Diren Güvencesiz!

Ey egemenler,

Bu yazıda size “Gezi Parkı Gençliği”nden, “ben”den, yani “sen”den, milyonlarcamızdan, kısaca “biz”den, yani güvencesizlik gerçekliğinden söz etmek istiyoruz. Bu “biz”, şüphesiz Gezi Parkı eylemlerine ve Haziran Direnişine bizzat katılanlarla sınırlı olmayacak kadar büyük, geniş ve kapsayıcıdır.

Biz “okursan büyük adam olursun”, “en az bir yabancı dil bilirsen paraya para demezsin” masallarıyla büyütülen;

On yıllardır eşitsiz eğitim sistemi ve sınavlar üzerinden birbiriyle rekabet etmeye zorlanan; Çocukluğu bir çocuk gibi değil, üzerine bahis oynanan bir yarış atı gibi yaşaması planlanan; Küçüklüğünde arkadaşlıkları, büyüdüğünde ise tüm ilişkileri para, mevki ve statü esasına göre belirlenen;

Çalışma ve üretime dâhil olmayı sadece ücretli iş üzerinden tarif etmenin, ücret karşılığı yapılmayan tüm üretimleri ise “acınacak bir durum”, bir tür “toplum dışılık” kısaca “işsizlik” olarak görmenin öğretildiği bir kuşağız.

Bu kuşağı çuvala sığdıramıyorsunuz farkındayız, ama hiç uğraşmayın çünkü sığmayız! Çünkü kuşaklar sizin sandığınız gibi bir biyolojik doğum ya da yaş meselesi değildir. Kuşaklar biyolojik yaşlarından dolayı değil, ortak sorunlarını aşmak ve yaşadıkları toplumları dönüştürmek adına ortak davranışlar gösterdiği için tarihselleşir. Biz direnişçilere “Gezi Parkı Gençliği” adını verdiniz; böylece düzeninizden şikâyetçi olanlar sadece 20’li yaşlardaki gençlikmiş de geri kalan tüm yaş grupları hayatlarından çok memnunmuş gibi göstermeye çalıştınız. Yine yanıldınız! Çünkü biz 20, 30, 40, 50, 60 yaşlarındayız. Gezi Parkı gençliği dediniz ve bizi türbanlı-türbansız, laik/anti-laik ya da Türk-Kürt ikilemlerinde boğmaya, bölmeye giriştiniz. On yıllardan beri ne giyip ne giymeyeceğimize, ne yiyip ne içtiğimize, kendimizi hangi inanç, hangi cinsiyet ve hangi ulusal aidiyet üzerinden tanımlayacağımıza karar vermeye cüret ettiniz. Oysa biz direnişin ilk gününden beri sergilediğimiz birlik, dayanışma ve duruşumuzla sizin bu çabalarınızı her daim boşa çıkardık ve çıkarmaya devam edeceğiz.

  • Siz ne kadar gözlerinizi kapatırsanız kapatın, kulaklarınızı ne denli tıkarsanız tıkayın bizim, meslek cinayetleriyle, hain kurşunlarınızla öldürüp, yaraladığınız;
  • Silikozis gibi meslek hastalıkları ve kanser yüzünden ölüme mahkûm ettiğiniz;
  • İşsizleştirip açlıkla, yoksullukla, örgütsüzlükle terbiye etmeye çalıştığınız;
  • İş verip ya üç kuruşa talim ettirdikleriniz, ya da yüksek ücretler ödeyip, bu paraları harcamaya, yani yaşamaya zaman bırakmadığınız;
  • Nefes alınabilecek, bugün sayısı zaten çok azalmış olan ortak mekânları yok ederek, yaşam alanları olan kentlerini birer kapalı cezaevine dönüştürdüğünüz;
  • Bir eşya gibi satın aldığınız, kiraladığınız ve sonunda çöp muamelesi yaptığınız;
  • Emekliye ayırıp, 50’li, 60’lı yaşlarında mutlak yoksulluğa mahkûm ederek adeta emeklettiğiniz ve banka kuyruklarında telef ettiğiniz HALK olduğumuz gerçeğini değiştiremezsiniz!

    Biz kimiz biliyor musunuz?

