bilginin doğruluğuna ikna olmaktır (Arnstein, 2006, s.5).  Bir sonraki adımda "istişare" vardır. Tarafların karşılıklı olarak görüşlerini açıklaması olarak özetleyebileceğimiz istişare fiili, halkın görüşlerinin dikkate alınacağı garantisi taşımamaktadır. Dolayısıyla Arnstein bu adımı "vitrin" amaçlı olarak tanımlamaktadır (2006,s.6). Takip eden adım "yatıştırma"dır. Değişimi önerenlerin "göstermelik ödün verme" (tokenism) çabaları hala devam ederken yerel halkın bazı aşamalara etki ettiğini düşünmeye başlaması, böyle hissetmesi amaçlanır (s.7-9). Artık değişime halkın da ortak edilmesinin zamanı gelmiştir, Arnstein bu adıma "ortaklık" adını vermektedir. Toplum değişime büyük ölçüde ikna edilmiş, bu nedenle de oluşturulan planlama, yönetim vb. mekanizmalarda yer almaya başlamıştır (s.10). Yetki devri aşamasına gelindiğinde ise içinde yerel halkın temsilcilerinin de bulunduğu kurullar değişimi yürütmek için yetkiyle donatılırlar. Arnstein bu karma oluşumlarda halkın temsil gücünün göreli daha fazla da olabileceğini belirtmektedir (2006, s.11). Merdivenin son basamağında "yurttaş denetimi" yer almaktadır. Yerel halk kendi yaşamını doğrudan ilgilendiren konuların icrasında söz ve karar sahibi olmak istemektedir; ancak niyet, söylem ve pratik birbirine karıştırılmamalıdır (s.11-12).  

Merdivenin son basamağına gelindiğinde, yerel halk başlangıçta muhalefet ettiği değişime artık katkı verir bir konuma getirilmiş olur. Böylece doğa ve kültürel mirasın talanına bir toplum mühendisliği projesi üzerinden toplumsal meşruiyet kazandırılır. Aslında yerel halktan manipülasyon yoluyla alınan bu onay korumadan kurtarmaya geçişte toplumsal bir muhalefetle karşılaşılmayacağının da habercisidir.

Halk katılımı projesini, uygulayıcıları açısından kolaylaştıran bir diğer kavramsal düzenek ise "paydaşlar" (stakeholders) terimidir. Paydaşlık teorisi ilk kez R. Edward Freeman tarafından formüle edilmiş (1984), değerlerin ticari iş yapmanın ayrılmaz parçası olduğu varsayımından hareket eden ve ayrılıkçı tezleri reddeden bir işletme teorisidir. Teoriye getirilen eleştirilere verilen yanıtlarda "bu teorinin asla şirket ortaklarının çıkarlarına aykırı olmadığı"nın altı çizilmektedir. Kavramın destekçileri ayrıca şirket ortaklarının da paydaşlar içersinde olduğunun unutulmaması gerektiğini belirtmektedir (Freeman, Wicks, Parmar, 2004, s.364, 365). Sorun da tam bununla ilintilidir. Örneğin belli bir kırsallıkta inşa edilmek istenen baraj, hidroelektrik santral ya da kömür/taş ocağı benzeri işletmelere yatırım yapan sermayedarlarla, o kırsallıkta nesillerden beri doğa ile barışık yaşamakta olan ve geçimlik tarım faaliyetiyle yaşamlarını sürdüren yerel halkın bu spesifik yatırım üzerindeki çıkarlarının ortaklaştırılabilmesi mümkün değildir. Bu gerçekliğe karşın, çıkar çatışması içinde olan bu gruplar "paydaşlık" çatısı altında toplandığında var olan durum inkar edilmiş, yapay bir ortaklık tesis edilmiş olur. Bu yapay ortaklıktan kârlı çıkan grubun yerel halk değil, şirket ortakları olacağı gün gibi ortadadır. Çok zor olsa da bunun tersi de söz konusu olabilir, yani bir "paydaşlık" sürecinin sonunda eğer yerel halk doğa bozulmadan, eskiden olduğu gibi yaşamına devam edebiliyorsa, planlanan yatırım engelleniyorsa bu durum da ortaklığın ya da paydaşlığın gerçeği yansıtmadığını, bir çıkar çatışmasının varlığını gösterir, Aslında ısrarla çıkar çatışması olmadığını söylüyor olsalar da teorinin destekçileri de bu durumu çok net cümlelerle ifade etmektedirler:

'Paydaşlar teorisi şirket yöneticilerine kârlılığı arttırmaları için çok daha fazla kaynak ve olanaklar sunar. Bu olanaklar yalnızca parasal değil, yanı sıra şirketin tek amacının kar etmek olmadığını, yanı sıra diğer grupların değerlerinin de şirket için önemli olduğu, zaman içinde diğerlerinin çıkarlarının da iyileştirileceği konusunda geliştirilen söylemlerden oluşmaktadır. Paydaşlık teorisi şirket yöneticilerini daha pragmatik ve çoğulcu bir yaklaşım benimsemeye özendirir ve onlara felsefi, tekleştirici yaklaşımlardan kaçınmalarını önerir.' (Freeman, Wicks, Parmar, 2004, s.365)          

Bu cümlelerden de görüldüğü gibi teorinin amacı, şirketlerin ortaklar dışındaki diğer çıkar gruplarının değerlerini de benimsemesi değil, sadece böyleymiş gibi bir söylemi kendi çıkarları doğrultusunda kullanmalarıdır.

