Kapitalist Toplumun Sahte Gerçekliği:

“İş” ve “İşsizlik” kavramı üzerine notlar…

Giriş

İşsizlik sorununu Güvencesizler Hareketi olarak gündeme almamızın en temel nedeni, işsizliğin bir olgu olarak hem örgütlenmede yapay bir ayrışmaya yol açıyor olması hem de çalışır durumdaki işçilerin kolektif örgütlenmesi önünde ciddi bir tehdit oluşturuyor olmasıdır. Diğer yandan işsizlik olgusunun bir sorunsal olarak belirlenmesi özellikle de Güvencesizler Hareketi’nin müttefiklerini belirlemesi ve hangi taleplerle toplumun hangi kesimlerine gidileceğinin saptanması açısından da önemlidir. Bu broşür çalışmasına kaynaklık eden bir dizi atölye çalışmamızdan süzülen çıkarsamalarımıza göre işçi örgütlenmelerine düşen öncelikli görevlerin başında bir yandan sistemin sürekli olarak yeniden ürettiği “işsiz bırakma” olgusunu teşhir ederken, diğer yandan da işsiz kalma durumunun eğitim düzeyi ya da niteliklerle ilintili olmadığına ama işçi sınıfının bütün kategorilerini kapsadığına dikkat çekmek gelmelidir. Gerçekten de işçi sınıfının ücretli çalışan ve çalışmayanları arasındaki köprü, ancak bu yaklaşımla sağlıklı bir biçimde kurulabilir.

Güvencesizler Hareketi olarak bu broşürde tartışmayı amaçladığımız üç şeyden birincisi kapitalist iş ve işsiz olma hallerinin toplumsal algıda yarattığı yanılsamaları görünür kılmak, ikincisi kapitalist toplumda işsizlik olgusunun kendisini tartışmaya açmak ve sonuncusu ise kapitalist toplum yapısında işsizlik tartışmalarına eşlik eden ve yanılgılara zemin hazırlayan tuzaklardır. Bizler, ayrıca, bu tartışmayı olabildiğince “kapitalist iş”e öykünmeden yapmaya çalışacağız. Çalışma içinde yeri geldikçe tekrar kullanacağımız “kapitalist iş” kavramından bizler,

  1. Kullanım değerlerinin üretimi yerine “değişim değerleri”nin üretilmesini; ya da ne kullanım değeri, dolayısıyla ne de değişim değeri içermeyen (mal ve hizmetlerin üretimini değil, dolaşımını kapsayan) işlerin görülmesini zorunlu kılan;
  2. Ama tüm bu işlerin ücret ve istihdam ilişkileriyle belirlendiği;
  3. Üretilen ürünlerin değerinin piyasada belirlenmesi dolayımı üzerinden sömürünün toplumsal bir biçim aldığı;
  4. Üretim araçları üzerinde kurulan özel mülkiyetin sermaye sınıfına ait olduğu ve dolayısıyla sermayenin emek üzerinde tahakküm kurmasını mümkün kılan; kapitalist çalışma biçimlerini anlıyoruz.

Kapitalist iş’in toplumsal iş’ten farkını bu şekilde belirlememizin nedeni ise yukarıda dört maddede özetlediğimiz kapitalist iş yerine yalnızca kullanım değeri içeren işlerin yapıldığı bir toplumsal yapıda insanlığın hiçbir yoksunluk ya da yoksullukla karşılaşmadan ve üstelik gelişimini sürdürerek yaşayabileceğini görünür kılmaktır. Gerçekten de, örneğin, bir sağlık emekçisi isek kendi çocuğumuzun ya da yakınımızın hastalık halini ortadan kaldırdığımız için ne biz, ne çocuğumuz ne de yakınımızda maddi bir zenginlik (sermaye) artışına yol açmayız, çünkü yaptığımız iş bir kullanım değeri üretimidir. Ama aynı çabayı özel bir hastanede, ücret karşılığında ve başkalarının çocuklarını iyileştirmek için gösterdiğimizde özel hastanenin sahibi olan sermayedar sermayesini büyütür, çünkü bu şekilde yaptığımız iş bir değişim değeri üretimidir. Benzeri, günümüzde hızlı bir ticarileşme sürecinin yaşandığı “kamusal hizmetler” için de geçerlidir. Özellikle sağlık ve eğitim hizmetleri alanlarında hastane ve okulların mülkiyetinin devlette olması ciddi bir yanılsamaya yol açmakta ve “kamusal” olarak bilinen bu kurumlarda sanki kullanım değerleri üretiliyormuş gibi bir sahte gerçekliğe neden olmaktadır. Oysa devlet mülkiyeti altındaki pek çok hizmet üretiminde de birebir piyasa koşulları ve ücret/istihdam ilişkileri geçerli hale gelmektedir. Bu bağlamda yukarıda özel hastane üzerinden verdiğimiz sömürü örneklerini kamu hastaneleri ve okullarına da uygulamak mümkündür. Ya da kendi evimizde yemek pişirdiğimizde ne biz ne de ev halkından birilerinin maddi zenginliği artar, çünkü bu bir kullanım değeri üretimidir. Ama yemek pişirme işini özel bir restoranda/otelde, ücret karşılığında yaptığımızda restoran/otel sahibinin sermayesinin büyümesine katkıda bulunmuş oluruz, çünkü bu bir değişim değeri üretimidir.