  • Biz, önce direniş barikatlarında ve sonrasında caddelerde, sokaklarda hak ve özgürlükleri için direnen, vurulan ve gazlananlarız!
  • Biz, çok istediği halde “işten kovulurum”  kaygısıyla direnişe katılamayanlarız!
  • Biz, yol parasını denkleştiremediği için Taksim’e ancak birkaç kez, o da birkaç saatliğine gelebilen taşeron işçileriyiz!
  • Biz “fişlenme” ve bu yüzden sürgün yeme korkusuyla kortejlerin en arkasında yürüyen, sloganlarını “sessiz çığlıklar” halinde atan sözleşmeli, örgütsüz kamu emekçileriyiz!
  • Biz, sırf ailelerimiz kömür, makarna yardımlarından mahrum, açlığa ve soğuğa mahkûm edilmesin diye direnişe destek veremeyenleriz! 
  • Biz, barikatlara katılamasa da, sloganlara iştirak edemese de hakları için direnen ve direndiği için cezalandırılanlara talcitli su ile ilk yardım yapan ve bu yüzden para ve kapatma cezalarına mahkûm edilen kent esnaflarıyız, işçileriz, çalışanlarız!
  • Biz çağrı-merkezi, market, mağaza ve ticaret şirketleri çalışanları, sanatçılar, sağlık sektörü emekçileri, eğitimciler, öğrenciler, medya ve basın elemanları, banka memurları, fabrika ve atölyelerde çalışan “mavi yakalı” tabir ettikleriniz, ev ve bakım emekçileri, emekliler ve işsizleriz. Biz kendi evlerini ofis ya da atölye olarak kullanan ve bu yolla geçimini sağlamaya çalışanlarız.
  • Bu yüzden biz mola, tatil, senelik izin gibi standart işlerde var olan hakları bilmeyen, düzen ve düzensizlik arasındaki sınırın ortadan kalktığı ve sömürünün görünmez hale geldiği bir çarkın dişlileriyiz.
  • Biz her türlü ırkçı baskıya rağmen evini barkını terk ederek başkalarının ürünlerinin hasadını yapan mevsimlik tarım işçileriyiz.
  • Biz “kaçak göçmen” dediğiniz uluslararası işçileriz.
  • Biz, geçtiğimiz yıllarda maden göçüklerinde, kot taşlama işlerinde, gemi tersanelerinde, sel baskınlarında, fabrika yangınlarında kurban ettiğiniz için Gezi Direnişine katılamayan ölü işçileriz.  
  • Biz, sırf özgürlüklerinin peşinden koştuğu, hakkını aradığı, yani direnişe katıldığı için işten çıkarılan medya, basın emekçileri, üniversite çalışanları ve işçileriz.
  • Biz, “taraftar grupları” diyerek hafife aldığınız ve böyle yaparak sınıfsal aidiyetlerini gizlemeye çalıştığınız işçi, işsiz, öğrenci, memurlarız ve milyonlarcayız. 

Bu süreçte duymazdan geldiğiniz bir çığlığımız daha var! Biz “boş zamanlarımız”, “özel hayatımız”, “yaşam alanlarımız” dedik, siz el çabukluğuyla bunu yapacağımız çocuk sayısı, doğurma biçimi ve alkollü içki yasağına indirgeyip, sınırlayıverdiniz.

Oysa biz boş zamanlarımızı belirleyen şeyin çalışma ve emek süreleri olduğunu çok iyi biliyoruz. Çalışma saatlerimiz arttıkça, tatil ve mola zamanlarımız kısıtlandıkça boş zamanlarımızın azaldığını deneyimlerimizden de görüyoruz. Yalnızca bu kadar da değil, boş zamanlarımızda ne yapacağımızı belirleyen şeyin çalışırken aldığımız ücret olduğunun ya da işsizliğin özel hayatı her boyutuyla tamamen bitirdiğinin de farkındayız. Ücret gelirimizin hangi sosyal aktiviteye, ne kadar süre ve ne sıklıkla katılabileceğimizi belirlediğini de biliyoruz. Ücretimizden yaptığımız zorunlu kesintilerin de boş zamanlarımızı, tatillerimizi nasıl geçireceğimizi belirlediğini görüyoruz.

Ulaşımı, eğitimi, sağlığı, barınmayı, ısınmayı, temiz suyu, kent ortak alanlarını yani doğrudan yaşamın kendisini metalaştırmanıza dur demek için illa çevreci olmak gerekmiyor. Sanata, sanatçıya yaptığınız her saldırıya karşı çıkmak için illa sanatçı olmamız gerekmiyor. Eğitimin ticarileştirilmesine, eğitim hizmetlerinin daha da güvencesizleştirilmesine itiraz etmek için illa öğrenci ya da eğitimci olmamız ya da sağlık hizmetlerinin ticarileştirilmesine hayır demek için doktor, hemşire ya da hasta olmamız gerekmiyor.

Bizim bütçemizi denkleştirme ya da sağlığımızı koruma adına bize yasaklar koymayın. Biz bunun ancak eğitimi, sanatı, barınmayı, ulaşımı, sağlığı, yani özetle yaşamın bütün alanlarını özgürleştirmek, yaşamın piyasa ile bağlarını kopartmakla mümkün olabileceğinin farkındayız. Gezi Direnişimizle başlayan ve tüm ülkeye yayılan isyanımız da bu farkındalığın sonucudur.

Bizler bu farkındalığı bir üst aşamaya taşımanın yolunun saydığımız meslek dalları ve iş kollarındaki tüm güvencesizlerin diploma, statü, ücret düzeyi gibi yapay farklılıklara bakmadan temel hak ve özgürlükleri için bir araya gelmesinden, yani örgütlenmesinden geçtiğini biliyor ve “bu benim hikâyemdir” diyenleri hikâyelerini anlatmaları ve sorunlarımıza birlikte çözüm üretmek için Abbasağa Forumu Güvencesizler Çalışma Grubuna katılmaya çağırıyoruz.