  1. Paradigma Değişikliğinin Ekonomi-Politik Geri Planı 2

Garip bir "rastlantı" mı? Yoksa "yapısal bir ihtiyaç" mı?

Hava Üzerinden Ticaret

1968/ John H. Dales, 1972/ W.David Montgomery sürecin ilk formülasyonu: Karbon kotası ve Ticareti

1990/Clean Air Act: Karbon Ticareti ilk kez politik bir araç!

1997/Kyoto: Karbon ticareti politik süreçlere dahil ediliyor!

Su Üzerinden Ticaret

1992/ BM-Rio ve Dublin Konferansları (su ilk kez meta olarak tanımlanıyor)

1996/ WWC - Dünya Su Konseyi

1997/ WWF - Dünya Su Forumu

Gerek yukarıda yapılan temiz hava ve su varlıklarının ticarileştirilme sürecine dair dönemlendirmenin başlangıcı (1968 ve 1972) gerekse "halk katılımcılığı" kavramının Arnstein tarafından analiz edildiği (1969) zaman dilimi, ekonomi-politik geri plana dair neden tarihsel-materyalist bir çerçevenin zorunlu olduğunu anlamayı kolaylaştırmaktadır. Gerçekten de temiz havanın ticari bir mal olabileceğine ilişkin ilk akademik çalışma 1968 yılında Dr. John H. Dales tarafından yazılan "Kirlilik, Mülkiyet ve Fiyatlar" başlıklı kitapla (EMA, 2011) birlikte gündeme gelmiştir. Benzer şekilde su varlıklarının ticarileştirileceğinin startının da 1972 yılında IWRA-Uluslar arası Su Kaynakları Birliği'nin kuruluşuyla verildiği, IWRA'nın son 40 yıldır yaptığı yayınlarda dillendirdiği politikalardan anlaşılmaktadır (Yılmaz, 2009 s.142). Dolayısıyla dönemin ekonomi-politik analizi kapitalizmin 1960'lı yılların ikinci yarısında içine girdiği kar oranları düşüşünden kaynaklanan derin iktisadi krizi, öncelikle de kriz öncesi dönemi anlamayı gerektirmektedir.

İkinci paylaşım savaşının sonundan başlayıp krizin başladığı tarihe kadar geçen dönem uluslar arası sosyal bilimler literatüründe kapitalizmin altın çağı olarak isimlendirilmektedir.  Gerçekten de sanayi devriminden günümüze kadar kapitalizmin tarihinde emek verimliliğinin bu kadar hızlı arttığı, kar oranlarının bu kadar kesintisiz bir biçimde yükseldiği başka bir dönem yoktur. Ancak bu dönemde karların aşırı yükselmesi genel olarak sermayenin organik bileşiminde bir bozulmaya (yükselme) yol açmış ve genel kar oranının artış hızı 1966 yılından itibaren azalmaya başlamıştır (Altvater, 1981 içinde: Pieper ve Taylor,1996:38). Sermayenin organik bileşimi, sermayeyi oluşturan iki kısmın, üretim araçları kitlesinin ve canlı emeğin maliyetinin birbirine oranıdır. Kar oranları arttıkça üretim araçlarına yatırılan sermaye çok hızlı bir biçimde artar ve üretimde kullanılan ücretli emek miktarı göreli azalır; dolayısıyla da bu denge bozulur ve kar oranları artış hızı yavaşlama eğilimine girer (Marks, 1997 s.221). Krizden çıkışla ilgili olarak ilk tepki üretim araçları kitlesini olabildiğince parçalara bölme ve dünya ölçeğine yayma olarak özetleyebileceğimiz üretken sermayenin uluslararasılaştırılması (taşeronlaşma, değer zincirleri, meta zincirleri, tedarik zincirleri) şeklinde gelmiştir. Krizi ertelemenin ya da organik bileşimdeki yükselmeyi tersine çevirmenin bir diğer yolu ise, kendi organik bileşimleri göreli düşük olan yeni meta üretimlerinin birikim sürecine dahil edilmesidir. Organik bileşimi en düşük üretimler, doğal olarak rekabetin ve sermaye yatırımlarının henüz en alt düzeyde olduğu yeni metaların üretimleridir. Bu metaların üretimi yeni keşfedilmiş olacağı için söz konusu alana yapılan toplam sermaye yatırım miktarı başlangıçta oldukça düşük düzeylerde seyreder. Bu bağlamda eğitim, ulaşım, enerji, sağlık gibi daha önce kamu hizmeti olarak devlet tarafından verilen hizmetlerin piyasaya açılması, yani metalaşması hem yükselen organik bileşimi seyreltme hem de birikimin yeni artı değer üretimlerinin de eklenmesiyle birlikte hızlandırılması olanağı vermektedir. Bu "yeni metalar" arasında yalnızca eğitim, sağlık değil doğanın temiz hava, su gibi bileşenleri de yer almaktadır.