Bu bağlamda bize göre kapitalist iş’e öykünen bir işsizlik eleştirisi, her şeyden önce kapitalist iş’in ve dolayısıyla işsizliğin savunusu anlamına gelmektedir.

İşsizlik tartışmalarına eşlik eden ve yanılgılara zemin hazırlayan tuzaklar:

Kapitalizmde işsizler ve istihdam altında olanlar bir dizi kalem oyunu ile bir yandan ayrıştırılırken; diğer yandan da gerçekliğin üzerini örtme amacıyla kullanılır. Bu tuzaklar öncelikle “işsizlik”le ilgili olarak yapılan istatistiklerle başlar. Örneğin çeşitli nedenlerle iş arama kanallarını üç ay kullanmayan ve iş bulma umudunu yitiren işsizler hesap dışı bırakılır ve bu sayede işsiz olanların sayısı gerçekte olduğundan daha azmış gibi gösterilir. Bunun dışında ancak birkaç gün ya da saat çalışma imkânı bulabilmiş yani, geçici, güvencesiz ya da kısmi zamanlı çalışanlar da işsiz sayısına eklenmez. Bunlar yetmez ayrıca tarımda çalıştırılan gizli işsizler, iş bulamadığı için aile işletmelerinde çoğunlukla ücretsiz çalıştırılan aile bireyleri de kapitalist iş altında istihdam edilenlere dâhil edilerek işsizlik oranları kâğıt üzerinde düşürülür. Türkiye’de bütün bu tuzaklardan arındırılmış işsizlik muazzam bir nüfusa tekabül ederken; TÜİK’in ilan ettiği işsizlik oranı sadece yüzde 10-12 ler civarındadır. Hesap dışı bırakılan geçici, güvencesiz ya da iş arar konumdaki bu muazzam nüfus, emek örgütlerinin de gelecek planlarına dahil edilmemektedir. Gerçekten de mevcut sendikal hareketlerin hantal ve kapitalist kurumsallaşmaya öykünen yapısının işsizlik, esnek çalışma, fason-taşeron-merdiven altı- evden çalışma gibi parçalara sahip mevcut sınıf ve üretim sürecini karşılayamadığı tespitini yapmak zor değildir.

Bir diğer tuzak ise doğrudan işsiz tanımının kendisiyle kurulmaktadır. Tanımda bir insanın işsiz sayılabilmesi için kışla, hapishane ve hastanede olmaması; 15 yaş üzerinde, çalışabilir ve iş arıyor durumda olması ölçütlerine bakılır. Kriterlerin en başından başlarsak: işsizlik kapsamında sayılacak kişinin kışla, hapishane ve hastanede olmaması gerekir. Hapishanelerin özel sektöre ve birer üretim merkezi olarak sunulduğu günümüz koşullarında mahkûmların emeği üzerinden birikim sağlanırken, üretimi yapanlar ne çalışanlar ne de işsizler arasında sayılmaz. İşsiz kategorisine dâhil edilmek için hastanede de olmamak gerekir. Yani, işsiz ve meslek hastalığınız yüzünden hastanede tedavi altındaysanız gerçekte iyileşir iyileşmez çalışmak zorunda olsanız bile işsiz sayılmazsınız. Kriterlerden devam edecek olursak, kişilerin kendi çabalarıyla iş aramaları da onların işsizler arasında sayılmaları için yeterli değildir, çünkü bu iş arama faaliyetinin resmi kurullara kaydolarak ve özel istihdam büroları aracılığı ile tescillenmiş olması gerekir. Diyelim,  iş bulsanız çalışmak zorundasınız ama iş aradığınızı resmi kurumlarda tescil ettirmediniz, işte böyle bir durumda da işsizler arasında sayılmazsınız.