Temiz havanın metalaşması, başta Kyoto Prokolü olmak üzere bu konuyla ilintili bütün metinlerde iklim değişikliği olgusu ile ilişkilendirilmektedir. En genelleşmiş tanımıyla İklim Değişikliği, atmosferdeki sera gazları miktarlarındaki hızlı artışlar yüzünden kara ve okyanusların ısılarındaki yükselmeler olarak tanımlanmakta ve çoğunlukla "insan faaliyetleri" ile açıklanmaktadır (National Academies, 2005; Climate Progress, 2006; UN, 1998; vd.). Bu tanımın yer aldığı çalışmalarda dikkat çeken önemli bir tutarsızlık vardır. Öyle ki iklim değişikliği olgusu bir yandan pür "insan faaliyetleri" ile açıklanmaya çalışılırken; diğer yandan da artan sera gazı miktarlarına dair veriler kapitalizm öncesi toplumlardaki düzeylerle karşılaştırılmaktadır. Başka bir deyişle, olgunun tanımında sisteme dair hiçbir vurgu yer almazken, istatistiksel karşılaştırmalar kapitalizm öncesi dönem üzerinden yapılmaktadır. Stern Raporunda soruna anlamlı ve küresel ölçekte bir yanıtın üretilebilmesi için üç politik yol önerilmektedir:

  1. Karbonun vergilendirme, ticaret ve düzenleme üzerinden fiyatlandırılması
  2. Düşük karbonlu teknolojilerin icadı ve kullanımının destekleneceği politikalar
  3. Enerji etkinliğini sınırlayan engellerin ortadan kaldırılması ve toplumların iklim değişikliğine nasıl yanıt üretebilecekleri konusunda eğitilmesi(Stern, 2006).
Sorunun karbon ticareti ile olan ilgisi ise iklim değişikliğinin nasıl önlenebileceğine ilişkin olarak yapılan çalışmaların tamamında ortaklaşılan noktada açığa çıkmaktadır. Bu önermeye göre, iklim değişikliğini önlemenin yolu sera gazı salınımlarının azaltılmasından geçmektedir. Buna karşın atmosferdeki mevcut sera gazı düzeylerinin azaltılabilmesi gerçekte bütün üretim düzeylerinin aşağıya çekilmesini şart koşmasına rağmen, çabalar daha çok bunun üretim düzeyi azaltılmadan nasıl yapılabileceğine odaklanmış bulunmaktadır. Bazı yazarlar (Girling) sera gazlarını azaltma adına yapılan sermaye yatırımları için tahsis edilen karbon kredilerinin gerek gelişmiş gerekse gelişmekte olan ülkelerin sermayeleri için tarihte görülmemiş bir birikim fırsatı sunduğunu belirtmektedir ( 2010, s.6).

Uzun yıllardan beri "çevreci yatırımlar" başlığı altında yürütülen temiz teknolojilerin eskiden kapitalist sınıfın geneli tarafından rağbet görmezken ilginin birdenbire bu kadar artmasının ardında ise birikim yasaları vardır. Gerçekten de "temiz üretim"in, bir ihtiyaç olarak belirmediği, henüz bir piyasasının oluşmadığı ve bu nedenle kendi başına bir kullanım değeri taşımadığı önceki koşullarda bu tarz üretimi benimseyen firmaların farklı saiklerle yapmış olduğu "temiz üretim" yatırımları bu tekil sermayeler açısından sadece birer harcamayı temsil etmekte ve birikim düzeylerini geriletmekteydi. Süreç içersinde oluşturulan kurumlar, yapılan anlaşmalar ve henüz başlangıç aşamasında da olsa artık bir piyasanın kurulmuş olması gelişmiş ülke sermayelerinin az gelişmiş ülkelerdeki "emisyon azaltıcı" üretimlere yaptıkları yatırımların bir artı değerle büyümüş olarak geri dönüşünü olanaklı hale getirmiştir.   

İklim Değişikliği ve sera gazlarının azaltılması bağlamında UNFCCC'ye biçilen misyon, 'tropik yağmur ormanlarının korunması ve atmosferdeki sera gazı (emisyon) oranlarının azaltılması için gerekli finansal çerçevenin kurulması' olarak belirlenmiştir. İlgili çalışmalarda bu hedefe ulaşmak için bugün itibarıyla gereken yatırım miktarının 17 ila 33 milyar $ kadar olduğu; ancak halihazırda bu alana tahsis edilmiş fonların toplamının sadece 4.2 milyar $ olduğu vurgulanmaktadır (GCP, 2009, s.21). Olması gereken ile fiilen olan arasındaki bu büyük fark, karbon piyasasının henüz oluşum aşamasında olduğu yönündeki söylemleri doğrulamaktadır. Diğer yandan söz konusu sisteme eklemlenebilmek için mahsup (offsetting) mekanizmaları oluşturulmuş bulunmaktadır. Buna göre şirketler, neden oldukları karbon düzeylerini azaltmak ya da diğer kirleticilerin kullanmadıkları kredilerini (kirletme hakları) satın almak yerine çeşitlendirilmiş emisyon azaltım kredilerini en ucuz fiyata buldukları pazarlardan, çoğunlukla gelişmekte olan ülke piyasalarından satın alabilmektedirler. Bu "esnek mekanizmaların" en büyüğü Sertifikalandırılmış Emisyon İndirim Kredileri (CER) sistemidir (Girling, 2010, s.6). Çerçeve Sözleşme UNFCCC ise, devletler tarafından onaylanması için çevre hareketleri ve liberal sol akımların yıllardan beri mücadele ettikleri 1997 tarihli Kyoto Protokolünün (KP) öncüllerinden biridir. Devletler ve şirketler üzerinden işleyen bu mekanizmaya göre, erken kapitalistleşen ülkeler ya emisyon azaltım sertifikalarını (CER)  satın alacak ya da doğrudan Temiz Kalkınma Mekanizmaları (CDM) süreçlerinde tanımı yapılmış yeşil projelere yaptıkları yatırımlar üzerinden CER kazanacaklardır (Somasundaram ve Tripathy, 2009). CDM, bizzat Kyoto Protokolü'nün 12. Maddesi altında tanımlanmış olan ve karbon ticaretinin uygulanmasındaki en etkili mekanizmalardan biridir. İklim değişikliği etkilerini azaltacak ulusal ve bölgesel programların uygulanması bütün üye devletlerin Protokol kapsamındaki taahütleri arasında sayılmaktadır. Fakat bu programların tanımına bakıldığında enerjiden, ulaşıma, sanayiden tarıma, ormancılığa ve atık yönetimine kadar hemen hemen bütün sektörlerle ve doğal varlıklarla ilgili olacağı görülmektedir (Kyoto Protocol, 1998, s.9, 11).  

Her ne kadar bugün itibarıyla gelişkin bir karbon piyasasının varlığından söz etmek henüz mümkün değilse de CER sertifikaları tıpkı bir finansal enstrüman gibi menkul kıymet borsalarında işlem görmektedir. CER sertifikası ile ödüllendirilecek projeler ise biyo yakıtla üretim yapılan projelerden, hidro elektrik ve rüzgar santralleri (Somasundaram ve Tripathy, 2009) başta olmak üzere bütün yenilenebilir enerji üretimleri, enerji tasarrufu sağlayan meta üretimleri, kirlilik yaratmayan üretim biçimleri ve ekonomik vasıf kazandırılmış ormanlara, göllere kadar son derece geniş bir yelpazede tanımlanmaktadır. Diğer yandan borsalarda işlem gören CER sertifikalarının değeri de -tıpkı diğer menkul kıymetlerde olduğu gibi- temsil ettikleri çevreci yatırımların yeniden üretimi için ortalama olarak gerekli toplumsal emek zamanına göre belirlenmektedir. Dolayısıyla CER kredilerinin değerlerindeki artış veya düşüşler öncelikle ve doğrudan emek süreçleriyle ilintili olmakla beraber metalaştırılacak doğal varlıklar azaldıkça daha rafine üretim biçimleri (daha fazla canlı ve donmuş emek ilavesi) gerekeceği için uzun vadede CER değerlerinin yükseldiği bir piyasayı bugünden öngörmek yanlış olmayacaktır. 

Kyoto Protokolü uyarınca atmosfere en fazla sera gazı salan ülkelerin -ki bu ülkeler bugün itibarıyla erken kapitalistleşen ülkelerdir- bu sera gazı salımlarını belli bir takvim içersinde ve belirlenmiş oranlar çerçevesinde azaltmaları gerekmektedir. Ancak bu azaltım, üretimin sınırlandırılmasına yol açması dolayısıyla birikim süreçlerini doğrudan etkilemektedir. Bu nedenle EKÜ sermayesi üretimini kısmak yerine atmosferi kirletmenin bedelini ödüyormuş gibi bir görüntü yaratılmakta ve gerçekte herhangi bir ödeme bile söz konusu olmamaktadır.  Zira EKÜ'lerin yarattıkları kirliliğe karşı satın aldığı CER'ler tıpkı bir varlığa yapılmış yatırım gibi yani sermaye payı (hisse senedi) gibi işlem görmektedir. Başka bir deyişle karbon mahsup (off-set) mekanizmaları tekil sermayelerin birikiminden bir eksilme anlamına gelmediği gibi toplam olarak eko-sistem açısından da geri dönüşü mümkün olmayan bir tükenişi beraberinde getirmektedir. Kyoto Protokolü'nde ticaretin iki tarafı için yapılan tanımlamalara göre, taraflardan biri (GKÜ'ler) emisyon azaltım projeleri ve kalkınma hedefleri için fon bulma fırsatı elde ederken; fon vericisi konumunda olan ülkeler (EKÜ'ler) de neden oldukları yüksek emisyon düzeylerini aktardıkları fonlar karşılığında kendilerine tahsis edilen karbon kredileri aracılığı ile azaltma olanağına kavuşmaktadırlar (UN, 1998, s. 11 ve Girling, 2010, s.5). Bu aktarımlarda hiç bahsi geçmeyen bir boyut daha vardır ki o da, EKÜ sermayelerinin elde ettikleri CER'leri hem karbon azaltım yükümlülüklerini yerine getirmede hem de sahip oldukları CER'lere dayalı olarak düzenlenen menkul kıymetlerini vadeli piyasalarda para-sermayeye tahvil etmede kullanabiliyor olmalarıdır. Bir diğer deyişle, sistemin mantığı "kirleten öder" şeklinde kurgulandığı ve lanse edildiği halde, kirleten gerçekte hiçbir ödeme yapmamaktadır.