Bir başka tuzak ise “zorunlu erken emeklilik” koşullarında faaliyete geçer. 1990’lardan itibaren bütün ülkelerde bir yandan nihai emeklilik yaşları yükseltilirken; diğer yandan işçiler, “yeniden yapılanma” ya da “ekonomik zorunluluk” gibi gerekçelerle, rızaları alınmadan zorla emekliye sevk edilmektedir. İşçiye hiçbir tercih şansı vermeyen bu uygulama, emekliliğin bir hak olarak tanımlanması dolayısıyla zaman zaman sol siyasetlerin de ilgisine ve övgüsüne mazhar olabilmektedir. Buna karşın zorunlu erken emeklilik ancak pek çok kayıpla birlikte söz konusu olabilir. Bu alandaki ilk kayıp söz konusu ülkedeki resmi nihai emeklilik yaşı ile fiilen emekliye sevk edildiğiniz yaş arasındaki farkla başlar ve hem emekli aylığı bu farka eşdeğer oranda düşük bağlanır hem de belli yaşa ulaşmadan emekli aylığı ödemesi yapılmaz. Yaşları 45 ila 55 arasında değişen bu grup, ya yaşamı sürdürmeye yetmeyecek kadar düşük düzeydeki emekli aylıklarına mahkum edildikleri ya da bu düşük aylıkları alabilmek için bile yıllarca beklemek zorunda bırakıldıkları için tekrar iş aramaya başlar. Aslında 15 yaşın üzerinde, hastane ya da hapishanede de değil ve en önemlisi iş arar durumdadırlar, ama yine de işsizler arasında sayılmazlar, çünkü onlar artık “emekli” kategorisine dâhil edilmiş durumdadır.

Son dönemde en yaygın olarak başvurulan bir başka tuzak da “mesleki eğitim” adı altında uygulanmaktadır. “İşsiz”lerin yığınlar halinde, sigortaları karşılanarak ve cep harçlıkları karşılığında “mesleki eğitim” içine çekilmesi, işsizlik yüzdelerinin düşürülmesini kolaylaştırmakta ve sistemin yapısal bir özelliğinin (işsizlik üretmek!) ört-bas edilmesine katkı sunmaktadır.  Benzer şekilde ücretli bir iş bulamadıkları için eğitimlerine sertifika programları ve kurslarla devam eden önemli bir nüfus da işsizler arasında sayılmaz. 

Öte yandan sistemin iş ve işsizlik için belirlediği tanımlar doğrudan sermaye için değer üretimiyle ilintili olmadığı halde, sermaye için değer üretmeyen ama herhangi bir ücretli iş ilişkisinde de bulunmayan kesimler hem “istihdam” hem “işsizlik” tanımlarının dışında tutulur. Örneğin finans/bankacılık ya da ticaret sektörlerinde sermaye için bir artı değer üretimi söz konusu değildir, ama bu sektörlerin işçileri de tıpkı artı değer üreten işçiler gibi sömürülür, çünkü onlar da sermayedarlar ile bir ücret ilişkisi içindedir. Aynı nedenden ötürü bu ücretliler değer üretimine doğrudan katılmadıkları halde hem istihdam veri seti, hem işsizlik veri seti içinde gösterilirler ve bunun tek bir nedeni vardır: tanımlanmış bir ücret ilişkisi içinde olmak. Bu gerçekliğe karşın sermaye için artı değer üretimine doğrudan katılmayan ev kadınları ve öğrenciler gibi başka bazı gruplar vardır ki bir ücret ilişkisi içinde de olmadıkları için ne istihdam ne de işsizlik veri hesaplarına dâhil edilmezler. Çünkü bir öğrenci resmi kayıtlarda “öğrenci” kimliğiyle görünür. Özellikle üniversite aşamasında ücret karşılığında kısmi zamanlı, geçici işlerde çalıştırılan öğrenciler istihdam edilenler arasında sayılmadıkları gibi, işten çıkarıldıklarında ya da iş aramaya devam ettiklerinde de işsizler grubuna dâhil edilmezler.