Aslında doğanın tam anlamıyla tükenişi ile kirlenmenin bedeli ödenmiş kabul edilmektedir. Bu süreçte kirlenmede hiçbir sorumluluğu bulunmayan iki unsur, yenilenebilir enerjiyi ve temiz üretimi sağlayan üretim araçlarını üreten ve kullanan emekçiler ile doğrudan eko-sistemin kendisi tüketilmektedir. Bu iki unsurdan birincisi zenginlik yaratıcı gücünü sermaye sınıfına vermek suretiyle tükenirken, ikincisi de doğanın bütün bileşenlerinin metalaştırılması yoluyla hem de geri dönüşsüz bir biçimde tükenmektedir. Zenginlik yaratan gücünü kapitalistlere sunan emeğin nasıl tüketildiğini anlamak gürece kolay olmakla birlikte yenilenebilir enerji üzerinden doğanın nasıl tüketildiğini anlamak belli düzeyde soyutlama yapmayı zorunlu hale getirmektedir. Öyle ki çevremizde gördüğümüz tek tük ve yalnızca toplumsal ihtiyaçları karşılamak amacıyla kurulmuş rüzgâr santralleri bize ilk bakışta temiz, zararsız bir enerji üretim biçimi gibi görünebilir. Ne zaman ki rüzgâr enerjisi bıraktığı yüksek kar oranıyla genel olarak sermaye açısından cazip bir yatırım haline gelir, işte o zaman yeryüzündeki toprakların çok geniş bir bölümü rüzgârgülleri ile dolar ve ekolojik dengede geri dönüşsüz kayıplar başlar. Benzer bir soyutlamayı solar enerji için de yapmak mümkündür. Pek çok kapitalist güneş enerjisi üretimine başladığında yeryüzü güneş panelleriyle dolacak, toprakların üzeri panellerle örtüleceği için tarımsal üretim gerileyecek, canlı yaşam bitme noktasına gelecek ve küresel ısınma tolere edilemez boyutlara ulaşacaktır. Bu soyutlamalar şimdilik çok uzak ve imkânsız gibi görünse de, tehlike gerçekte o kadar uzak değildir. Bunu görebilmek için Asya ülkelerinde ve kendi coğrafyamızda sayıları kısa süre içinde binlerle ifade edilmeye başlanan HES 'leri düşünmek yeterli olacaktır. Enerji üretim faaliyetinin kamusal olmaktan çıkarılıp sermayeye devredilmesi ve temiz enerji üretimi için küresel bir piyasanın oluşturulması tekil sermayelerin geleneksel sektörlerden çıkarak temiz enerji sektörlerine yoğunlaşmaya başlaması ile sonuçlanmıştır. Bugün, Karadeniz'den Doğu Anadolu'ya, İç Anadolu ve Ege'ye kadar Türkiye'deki bütün nehirlerin yavaş yavaş birer "HES mezarlığı"na dönüşmesinin ardında doğrudan ve yalnızca enerji üretimini değil; yenilenebilir enerji üzerinden karbon ticaretinden pay almanın dayanılmaz cazibesini aramak gerekmektedir. Yukarıda 'doğanın geri dönüşsüz bir biçimde tüketilmesi' ile kast edilen de budur. 