Ev içi emek söz konusu olduğunda, kadınlar kapitalizme özgü en geleneksel -bugün çözülen- aile yapısında işgücüne ilişik olarak konumlandırılmıştır. Bu bağlamda kadın emeği, emek gücünün yeniden üretimi sürecinde kilit bir rol üstlenir. Ev işleri vs. yaparak işçinin ertesi gün işe gitmesini sağlar ve üretim bandında üretilen değerlere –harcanan bu emek artı değer üretimine katılmamakla birlikte- dolaylı bir biçimde katkıda bulunur. Bu bağlamda geleneksel aile formunda ücret bir yönden ailenin varlığını sürdürmesi ve işgücünü yeniden üretmeye devam etmesi için gerekli olan paraya tekabül eder. Güncel kapitalizmde ise artık bu form tek başına sermaye birikimi için yetersizleşmiş ve kadın emeği artan oranlarda doğrudan üretime çekilmiştir. Ancak bu durum kadın emeğinin ev içinde kullanım değerleri üretimine devam eden konumunu ortadan kaldırmadığı için kadın emekçilere ikili bir görev yüklemiştir: ev içindeki işlerin yani erkek emek gücünün yeniden üretimi görevinin aksatılmadan sürdürülmesi ve yanı sıra kadınların -artan oranlarda ve en güvencesiz biçimler altında- doğrudan üretimin içine çekilmesi.

Bu bölüm altında son olarak vurgulamamız gereken şey ülkeler arası emek göçüne uygulanan ağır sınırlamalar yüzünden, ücretli bir iş bulabilmek umuduyla en ağır riskleri üstlenerek kendi ülkesinden kilometrelerce uzağa giden uluslararası işçilerin gittikleri ülkede ne istihdam ne de işsizlik verilerinde görünmemeleridir. Çoğunlukla ev işçiliği ya da merdiven altı atölyelerde kayıt dışı koşullarda çalışan ya da iş arayan uluslararası işçiler işçi sınıfı mücadelesinin hem uluslararası boyutunun hem de yerel boyutunun en görünmezleridir.  Onlar işsiz kalırlar ama işsizlik istatistiklerinin yükselmesine yol açmazlar. Onlar sermayedar için değer üretirler ama bunu yaparken görünmezler. Onları görmeyen, görmezden gelen yalnızca sistem değildir ne yazık ki. Çünkü onlar sınıf mücadelesinin de dışında bırakılırlar.   

Sistem neden işsizlerin sayısını düşük göstermek ister?  Çünkü kapitalist ekonomide ya da sermaye birikiminde istikrar yatırım, tasarruf ve istihdam üçlüsü tarafından belirlenir. Çünkü sermayedarlar istikrarın olmadığı bölgelerde yatırım yapmak istemezler. Çünkü işsizliği düşük olan ülkeler yatırımcıların korkmadan girebileceği yerlermiş gibi bir algıya yol açar. Çünkü yüksek işsizlik oranları sermayedarlarda toplumsal huzursuzluk korkularını ve kaygılarını arttırır. Çünkü işsizlik olgusunun kendisi, sermayedarlar açısından kapitalist iş’in doğasının tartışılmaya başlaması ve sitem karşıtlığının yükselmesine yol açma gibi çok önemli riskler barındırır. İşsizliğin gerçekte olduğundan daha düşükmüş gibi gösterilme çabalarının arkasında ise sistemin doğasından kaynaklanan yapısal bir özelliğinin, geçici, arızi bir durummuş gibi algılanmasını sağlama dürtüsü vardır.

Genel Algı ve Yanılgılar!

Yalnızca bürokratlar, sermaye sınıfı ve geleneksel düşünce tarzı tarafından değil genelde ''sınıf siyaseti yaptığını iddia eden'' gruplar tarafından da işçi sınıfı tanımlamasına dâhil edilmeyen ve dolayısıyla sınıf mücadelesinin dışında görülen işsizler, sabit, değişmez ve hep aynı kişilerden oluşan bir nüfusmuş gibi algılanır, rakamlar ve istatistikler üzerinden tartışılır.  Verili gerçekliğin yanı sıra tablolar, grafikler ve karşılaştırmalı analizler de arttıkça gerçekte her biri işçi sınıfının asli birer unsuru olan işsizler giderek ‘şey’leştirilir, sorun adeta teknik bir probleme indirgenir ve çözüm önermelerinin çaresiz bir şekilde “kapitalist iş” e odaklandığı görülür.

Aynı çalışmaların bir diğer sorunu ise işsizlik ve “kapitalist iş” olgusunu birbirinden ayrı ve birbirine karşıt iki durum gibi ele almaktır. Bu yaklaşımlarda “kapitalist iş” olumlanırken; işsiz olma hali ya hükümet politikaları, ya eğitim eksiklikleri ya da -örtük bir biçimde- kişilerin kendi beceriksizlikleri ile açıklanır ve mutlaka kötü bir duruma işaret eder. Başka bir deyişle bu kurgularda biri saygı duyulması diğeri ise yok sayılması gereken iki tip insan vardır: “işçi olmayı başarmış olanlar” ve “işçi olmayı bile beceremeyenler!”.

Yukarıdaki insan tiplemelerine yakından bakılacak olursa bir tarafın “başarı”yı, diğer tarafın ise “başarısızlığı” temsil ettiği görülecektir. Böyle bir tarif etme biçimi toplumun genel algı sistemi üzerinde de son derece etkilidir. Öyle ki son kertede kötüye işaret eden “işsiz olma hali” kişinin kendi yetersizliği gibi görülmeye başlanır. Bu tarifteki bir diğer önemli sorun ise bu iki grubun statik, birbirinden yalıtılmış ve hareketsiz olarak varsayılmış olmasıdır. Oysa iki grup arasındaki aylık, haftalık, günlük hatta anlık geçişler bütün gerçekliğiyle karşımızda durur. Başka bir deyişle, bugün işsizler arasında olan biri “başarısız” olarak tanımlanırken; yarın aynı kişi bir işe başladığında hemen “başarılı” kategorisine geçer.  Özellikle günümüzdeki kapitalist iş organizasyonlarının geçici, kiralık, sözleşmeli, ödünç vb. emek türlerine dayalı doğası göz önüne alınırsa her gün ve sürekli olarak birilerimizin “başarılı” hanesine, birilerimizin ise “başarısız” hanesine eklenmesi gerekir.

Kapitalist Toplumda Bir Olgu Olarak İşsizlik ve Olası Alternatifler:

İlk olarak altını çizmemiz gereken durum, işsizliğin yalnızca yakın dönem politikalarından kaynaklanan bir şey olmadığı gerçeği. Özellikle son 150-200 yıl boyunca pek çok düşünürün eğildiği ve çözüm üretmeye giriştiği işsizlik olgusuna dair bir tartışma öncelikle kendi zıddından yani “kapitalist iş”in kendisinden başlamak zorunda. Başka bir deyişle, insan yaşamının ücretli işe bağlanmadığı, mevcut işlerin ancak toplam işçi nüfusunun bir bölümünü emebildiği ve giderek büyüyen bir geri kalan nüfusun bulunmadığı başka bir toplumda yaşıyor olsaydık işsizlik gibi bir kavramdan söz ediyor olmayacaktık. Tıpkı kötülüğün olmadığı bir toplumda iyilik diye bir şeyin ya da çirkinlik gibi bir tanımlamanın olmadığı bir toplumda güzellik diye bir tanımlamanın da bulunmayacağı gibi “kapitalist iş”in bulunmadığı bir toplumda da “işsizlik” diye bir durum söz konusu olmayacaktır.