Sistem, öncelikle devletlerarası bir işleyişe sahiptir. Bu bağlamda, BM'in ilgili yapıları tarafından tanımlanmış olan Sera Gazı Kalkınma Hakları (GDR), hem gelişmekte olan ülkelerde insani gelişme düzeylerini yükseltmenin sağlanması hem de küresel ölçekteki emisyon indirimlerinin hızlandırılması iddialarından yola çıkan hesaplamaların ilk adımını oluşturmaktadır. GDR çerçevesi başlangıçta bir "kalkınma eşik değeri" belirlemektedir. Kişi başına düşen yurt içi milli gelirin halkın iklim değişikliği maliyetlerini paylaşabileceği gelirin altında olduğu bir ekonomik kalkınma düzeyi "eşik değer" olarak kabul edilmektedir. GDR, bu eşik değerin altında kalan toplumlar için "kalkınmanın" birinci önceliğe sahip olduğu kabulünden hareketle kişi başı günlük 20 $, yıllık 7.500 $ lık gelir düzeylerini eşik değer olarak kullanmaktadır. Bu gelir düzeyi küresel yoksulluk sınırından yüzde 25 daha yukarıda belirlenmiştir (GCP, 2009, s.52). Kişi başı yurt içi hâsılanın 7500$ ın altında olmasının söz konusu toplumlarda "kalkınmaya" öncelik verilmesi bağlamında ne anlama geldiği açıktır: bu ülkelerde sermaye birikimini hızlandırmak adına çevre ve doğa tahribatı gibi kaygılar görmezden gelinecek, olası muhalefetler engellenecektir. Ardından bütün ülkeler için, eşik değerin altında kalan gelir hariç tutularak küresel iklim değişikliği yüküne yaptıkları katkılar hesaplanmakta ve bu aşamaya "kapasite ve sorumlulukların hesaplanması" adı verilmektedir (GCP, 2009, s.52). Örneklendirmek gerekirse, bir ülkede kişi başına düşen milli gelir 10.000 $ ise, bu ülkenin küresel iklim değişikliğine verdiği zarar hesaplanırken dikkate alınan milli gelir (10.000 - 7.500) 2.500 $ olacaktır. Tersi bir durumda, ya da kişi başına düşen milli gelirin 5.000 $ olması halinde ise bu ülke hem küresel karbon ticaretinde "alacaklı" ülkeler kategorisine alınacak hem de bu ülkede kalkınmaya birinci öncelik verilecektir. Sonuçlar, 1990 yılı temel alınarak yapılan kümülatif bir hesaplamayla bulunmaktadır. 2010 yılı verilerine göre, örneğin, ABD yüzde 33.1 lik payıyla küresel iklim değişikliğine en fazla katkı yapan ekonomi durumundadır. Yüzde 25.7 ile AB ikinci sırada, yüzde 5.5 ile Çin ise üçüncü sıradadır (GCP, 2009, s.52). UNFCCC tarafından her ülke için 1990 yılı karbon salınım düzeyleri endeks alınmak suretiyle belirlenen karbon kotaları ile tek tek ülkelerdeki aktüel yıllık karbon salınım düzeyleri arasındaki farklar sisteme borçlu ve sistemden alacaklı ülkelerin belirlenmesini sağlamaktadır. Dolayısıyla, borçlu ülkeler alacaklı olanlardan sertifikalı emisyon indirimleri satın almak suretiyle borçlarını mahsup yoluyla kapatma/azaltma olanağına kavuşmaktadır.

Mevcut tartışmalara bakıldığında gelişkin, sürekliliği olan ve iyi işleyen bir karbon piyasasının oluşumunda sürecin yapıcı unsurlarını en fazla zorlayan konunun devletlerin ve tekil sermayelerin sürece angaje edilmesi olduğu dikkat çekmektedir. Bunun için uluslar arası düzeyde yaptırımlara bağlanmış yasal mevzuatın yanı sıra devletleri motive edecek teşviklerin de kullanıldığı görülmektedir. Bu bağlamda örneğin borç swap programları kapsamında merkez ülkeler gelişmekte olan ülke borçlarının bir bölümünü, söz konusu ülkelerde kalkınma projesi kapsamına girecek yatırımlarda kullanılmak koşuluyla affetme noktasına gelmiş bulunmaktadır (GCP, 2009, s.78). Özellikle bu borçlarını normal koşullarda geri ödeme olanağı bulunmayan gelişmekte olan ülkeler için silinen borç miktarının karbon salımını azaltacak yatırımlarda kullanılması şartıyla yapılacak bir borç silme işleminin çok tercih edilebilecek ve ülkeyi karbon ticaretine dolaylı olarak angaje edecek bir girişim olarak görüldüğü açıktır.

Mekanizmanın işleyişinden de anlaşılacağı üzere karbon ticareti sürecinde genel olarak devletlerin özel olarak ise Çevre ve Orman Bakanlıkları'nın görevleri tanımda değilse bile uygulamada ciddi biçimde değişmiş bir görüntü vermektedir. Bu Bakanlıklar artık orman ve su kaynaklarını korumaktan değil, tam da tersine bu kaynakların ekonomik açıdan en verimli nasıl kullanılabileceğinden sorumlu aktörler gibi davranmaktadır. Ekolojistler ısrarla ormanların hem karbon tutma hem de su havzalarının en temel kaynağı olma özelliğini öne çıkarmaya çalışsalar da bu çabalar hiçbir sonuç vermemekte ve kamu otoritelerinin ormanlarla ilgili yasaları hızla "kalkınma" hedeflerine uygun olarak değiştirmesinin önüne geçememektedir. Bu süreçte yönetmelikler ormanların kamu-özel işbirliği çerçevesinde ve tamamen ticari amaçla faaliyet gösteren birer işletmeye dönüşümünü kolaylaştıracak bir biçimde değiştirilmektedir (Awasthi, 2008). Bütün bunlar ülkelerin "yeşillendirilmesi" adına yapıldığı için çevreci hareketlerin büyük ölçüde sisteme içerilmesi sonucunu doğurmaktadır.

Sonuç Yerine

Bu çalışmada, doğal ve kültürel varlıkların "korunma"sından, "kurtarılma"sına uzanan paradigma değişikliği, bu değişikliğe eşlik eden "halk katılımı", "paydaşlık" benzeri kavramsal düzeneklerle birlikte eleştirel bir bakış açısıyla analiz edilmiştir. Gerek kavram setine yapılan eklentiler gerekse paradigma değişikliğinin arka planındaki yapısal dinamikler, doğal varlıkların ticarileştirilme serüvenini anlamayı gerektirdiği için çalışmanın bir diğer sorunsalı da temiz havanın ve su varlıklarının metalaşması ve dolayısıyla karbon ticaretidir.

Çalışmanın bütününden hem geleneksel, kirli enerji üretim biçimlerinin, hem de alternatif, yenilenebilir enerji üretimlerinin reddedildiği gibi bir sonuç çıkarmak mümkündür. Ancak, çalışmanın amacı yenilenebilir enerjinin ya da temiz üretimin kendisini reddetmek değil, bu temiz üretimlerin içine doğduğu toplumsal yapıyı analiz edip, eleştirmek ve bu tarz eleştiriler yardımıyla "başka bir dünya" tahayyülüne katkıda bulunabilmektir. Gerçekten de Türkiye'de hidroelektrik enerjinin tarihi 70-80 yıl gibi çok eski tarihlere dayandığı halde, 10 yıl öncesine kadar HES karşıtlığı gibi bir muhalefetin var olmadığı herkes tarafından bilinmektedir. Tek başına bu durum bile bize, bugün inşa edilmekte olan HES'lerle son 80 yıldır inşa edilen HES'ler arasında ciddi bir fark olduğunu göstermektedir. Benzer şekilde evlerimizin çatılarına konuşlandırdığımız masum güneş enerjisi sistemlerini de güneş ısısının kendisinin bir piyasa malı haline getirildiği, dolayısıyla verimli tarım topraklarının bütünüyle güneş panelleriyle kaplandığı, Akdeniz ve Ege bölgelerinin devasa güneş tarlalarına dönüştürülmesinin planlandığı bu yeni süreçle karıştırmamak gerekmektedir. Bu ikisi arasındaki fark, ancak emek-değer teorisi üzerinden anlaşılabilir, ya da daha spesifik olarak kullanım ve değişim değerleri arasındaki farkı anlamaktan geçer. Bir üretimin kendisi metalaştığında, daha fazla kâr elde edebilmek için binlerce kapitalistin o sektöre üşüştüğünü tek başına HES süreci üzerinden bile görmek mümkündür. Kyoto Protokolü çerçevesinde rüzgâr, güneş, su, ormanlar ve jeotermal suların tamamı "yenilenebilir enerji" kapsamına alınarak ticarileştirilmiş bulunmaktadır. Protokolü 2009 yılında imzalamak suretiyle sürece dâhil olan Türkiye'de HES sayısının son 2-3 yıl içinde binlerle ifade ediliyor olmasının asıl nedeni enerji ihtiyacı değil, karbon pastasından pay almaktır. Diğer yandan olası yanlış anlamaları önlemek adına, sorunun bir hizmetin devlet tarafından verilip verilmemesi ile de ilintili olmadığını belirtmek gerekiyor. Başka bir deyişle sorun, hizmetin kimin tarafından değil, hangi toplumsal biçim altında verildiği ile ilintilidir. Özellikle günümüzde devletlerin de kamu-özel, ya da kamu-kamu işbirliği vb. formlar altında daha sonra kapitalist sınıfa aktarmak üzere sermaye biriktiren ticari birer işletmeye dönüştüğü göz önüne alındığında bu tespitin haklılığı daha net olarak görülecektir. Bu bağlamda toplumsal muhalefetin ortak talebi hem enerji, hem soluduğumuz hava hem de su varlıkları için "kullanım değerleri"nde ortaklaşmalı ve kullanım değeri kavramı eğitimden, sağlığa, barınmadan, ulaşıma, kültüre, toplumsal cinsiyet rollerine kadar mücadelenin her alanında dillendirilmeli, ete kemiğe büründürülmeli ve anlaşılır hale getirilmelidir.  

KAYNAKÇA:

Arnstein R. S., 2006      "A Ladder of Citizen Participation" Originally published as Arnstein, Sherry R. "A Ladder of Citizen Participation," JAIP, Vol. 35, No. 4, July 1969, pp. 216-224, webmasters, February 2006  http://lithgow-schmidt.dk/sherry-arnstein/ladder-of-citizen-participation.html  indirilme tarihi: Mayıs 2011

Awasthi K. 2008 'Putting a price tag to forests hasn't helped conservation' içinde: Down to Earth, 20 October 2008 http://www.downtoearth.org.in/full6.asp?foldername=20081031&filename=news&sec_id=4&sid=12  İndirilme tarihi: Aralık 2010 Climate Progress, 2006        "'Resolving to Kiss Carbon Emissions Goodbye' http://climateprogress.org/2006/12/    İndirilme tarihi: Aralık 2010