Şimdi biraz da kapitalist iş’in doğasına ve işsizliği nasıl sistematik olarak ürettiğine bir göz atalım. Bu işin temelinde kar etme ve dolayısıyla sermaye biriktirme güdüsü yatar. Bu nedenle toplum, ücret karşılığında çalışanlar ve ücretli emeği belli süreliğine kiralayan sermayedarlar olarak iki büyük kampa (sınıflar) bölünmüş durumdadır. Sermayenin birikmesi ve bu birikimin hızlanması sermayedarların kendi arasındaki öne çıkma, ayakta kalma, kendini var etme yarışı açısından (rekabet) büyük önem taşır. Bu yüzden her bir sermayedar üretimini en ucuz yollarla büyütmeye çalışır. Ancak bunu yapabilmek için sermayedarlar yeni yatırımlar yapmak, sürekli daha ileri teknolojilerle çalışmak ve yeni iş organizasyonları uygulamak zorundadırlar. Bu saydıklarımızın her biri ölü emeğin (makineler) giderek daha fazla miktarlarda canlı emeğin (ücretli işçiler)yerine geçtiği, ama daha az sayıda işçi ile daha fazla miktarda üretim yapıldığı ve sermayenin daha hızlı büyüdüğü bir duruma tekabül eder. Öte yandan kapitalist toplumda, yeni yatırımlar yapılsa ve yeni sermayedarlar ortaya çıksa bile genel olarak ihtiyaç duyulan ücretli sayısının azalması bir yandan da işsizliği üretir.

İcat edilen her yeni teknoloji yeni “ücretli işler” yaratılacağı umutlarını besler ve büyük başarılar olarak tanımlanır fakat çoğu zaman tersi olur. Böylesi durumlarda ücretli iş yegâne çıkış yolu gibi görülür. Mesela köprü ve otoyol benzeri ulaşım geçişlerinin elektronik olarak bankacılık sistemine bağlanması önemli bir buluştur ama dünya ölçeğinde on binlerce işçiyi işsizleştirmenin aracı olarak iş görmüştür. Benzer şekilde otomat bankacılığı buluşu da yüzbinlerce banka çalışanının işsiz kalmasıyla sonlanmıştır. Aslında bütün verimlilik ve performans baskıları da işsizliğin üretilmesine katkıda bulunur. Çünkü kapitalist toplumda emeğin verimliliği arttıkça, ücretliler daha kısa zamanda daha fazla üretim yapar hale geldikçe ihtiyaç duyulan ücretli sayısı da azalır. Peki, sorun teknolojik gelişmenin, emek üretkenliğindeki artışların ya da icatların kendisinde midir? Elbette hayır! Yol ve köprü geçişleri için bedel ödeme gibi bir kural olmasa ulaşım şebekeleri üzerinde ne gişeye ne de bu makinelere ihtiyaç duyulmayacak, insanlığın ortak mirası olması gereken bilgi süreçleri de bu tür icatlar yerine toplumun ihtiyaç duyduğu yararlı nesnelere yönelecektir. Benzer şekilde ücretli işin ve işsizliğin tamamen ortadan kalktığı bir dünyada da insan emeğinin yaratıcılığını arttıracak organizasyonlar düşünülebilir. Çünkü tüm insanlığın üretkenliği arttığında hem toplumun refahı topyekûn olarak artacak hem de daha fazla “boş zaman”lar yaratılmış olacaktır. Başka bir deyişle işsizliğin ve kapitalist işin olmadığı bir dünyada emek gücünün gelişmesi herkesin daha az çalışması ve kişisel/toplumsal gelişime çok daha fazla zaman ayırabilmesi anlamına gelecektir. 

“İyi de bu tarz yönelmeler daha fazla işsizliğe yol açmaz mı?” ya da “işin ücret karşılığı olmaması yoksulluğu arttırmaz mı?” vb. soruları duyar gibiyiz. Biz de tam buna cevap vermeye, yani kapitalist işin ve dolayısıyla da işsizliğin olmadığı bir dünyayı anlatmaya çalışıyoruz zaten. Zira bu ve benzeri soruların tamamı sistemin içinde kalarak sorulur, biz ise şu anda sisteme onun dışında kalarak bakmaya çalışıyoruz. Örneğin biz “işsizlik ya da yoksulluk nasıl azaltılır?” gibi bir soruya cevap aramıyoruz. Çünkü kapitalizmin işsizliği ortadan kaldırıp kaldıramayacağı sorusunun cevabını biliyoruz. Gerçekten de kapitalizmin işsizliği düşürme eğilimi bile ancak işçi sınıfının bütününe sürekli ve daha fazla saldırı ile mümkün olabilir. Bu tespitimizi görünür kılan pek çok olgusal örnek bulunmakla birlikte biz burada yalnızca esnek zamanlı üretimi hatırlatmakla yetinelim. Örneğin kısmi zamanlı, kiralık ya da çağrı üzerine çalışma olarak bilinen esnek üretim modelleri güvencesizliğin en üst aşamaya ulaştığı, çalışma ve çalışmama halleri arasındaki sınırın silikleştiği ama işsizliğin daha azmış gibi görünmesini sağlayan uygulamalardır. Görüntüde işsizlik azaltılmış, gerçekte ise kapitalist toplumda işsiz olmaktan çok ta farkı olmayan bir sömürü düzeni kurgulanmıştır. İşte bu durum broşürün başlığında dikkat çekmeye çalıştığımız “sahte gerçeklik”in ta kendisidir.   