Çevre ve Orman Bakanlığı, 2010            "Rio Sözleşmeleri Kapsamında Türkiye'nin Kapasitesi'nin Değerlendirilmesi Projesi" http://www.ncsa-turkey.cevreorman.gov.tr/home/Stakeholders.aspx İndirilme Tarihi: Aralık 2010

Doğa Derneği, 2008      "Kızılırmak Deltası Sulak Alan Yönetim Planı" http://www.dogadernegi.org/userfiles/pagefiles/yayinlarimiz/KDYP_01.pdf İndirilme Tarihi: Aralık 2010 EMA/Environmental Markets Association, 2011            "EMA Selects William Reilly as the 2011 John H. Dales Memorial Leadership in Environmental Markets Award Recipient" Washington DC. 22 Mart, 2011, http://www.environmentalmarkets.org/page.ww?name=Leadership+in+Environmental+Markets+Award&section=Press+Releases İndirilme Tarihi: Mayıs 2010 Freeman E.R., Wicks A.C., Parmar B., 2004      'Stakeholder Theory and "The Corporate Objective Revisited" Organization Science Vol. 15, No. 3, May-June 2004, pp. 364-369, Virginia/U.S.A GCP, 2009        "'The Little Climate Finance Book: A guide to financing options for forests and climate change" by GCP-Global Canopy Programme, John Krebs Field Station, Oxford OX2 8QJ, UK. 

Girling A., 2010 "'NGOs and the Clean Development Mechanism: constraints and opportunities in the discourse of EU consultations' içinde: The Governance of Clean Development Working Paper Series od Economic&Social Research Council, UK

IUCN, 2008       "Önemli Doğa Alanlarının Boşluk Analizi ve Belirlenmesi: Kapsamlı Korunan Alanlar Ağı Sistemi İçin Hedefler" Ed. Peter Valentine, Dünya Korunan Alanlar Komisyonu, Korunan Alanlar En İyi Uygulamalar Serisi Kılavuzları, No.15, ISBN 978-975-98901-7-9 IUCN, 2010       http://www.iucn.org/about/union/members/who_members/members_database/  İndirilme Tarihi: Aralık 2010 Kyoto Protocol, 1998    'Kyoto Protocol to the United Nations Framework Convention on Climate Change' http://www.kyotoprotocol.com/resource/kpeng.pdf  İndirilme Tarihi: Aralık 2010 Lucy E., Bishop J., Thomas L., 2010     "IUCN/Korunan Alanların Sürdürülebilir Finansmanı" Ed. Peter Valentine, Korunan Alanlar Dünya Komisyonu, Korunan Alanlar İyi Uygulama Kılavuzları Dizisi, Sayı 13, Yayınlayan WWF Türkiye Marks K., 1997  'Kapital, 3. Cilt' Sol Yayınları, Ankara National Academies, 2005         "'Joint science academies' statement: Global response to climate change' http://www.nationalacademies.org/onpi/06072005.pdf    İndirilme tarihi: Aralık 2010

Pieper U. and Taylor L., 1996:38 "The Revival of the Liberal Creed": içinde:The IMF, The World Bank, and Inequality in a Globalized Economy,  CEPA-New School University

Stern, N. 2006   "'Stern report: the key points" Guardian, 30  October 2006, UK

Somasundaram N. ve Devidutta T., 2009 'NHPC's $1.25 bln IPO oversubscribed' MUMBAI/NEW DELHI (Reuters) Fri Aug 7, 2009 6:19pm http://in.reuters.com/article/idINIndia-41600620090807  İndirilme Tarihi: Aralık 2010

TEMA, 2011      "TEMA Su Kanunu Tasarısı Taslağı" 16.02.2011/1781 Proje Gel. Ve Eğitim (Anonim: TEMA tarafından e-mail listelerine gönderilmiştir.)

UN, 1998          "Kyoto Protocol to the United Nations Framework Convention on Climate Change" http://unfccc.int/resource/docs/convkp/kpeng.pdf#page=12   İndirilme tarihi: Aralık 2010,

Unilever, 2009      "Türkiye Sürdürülebilirlik Raporu 2009" http://www.unilever.com.tr/Images/UL_SURDURULEBILIRLIK_RAPORU_2009_tcm93-229419.pdf İndirilme Tarihi: Aralık 2010 WWF, 2011       "İş Ortağımız Şirketler" http://www.wwf.org.tr/page.php?ID=95&mID=108  İndirilme Tarihi: Mayıs 2011 Yılmaz G., 2009            'Suyun Metalaşması: Kıtlığın Nedeni Kıtlığa Çare Olabilir mi?' SAV Yayınları, İstanbul

Dipnotlar:

1 Fransız öğrenci posterinden Arnstein tarafından yapılan aktarma (1969, s. 1)

2 Bu bölümde, Gaye Yılmaz ve Selim Yılmaz'ın Praksis Dergisinin 2011/Haziran. tarihli, 25 sayısında yayınlanan "Yenilenebilir Enerji vs. Yenilenemeyen Doğa: Karbon Ticareti" başlıklı ortak çalışmasından yararlanılmıştır.