Ayrıca tıpkı işsizliği üreten şeyin “ücretli iş”in kendisi olması gibi yoksulluğu üreten şey de zenginliktir. Mesela ücretliler neden hep oturdukları evi satın almanın hayalini kurarlar? Bu durum birebir evleri üreten işçiler için bile aynıdır, hatta onlar asla yaşayamayacakları evleri üretirken üstüne üstlük bir de hayatlarını kaybederler. Çünkü “kapitalist iş” yalnızca ekonomik değil, daha çok sosyolojik, yani toplumsal bir durumdur. Çünkü “kapitalist iş” doğrudan algılarımıza nüfuz eden, doğrularımızı, yanlışlarımızı, tepkilerimizi, kurduğumuz ilişkiler sistemini, göçe, etnik, ırksal ve cinsel farklılıklara bakışımızı belirleyen toplumsal-psikolojik bir durumdur. Kapitalist iş o denli sosyo-ekonomik, öylesine toplumsal-psikolojik bir durumdur ki üretici güçlerin varoluşunun bütünü üzerinde belirleyicidir. Örneğin işyerlerindeki üretim araçlarına, makinelere, hammaddelere yatırılmış sermaye işçilere kapitalistin hakkıymış gibi görünür. Bu “sahte gerçeklik”, tıpkı bir örtü işlevi görür ve o makineler ve hammaddelerin, daha doğrusu onları daha önceki süreçlerde üreten emeğin de nihai ürüne değer aktardığı, canlı emekle ölü emeğin iç içe geçtiği gerçeğini görünmez hale getirir. Kapitalist iş’in görünmezleştirdiği bir diğer durum da hiçbir tekil sermayedarın doğrudan ve yalnızca kendi işçilerinin artı değerine el koyamadığı, bunun yerine her bir sermayedarın toplumsallaşmış artı değerin belli bir yüzdesine kendi sermayesi oranında el koyduğu gerçeğidir. Bu gerçeklik, yüzlerce ayrı ülkede, binlerce ayrı işkolu/sektör altında çalıştırılan ve bu yüzden birbirinden farklıymış gibi görünen emekçilerin aslında bir bütün olarak sömürülüyor olması gerçeğidir. Bu gerçeklik, aynı zamanda, yaratılan muazzam ölçeklerdeki maddi zenginliğin tek bir üreticisi olduğu, bu üreticinin ister işsiz ister çalışır durumda, ister üretken ister üretken olmayan konumda olsun ama tüm dünya işçi sınıfı olduğu gerçeğidir.  

İşte bu yüzden işçiler sürekli olarak inşa ettikleri evlerde oturmanın sadece hayalini kurarlar, çünkü o evler onlara hep başkalarının evleriymiş gibi görünür. İşçiler, kendileri için sayısız yoksunluğa ve fedakârlığa mal olacağını bildikleri halde ev sahibi olmayı hayal ederler çünkü kapitalist toplumda herkese eşit olarak sağlanmış bir barınma güvencesi yoktur. Bu yüzden işçiler ya ücretlerinin büyük bir bölümünü ev kirası için ödemek ya da -kötünün iyisi- bir ev satın almak zorunda hissederler. Benzer şekilde işçiler neden ücretleri içinden belli bir mutfak gideri, belli bir eğitim gideri, belli bir ulaşım gideri, belli bir giyim gideri ve belli bir sağlık gideri ayırmak zorundadırlar? Çünkü herkese eşit olarak sağlanmış bir gıda, eğitim, ulaşım, giyim ve sağlık desteği yoktur. Tüm bu yoksunluklar kapitalist iş’in kendisinden doğduğu halde, ücret karşılığı çalışma vaz geçilmez bir çareymiş gibi algılanır. Meta üretimine dayalı kapitalist toplum, bizzat sorunların kendisinin çözümmüş gibi görülmesi üzerinden kısır döngünün devamını güvence altına alır.

Peki, işin kolektifleştiği ve tüm bu ihtiyaçların herkes tarafından üretilip, yine tüm toplum tarafından herkesin ihtiyacı oranında ve bedelsiz olarak paylaşıldığı bir toplumda ücretli işe gerek var mıdır? Elbette yoktur. Kaldı ki üretim organizasyonunun küresel temelde yayıldığı-derinleştiği günümüz koşullarında, otomatlar, finans sektörü vb. üzerinden anlattığımız örnekler üretim sürecinin eriştiği düzeyin, aynı zamanda giderek azalan sürelerle çalışmanın hayal olmadığı günlerin nesnel koşullarına ortam hazırladığını göstermektedir. Başka bir deyişle üretici güçlerdeki gelişmeye bağlı olarak toplumsal ihtiyaçların karşılanması için gerekli toplumsal emek zamanları gerçekte hızla azalmaktadır. Bu gelişme günümüzde sermaye sınıfı için göreli artı değeri büyütme fırsatı olarak kullanılabildiği gibi pekâlâ tüm insanlığın ortak çıkarı doğrultusunda da kullanılabilir. Dolayısıyla sorun teknolojinin daha az emek gücüne ihtiyaç duyuracak bir biçimde gelişmesi değil, özel mülkiyete ve sermayeye dayalı bu toplumsal yapının kendisidir.       

Ve EVET, tüm toplumun ortak çıkarlarını geliştirmek ve arttırmak için kolektif olarak yapılacak işler kapitalist toplumun işleri gibi olmayacaktır. Çünkü bu işler üzerinden kar edilmeyecek, sermaye biriktirilmeyecektir. Çünkü bu işlerde rekabet, ücret, işe alma/işten çıkarma, performans gerekleri, esneklik ve kalite baskıları da olmayacaktır.  Çünkü böyle bir toplum her şeyden önce “ücret karşılığında çalışanlar ve ücretli emeği belli süreliğine kiralayan sermayedarlar olarak iki büyük kampa” bölünmemiş olacaktır.

Sonuç:

Yukarıda açıklamaya çalıştığımız nesnel nedenlerden ötürü Güvencesizler Hareketi olarak bize göre Kapitalizmde işçi tanımı “zamanının bir bölümünü sermayedara satanlar ve satma ihtiyacı içinde olanlar”dır. Böyle bir tanım aynı anda hem çalışır durumda olanları hem de sistemin “işsiz” olarak fişleyip, yapay bir ayrıştırmaya tabi tuttuğu tüm iş arayanları kapsadığı için işçi sınıfı mücadelesini daha doğru bir zemine çekme olanaklarını barındırmaktadır.

Kuşkusuz bu tanımı yapmak tek başına yeterli değildir. Bu yüzden bizler, Güvencesizler Hareketi olarak işçi sınıfının ortak örgütlenmesine zemin hazırlamayı ilke edinen yürüyüşümüzde –şimdilik- varolan işlerin ücretler düşürülmeksizin çalışabilir durumdaki nüfusa pay edilmesi talebimizi burada bir kez daha tekrar ediyoruz. Bizler yalnızca mevcut işlerin paylaşımı değil diğer taleplerimizin de kapitalizm tarafından asla karşılanmayacağını biliyor ve bu yüzden “kapitalist iş” ve “işsizlik” benzeri başka algı erozyonlarını da atölye, panel tarzı çalışmalarda irdelemeyi bir görev olarak önümüze koyuyoruz. Bu çalışmalardan süzülen sonuçları da kimi zaman bülten formunda, kimi zaman da bu broşürde de yaptığımız gibi kamusallaştırıp, yaygınlaştıracağız. Bu çalışmaların hepsinde toplumsal algıda farklı var oluşlar olarak yer etmiş değişik emek gruplarının kapitalist üretim süreçlerinde neden ve nasıl farklı olmadıkları gösterilmeye çalışılacaktır. Bu bağlamda Güvencesizler Hareketi olarak bir sonraki broşürümüzün amacı da işkolu ve işyeri temelindeki mevcut örgütlenme biçimlerini tartışmaya açmaktır.